5 Eylül 2011 Pazartesi

POLITIK - Bir NATO gücü olarak Yeni Osmanlılar-Mustafa Zeyn


Türkiye: NATO'nun Ortadoğu'daki jandarması
Bir NATO gücü olarak Yeni Osmanlılar

Türkiye sahip olduğu şöhreti imparatorluk tarihiyle kazanmadı.
Avrupa'ya sürgün yanılsamasından sonra, Osmanlıcılığı canlandırıp kendi köklerine ve civarına dönme teşebbüslerine ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun teorilerine rağmen.
Türkiye şöhretini AKP iktidar olana kadar ülkeyi yöneten ve ülkede "laiklik ve demokrasiyi" el üstünde tutan ordusunun tarihiyle ve de Kürtlere baskı uygulayarak ve ana dillerini konuşmalarını yasaklayarak da kazanmadı.

Türkiye şöhretini ve gücünü NATO'nun en büyük ikinci silahlı gücü olmasıyla kazandı.

Bir başka deyişle, Türkiye Avrupalıların ve Amerikanların Ortadoğu'daki silahlı gücüdür, hem de geçmiş ve modern İslami tarihinden dolayı Avrupa Birliğine kabul edilmeksizin Batı çıkarlarını korumakla vazifelendirilmiş bir polis gücüdür.
Şu da çok iyi biliniyor ki ABD, Avrupa Birliği'ne ve Türkiye'nin AB üyeliğine en çok muhalefet eden Fransa ve Almanya'ya Türkiye için sürekli baskı yapmaktadır.

Ortadoğu'nun polis memuru, politik kaderi askeri gücü tarafından kontrol edilirken bölgede kabul görmüyor, Filistin davası başta olmak üzere Arap davalarına da karşıt bir yol benimsiyordu.
Aslına bakılırsa Türk ordusu işi herhangi bir Arap ayaklanmasının önünü kesmek için İbrani devletiyle bir ittifakı onaylama noktasına kadar götürdü.

Bu yakın tarih, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan tarafından silinemez.
Erdoğan'ın Davos'ta Şimon Peres'e karşı tutumu, Gazze savaşındaki tutumu sadece kendisini ABD ve Avrupalılardan ayrı tutarak bölgede bir rol oynama çabasından ibaret.
Bu onun Avrupa ve ABD'nin çıkarlarından ayrılacağı anlamına gelmez.
Özellikle de, Irak savaşındaki tavrı gibi, sorun kendi iç konumuna direkt etki eden meselelere geldiğinde…

Bu bakış açısına dayanarak, Erdoğan Suriye'deki olayların en başından beri, yaşananlar Türkiye'nin iç meselesiymiş gibi davrandı.
Bu sayede politikalarını bu temelde sürdürdü.
Suriye muhalefetinin toplantılarına ev sahipliği yaptı ve onların sloganlarını benimsedi.
Dahası, Cisr el Şuğur'dan Türkiye sınırına göçenlerden yararlanarak, Suriye rejimine karşı bir Arap ve uluslararası kamuoyunun oluşmasına katkıda bulundu.

Bu basamakları ABD ve Avrupa'yla birlikte koordine eden Erdoğan, Suriye rejiminin devrilmeye mahkûm olduğuna inanıyor ve Esad'dan başarılı olacak bir yönetim oluşturulmasında iddia sahibi oluyor.
Bunu yaparken de kendisini "demokratik" İslamcı bir model olarak sunuyor ve Batıya kabul ettirmeye çalışıyor.
Olaylar geliştikten ve Suriye'de sahip olduğu şeylere ulaştıktan sonraysa sistematik bir şekilde ABD tarafından kullanılıyor ve Esad'a (ya reform yap ya çekil, şeklinde özetlenebilecek) mesajlar götürüyor.
Böyle bir durumun gerçekleşmeyeceğinin gayet iyi farkında.
Şiddet durmayacak çünkü güvenlik güçleriyle barışçıl protestocular arasındaki yüz yüze görüşme aşaması, Şam yönetimi "teröristlere" ve orduya seslendiğinden beri geçmiş durumda.
Başka bir sonuç da şu ki Suriye'de veya başka bir ülkede reform "şimdi" mümkün değil.
Dahası, Esad'ın verdiği sözler ve geçirdiği yasalar da ne muhalifler ne de Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppé'nin söylediği gibi bunları "provokasyon" olarak kabul eden Batı ülkeleri tarafından kabul görmüş değil.

Davutoğlu'nun Esad'a ABD'nin mesajlarını götürmediği iddiası gerçeklikten uzak.
"15 gün içinde reform yap ya da vahim sonuçla yüzleş" mesajının da Davutoğlu'na Erdoğan tarafından tembihlenen, sadece Ankara'nın uyarısı olduğu da gerçek değil.
Tersine, Batı ve Doğu'nun birlikte anlayabildiği, Türk İslam belagatıyla verilen böylesi bir uyarı, ABD ve Avrupalıların (malum Arapların da) bakış açılarını özetliyor.
Dahası, ABD birçok sebepten ötürü, en önemlisi de "tek taraflı" bir karar almamak için "Arap ülkelerinin de dahil olduğu uluslararası toplumla" mutabakata varmayı tercih ediyor.
Gerçeği söylemek gerekirse, ABD Irak deneyiminden dersler çıkarmış.
Ve Libya'da, Kaddafi'yi devirip demokrasiyi yayma savaşının başarısızlığını ve sivillerin katledilmesini tek başına üstlenmeden, NATO güçleriyle ve bazı Arap ülkelerinin desteğiyle savaşı yürütüyor.

Türkiye Suriye ve Ortadoğu'daki değişime liderlik etmeye hazırlanıyor ve kendisinin bu işi yapmak için seçildiğine inanıyor.
Doğrusu, bu Müslüman dünyası ve batı için kabul edilebilir ve İsrail'le ilişkileri de, "Yahudi devleti tehdidi geçtikten sonra" artık bir engel teşkil etmeyecek.
Ayrıca Türkiye'nin konumu İran ve etkisiyle karşı karşıya gelmek de için ideal.

Türkiye bölgeye Suriye geçidinden geri döndü ve ne "demokratik İslamcılığıyla" ne de bir NATO gücü olarak oynadığı rolle bağdaşan bir rejimi değiştirerek liderlik statüsünü kutsama hırsıyla hareket ediyor.
Suriyelilerin haklı ve acil taleplerine gelince, ne Erdoğan, ne ABD, ne de Avrupa bunları gerçekleştirebilir.

15 Ağustos 2011, Dar Al-Hayat

[Global Research'teki İngilizcesinden 5deniz.net (Sendika.Org) tarafından çevrilmiştir]


--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde fesat gizlidir.   Hz.Ali

POLITIK - CÜNEYT ÜLSEVER: ORTADOĞU ŞEYTAN ÜÇGENİ

CÜNEYT ÜLSEVER: ORTADOĞU ŞEYTAN ÜÇGENİ

 

23.08.2011 16:25


Hayat enerji demek.
Dünya var olduğu sürece enerjiye hükmeden dünyaya da yön verecek.
20.yüzyılda olduğu gibi 21.yüzyılı da, yerine daha ucuz bir alternatif konulamadığı sürece, petrol ve türevlerine hükmedenler yönetecek.

Ayrıca unutmamak gerekir ki, dünyadaki enerji kaynaklarının en ilginç özelliği çıktığı ülke ile ona hükmeden ülkenin hep farklı ülkeler olmasıdır.

Ortadoğu yer altı petrol kaynaklarının %64'üne sahiptir ama kendisi sadece %4'ünü kullanır.

Dünyada enerji zengini olup da dünyaya yön verebilen ülke hemen hiç yok.

Enerji zengini ülkelerin kaderi hep başkalarının elinde.

                                 ***

Bakınız Libya'ya!

Ülkede bir iç savaş var ama ülkenin kaderini NATO çizmeye çalışıyor.
Neden?
Zira, Libya Avrupa'nın en verimli ve en ucuz enerji tedarikçisi!

"Milletlerin kendi kaderlerini tayin hakkı" dünyada kıtlık arz eden kaynakların bol olduğu ülkeler için geçerli değil.

Türkiye gibi iki arada bir derede ülkeler de eninde sonunda bol keseden savurdukları bağımsız dış politika retoriğinden vaz geçip, güçlünün dümen suyuna gitmek zorunda kalıyorlar.
Bakınız, Ahmet Davutoğlu ne hale geldi!

Bir ara yere göğe konamayan Davutoğlu hakkında methiye düzme yarışı Cengiz Çandar'ın galibiyeti ile sonuçlanmıştı."...
Ahmet Davutoğlu, bugün Türkiye'nin Dışişleri Bakanı.
Çok bilgili, çok düşünen, çok araştıran, çok çalışan ve üretken bir insan.
Cumhuriyet tarihimizin en çarpıcı Dışişleri Bakanı."
(Cengiz Çandar-Radikal-04.05.2010)

Aynı Davutoğlu şimdi Batı'nın re-aktif postacısı!

Pro-aktif politikayı sadece rüyasında görebilen Türkiye, Libya'ya NATO müdahalesi hakkında da başta atıp tutmuştu.
Başbakan aynen şu konuşmayı yapmıştır:

"NATO'nun ne işi var Libya'da?
NATO, mensubu olan ülkelerden birine müdahale yapılması halinde böyle bir şeyi gündeme getirebilir.
Bunun dışında Libya'ya nasıl müdahale edebilir?
Bakın Türkiye olarak biz bunun karşısındayız.
Böyle bir şey konuşulamaz, böyle bir şey düşünülemez."

Bugün kendi elinden insan hakları ödülü aldığı Kaddafi'yi aynı Başbakan yerden yere vuruyor, NATO'yu Libya'ya "özgürlük" getirdiği için ayakta alkışlıyor.

                                 ***

Türkiye'nin terör sorunu muhakkak ki ülkemiz temel bir iç meselesini halledemediği için hayatiyet bulmaktadır ama sorun konjoktürel olarak daima Ortadoğu Şeytan Üçgeni içinde git-geller yaşar.

PKK bir Anadolu meselesidir ama bir türlü meselenin üzerine gidebilecek çapta siyasiler yetiştiremeyen ülkemizde PKK daima ve daima dış güçlerin (sadece Batı'yı kast etmiyorum) taşeronu olarak hizmet verecektir.

Yoksa, varlığını bu çapta sürdüremez!

                                 ***

Çok yakın tarihe bir göz atalım.
1 Mart tezkeresi, ABD askerine kuzeyden Irak'a giriş yolunu açmamız karşılığında Türkiye'ye Kandil'e istediği gibi müdahale etme hakkı veriyordu.
O dönem tezkereyi savunduğum için çok saldırı almıştım.

ABD, Irak'da kendisine yardımcı olmamız karşılığında PKK'yı bize teslim ediyordu.

Tezkere red edildi, AKP Ortadoğu'da kahraman oldu ama denklem de değişti.

ABD PKK'yı tekrar himayesi altına aldı, TSK'nın ipini çekti.
Ergenekon Davası'nın başlangıç tarihi esasen 1 Mart 2003'tür.

                                 ***

2003-2009 arası Türkiye-ABD ilişkileri limoni gitti.
Türkiye ne yaptı ise ABD'ye yaranamadı.
Ancak, ne zaman ki Obama Başkan oldu, ABD Irak'dan askerini çekmeye niyetlendi, askerin Irak'dan çekilişi ve sonrası için tekrar Türkiye'ye ihtiyaç duyuldu.
Erdoğan Hükümeti de dersini almış gözüküyordu.

Yine ABD, Irak'da Türkiye'den yardım alacak, yine karşılığında PKK'yı verecekti!

Ancak, bu sefer de yine bir yanlış anlaşma oldu.

ABD, "ben sana askeri yardım yapamam ama sen bir şeyler yapacaksan önce kendi Kürdüne şirin gözük", dedi.

Türkiye bu mesajı "bir açılım yapıyormuş gibi gözükürsen PKK'yı el birliği ile temizleriz" olarak algıladı.

2009, ünlü "Kürt Açılımı"nı doğurdu!

Başbakan bir açılım yapmıştı ama açılımın içine hiçbir şey koymamıştı.
Neden?

1)Hazırlıksız idi.

2)Cenazeyi ABD'ye kaldırtacağını sanıyordu.

3)Onda da açılım yapacak mangal gibi yürek yoktu.

Başbakan büyük belagatı ile hamasi konuşmalar yaparak bol bol Kürt enteli ve Türk liboşu ağlattı.
Sonunda onlar da bıktılar ya neyse!

İçi bomboş açılım Habur rezalatine dek sürdü.
"Eve dönüş" operasyonu Türk usulu siyaset ve Türk usulu hukuk açısından bir yüz karası olarak tarihte yerini aldı.
O gün hukuka takla attırılmaya kalkıldı ama taklacılar boyunları altında ezildiler. 

Açılımın ne kadar içi boş bir safsata olduğu Ekim 2009'da yedi düvele aşikar oldu.

                                 ***

Hiçbir hazırlık yapılmadan ilan edilen Kürt Açılımı bir tek işe yaradı.
Milliyetçi Kürtler meşruiyet kazandılar ve konjöktürün kendi lehlerine döndüğünü hesap ederek akıllarına gelen her şeyi talep etmeye başladılar.
Kafalarının içinde meçhul bir tarihte oluşacak "Bağımsız Kürdistan" dışında hiçbir somut programları olmayan Kürt siyasileri işi, tıpkı Kürt Açılımı gibi, içinde ne olduğunu kendilerinin de bilmediği demokratik özerkliğe dek geliştirdiler.

Demokratik özerklik talebine ulaşılırken denetimi tamamen kayıp eden AKP Hükümeti, Dimyat'a pirince giderken (Kürtleri kazanmaya çalışırken) evdeki bulgurdan olacağını (Türkleri kayıp edeceğini) hesap ederek "tek bayrak, tek millet, tek vatan" sloganı altında "Ergenekoncu Kürt politikalarına" dönüş yapıyordu.

                                 ***

Bu arada bölgede Arap Baharı da ta kapımıza gelmiş, Suriye'yi kuşatmıştı.

AKP Hükümeti son 2 yılda Suriye ile de can ciğer kuzu sarması olmuştu.
Komşularla sıfır sorun hedefi; Suriye ile vizelerin kalkmasına, ticaretin büyümesine, birlikte Bakanlar Kurulu toplantıları yapılmasına, Esad'ın dünyanın en medeni insanı olarak ilan edilmesine varacak kadar gelişmişti!

PKK meselesinde Suriye bize artık sadece yardım ediyordu.

Suriye bundan böyle iç meselemiz idi!

Ancak, Batı (özellikle ABD) Arap Baharı'nı Libya'da enerji saiki ile değerlendirirken, Suriye'de "İran'ın kanadının kırılması meselesi" olarak değerlendirdi.

Eğer, Suriye'de liderlik Sunni unsurlar lehine değiştirilebilinirse: i)İran'ın Hamas, Hizbullah bağlantısı, dolayısı ile ii)Ortadoğu'da etkinliği, iii)İsrail üzerindeki baskısı azaltılabilir, iv)olası bir Sunni yönetim İran'ı çevreleyebilir ("containment")!

Ancak, bu hesap Türkiye'nin "komşularla sıfır sorun" hayali yine dumura uğrattı.

ABD, Libya'da olduğu gibi Suriye meselesinde de Türkiye'ye açık ve seçik "ya bendensin, ya bana karşısın" dedi.

Çaresiz, Davutoğlu Esad'a nazikçe "git!" demek üzere postacılığa soyundu.

Suriye'ye NATO (Batı) seferi tertip etmek çok ama çok zordur!

Esad sadece ve sadece iç savaş veya Türkiye'nin açık müdahalesi ile yıkılabilir.

                                 ***

İşte bu safhada bu sefer PKK İran-Suriye ittifakının taşeronu durumuna düştü.

Son 45 gündür yapılan PKK saldırıları Türkiye'ye açık bir mesajdır:

1)Eğer, Suriye'deki Baas rejimini zora sokma konusunda taşeronluk yaparsan biz de PKK'yı başına bela ederiz.

2)Sen Apo ile pazarlık yapıyorsun ama biz de Kandil'i kontrol ediyoruz.

3)Eğer, bizimle işbirliği yaparsan, sana Murat Karayılan'ı bile verebiliriz.
(Lütfen Karayılan'ın İran tarafından yakalanaıp yakalanmadığına dair hergün çıkan çelişkili haberleri bu gözle okuyunuz)

                                 ***

Öte yanda farkında iseniz, ABD PKK'yı bir kez daha feda etme aşamasında.
Kaç gündür Kuzey Irak'a hava harekatı yapıyoruz,ABD'de tık yok.
Kuzey Irak yönetimi bile sadece cılız bir tepki verdi.

ABD o kadar sıkıştı ki, Kandil'e kara harekatı yapılmasına bile göz yumabilir.

                                 ***

Meramım odur ki; kendi iç meselelerini çözemeyen ülkeler, istemeden de olsa, emperyal devletler ve çıkarı kendisi ile çelişen komşu ülkelerin eline büyük kozlar veriyor.

Komşunun tavuğuna kış dersen senin tavuğuna da kış diyorlar.

Ancak, Türkiye'nin PKK meselesi katmerli.

Büyük ağabey "illa ki komşunun tavuğuna kış diyeceksin" ,diye tutturuyor.

"Arap Baharı"nda esen büyük devlet rüzgarları Türkiye'nin "Kürt Açılımı"nı giderek "Kürtlere yeniden kapanmaya" dönüştürüyor.
 

Dr.Cüneyt Ülsever

 

--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ MAHALLEMDEKİ AKŞAMLAR  Kımıldanır mahallemin daralan ruhu Basma perdelerimde gün batarken Atıp saatler süren uykusunu Odama uzanır akasyam pencereden Kırmızı uzak damlarda bir serinleme Uyanır gündüz uykusundan evler Kapılarda işleri ellerinde Kadınlar giyinip kocalarını bekler İyi insanların ruhudur yakınlaşır Takunya sesleri gelir evlerden Yalnız bu dem rahat bir dünya taşır Bin mihnet dolu kafasında yorgun beden Her şeyin geliş saatidir akşam Mahallede ömürler akşamüstü başlar Hepsi burda buluşmaya gelir akşam Başka dünyalardan ayaklar, başlar..   Orhan Veli KANIK

POLITIK - Bir NATO gücü olarak Yeni Osmanlılar-Mustafa Zeyn

 Bir NATO gücü olarak Yeni Osmanlılar-Mustafa Zeyn

03 Eylül 2011 -  

 

Arap dünyasının etkili yayınlarından Lübnan gazetesi Dar el Hayat'ta yazan Mustafa Zeyn (Mostafa Zein) AKP'nin bölge politikasını değerlendirdi: "Erdoğan'ın Davos'ta Şimon Peres'e karşı tutumu, Gazze savaşındaki tutumu sadece kendisini ABD ve Avrupalılardan ayrı tutarak bölgede bir rol oynama çabasından ibaret.
Bu onun Avrupa ve ABD'nin çıkarlarından ayrılacağı anlamına gelmez..."


Türkiye: NATO'nun Ortadoğu'daki jandarması
Bir NATO gücü olarak Yeni Osmanlılar

Türkiye sahip olduğu şöhreti imparatorluk tarihiyle kazanmadı.
Avrupa'ya sürgün yanılsamasından sonra, Osmanlıcılığı canlandırıp kendi köklerine ve civarına dönme teşebbüslerine ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun teorilerine rağmen.
Türkiye şöhretini AKP iktidar olana kadar ülkeyi yöneten ve ülkede "laiklik ve demokrasiyi" el üstünde tutan ordusunun tarihiyle ve de Kürtlere baskı uygulayarak ve ana dillerini konuşmalarını yasaklayarak da kazanmadı.

Türkiye şöhretini ve gücünü NATO'nun en büyük ikinci silahlı gücü olmasıyla kazandı.

Bir başka deyişle, Türkiye Avrupalıların ve Amerikanların Ortadoğu'daki silahlı gücüdür, hem de geçmiş ve modern İslami tarihinden dolayı Avrupa Birliğine kabul edilmeksizin Batı çıkarlarını korumakla vazifelendirilmiş bir polis gücüdür.
Şu da çok iyi biliniyor ki ABD, Avrupa Birliği'ne ve Türkiye'nin AB üyeliğine en çok muhalefet eden Fransa ve Almanya'ya Türkiye için sürekli baskı yapmaktadır.

Ortadoğu'nun polis memuru, politik kaderi askeri gücü tarafından kontrol edilirken bölgede kabul görmüyor, Filistin davası başta olmak üzere Arap davalarına da karşıt bir yol benimsiyordu.
Aslına bakılırsa Türk ordusu işi herhangi bir Arap ayaklanmasının önünü kesmek için İbrani devletiyle bir ittifakı onaylama noktasına kadar götürdü.

Bu yakın tarih, AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan tarafından silinemez.
Erdoğan'ın Davos'ta Şimon Peres'e karşı tutumu, Gazze savaşındaki tutumu sadece kendisini ABD ve Avrupalılardan ayrı tutarak bölgede bir rol oynama çabasından ibaret.
Bu onun Avrupa ve ABD'nin çıkarlarından ayrılacağı anlamına gelmez.
Özellikle de, Irak savaşındaki tavrı gibi, sorun kendi iç konumuna direkt etki eden meselelere geldiğinde…

Bu bakış açısına dayanarak, Erdoğan Suriye'deki olayların en başından beri, yaşananlar Türkiye'nin iç meselesiymiş gibi davrandı.
Bu sayede politikalarını bu temelde sürdürdü.
Suriye muhalefetinin toplantılarına ev sahipliği yaptı ve onların sloganlarını benimsedi.
Dahası, Cisr el Şuğur'dan Türkiye sınırına göçenlerden yararlanarak, Suriye rejimine karşı bir Arap ve uluslararası kamuoyunun oluşmasına katkıda bulundu.

Bu basamakları ABD ve Avrupa'yla birlikte koordine eden Erdoğan, Suriye rejiminin devrilmeye mahkûm olduğuna inanıyor ve Esad'dan başarılı olacak bir yönetim oluşturulmasında iddia sahibi oluyor.
Bunu yaparken de kendisini "demokratik" İslamcı bir model olarak sunuyor ve Batıya kabul ettirmeye çalışıyor.
Olaylar geliştikten ve Suriye'de sahip olduğu şeylere ulaştıktan sonraysa sistematik bir şekilde ABD tarafından kullanılıyor ve Esad'a (ya reform yap ya çekil, şeklinde özetlenebilecek) mesajlar götürüyor.
Böyle bir durumun gerçekleşmeyeceğinin gayet iyi farkında.
Şiddet durmayacak çünkü güvenlik güçleriyle barışçıl protestocular arasındaki yüz yüze görüşme aşaması, Şam yönetimi "teröristlere" ve orduya seslendiğinden beri geçmiş durumda.
Başka bir sonuç da şu ki Suriye'de veya başka bir ülkede reform "şimdi" mümkün değil.
Dahası, Esad'ın verdiği sözler ve geçirdiği yasalar da ne muhalifler ne de Fransa Dışişleri Bakanı Alain Juppé'nin söylediği gibi bunları "provokasyon" olarak kabul eden Batı ülkeleri tarafından kabul görmüş değil.

Davutoğlu'nun Esad'a ABD'nin mesajlarını götürmediği iddiası gerçeklikten uzak.
"15 gün içinde reform yap ya da vahim sonuçla yüzleş" mesajının da Davutoğlu'na Erdoğan tarafından tembihlenen, sadece Ankara'nın uyarısı olduğu da gerçek değil.
Tersine, Batı ve Doğu'nun birlikte anlayabildiği, Türk İslam belagatıyla verilen böylesi bir uyarı, ABD ve Avrupalıların (malum Arapların da) bakış açılarını özetliyor.
Dahası, ABD birçok sebepten ötürü, en önemlisi de "tek taraflı" bir karar almamak için "Arap ülkelerinin de dahil olduğu uluslararası toplumla" mutabakata varmayı tercih ediyor.
Gerçeği söylemek gerekirse, ABD Irak deneyiminden dersler çıkarmış.
Ve Libya'da, Kaddafi'yi devirip demokrasiyi yayma savaşının başarısızlığını ve sivillerin katledilmesini tek başına üstlenmeden, NATO güçleriyle ve bazı Arap ülkelerinin desteğiyle savaşı yürütüyor.

Türkiye Suriye ve Ortadoğu'daki değişime liderlik etmeye hazırlanıyor ve kendisinin bu işi yapmak için seçildiğine inanıyor.
Doğrusu, bu Müslüman dünyası ve batı için kabul edilebilir ve İsrail'le ilişkileri de, "Yahudi devleti tehdidi geçtikten sonra" artık bir engel teşkil etmeyecek.
Ayrıca Türkiye'nin konumu İran ve etkisiyle karşı karşıya gelmek de için ideal.

Türkiye bölgeye Suriye geçidinden geri döndü ve ne "demokratik İslamcılığıyla" ne de bir NATO gücü olarak oynadığı rolle bağdaşan bir rejimi değiştirerek liderlik statüsünü kutsama hırsıyla hareket ediyor.
Suriyelilerin haklı ve acil taleplerine gelince, ne Erdoğan, ne ABD, ne de Avrupa bunları gerçekleştirebilir.

15 Ağustos 2011, Dar Al-Hayat

[Global Research'teki İngilizcesinden 5deniz.net (Sendika.Org) tarafından çevrilmiştir]


--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ İki yüzlünün dilinde tat, kalbinde fesat gizlidir.   Hz.Ali

POLITIK - Euro krizinde en kötüsü henüz görülmedi

Evet, korkulan geliyor.
Sadece İrlanda, Yunanistan olsaydı iş kolaydı.
Sırada İspanya ve İtalya var.
Bunlarsa dev ekonomiler.
Bunlara verilmesi gereken koltuk değnekleri de devasa boyutta olmak zorunda.
İşte işin bu yanı nisbeten iyi durumda görülen Almanya ve pek de parlak bir duruş sergilemeyen Fransayı dahi aşar.
Elbette bu işlerin bir kırılma noktası var.
O da Avrupa Topluluğunun bir bütün olarak bu krizi atlatamayacının anlaşıldığı an olacak.
Ve malese o noktadan da çok uzak değiliz.
Bir kere kararlar oluştuktan sonra, herşey çorap söküğü gibi ilerleyecek.
Kurtarma planları rafa kalkacak, ya da yokuşa sürülecek.
Ülkelerin temerrüde düşmelerine müsaade edilecek.
Ve bir bakacaksınız, bir kaç ay içerisinde onyıllardır kurulması için mücaadele edilen AT kaybolup gitmiş.
Herkes gırtlak gırtlağa borcunun tahsili peşinde.
Bu kırılma noktası için benim tahminim 2012 yılının ilk ya da ikinci çeyreği gibi duruyor.
Arzu ederseniz sizler de elinizdeki kağıtları boşaltmaya başlayın, onun yerine Has altın vb. kendinden değerli kıymetlere yönelmeye başlayın.
Malum harp darp yıllarında bunlara çok ihtiyacınız olacak.....

Hayırlısı, inşallah, hamdolsun....


Euro krizinde en kötüsü henüz görülmedi

Wolfgang Münchau / FT

5 Eylül 2011

Wolfgang           MünchauFinancial Times'ın baş yazarlarından Wolfgang Münchau, kaleme aldığı son makalesinde, son bir buçuk yıldır devam eden euro krizinde, en kötü günlerin henüz yaşanmadığına dikkat çekti.

Münchau'nun dikkat çeken makalesinin özeti şöyle:    

Euro bölgesinin son zamanlardan en çok rahatsız eden konularından biri, her türlü kriz çözüm senaryosunun orta derecede güçlü bir ekonomik iyileşmeye bağlı olması gibi görünüyor.
Yunanistan için çizilen çözüm senaryosu, altı ay önce ilk başlatıldığında da sıkıntılıydı.
Yetkililerin bütün tahminleri yanlış çıktı.
Ülke ekonomisi resesyona girerken, borç dinamiği kontrolden çıktı.
İtalya'da, merkez bankası ülkede kemer sıkma önlemlerinin resesyon yaratacak etkileri olabileceğini belirtti.

Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) kıtadaki bankaları yeniden sermayelendirme çabaları da ekonominin kötüye gidişinden dolayı sarsılıyor.
Geçtiğimiz hafta, IMF ile euro bölgesi ülkeleri liderleri arasında bankaların ne kadar yeni sermayeye ihtiyacı olduğu konusunda ciddi tartışmalar başladı.
En son çıkan miktar, ekonominin yeniden resesyona düşmesi ihtimaliyle hesaplar yapan IMF'in tahminlerinin üzerinde çıktı.

Avrupa'nın ekonomi politikalarında birinci, ikinci ve üçüncü önceliklerin ekonomik durgunluğu durdurmak ve ekonomiyi canlandırmak olması gerekiyor.
Eğer bunu beceremezlerse,  euro bölgesindeki kriz, büyük bir felakete dönüşecek çünkü her bir çözüm programı başarısız olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.

Ne yazık ki Avrupa'nın mevcut ekonomi programı ekonomik durgunluğa hazır değil.
Bu aşamada, para politikaları kullanılabilecek en uygun araç.
ECB'nin faiz oranını yeniden yüzde 1'e ya da altına çekmesi gerekiyor.
Enflasyon beklentileri de bunu destekliyor.

Peki, ya mali politika?
Euro bölgesinden en azından birilerinin bütün kemer sıkma önlemlerini bırakıp mail açıdan nötr bir duruma gelmek için adım atması gerekiyor.
Ayrıca, üye ülkeler daha güçlü bir mali birliğe gitme yolunda da adımlar atmalı.
Ancak şu anda hiçbir liderin gündeminde böyle bir şey görünmüyor.
Tipik bir euro bölgesi tavrı olarak, her bir ülke kendini bıçak sırtında birer ekonomi olarak görüp, kendi politikalarının başkalarını etkilemediğini düşüyor.

Avrupa'da mali birlik olmadığı için, euro bölgesi üye devletlerin birbiriyle koordineli hareket etmekten başka bir alternatifi bulunmuyor.

Ben, kişisel olarak Kıta'nın güneyindeki durgunluğu telafi etmesi için Kuzey'de Almanya, Hollanda ve Finlandiya'da mali teşviklerin artırılmasını savunurdum.

Ama ne yazık ki, euro bölgesi ülkelerinin karmaşa içindeki başkentleri, ekonomik yavaşlamanın kalıcı bir etki yaratacağı gerçeğini tam olarak anlamış görünmüyor.

Bu nedenle, ekonomide yavaşlamanın euro bölgesini çok güçlü şekilde vurmasını bekliyorum.
Eğer önlem alınmaz ve bu gerçekleştiğinde euro bölgesindeki kriz çok daha kötü bir hal alacaktır.

*Bu yazı Financial Times gazetesinde The worst of the euro crisis is yet to come başlığıyla yayımlanan makaleden derlenmiştir.

 http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/18652160.asp?mnID=18652160

--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ Kişinin işi olursa işi, sever onu her kişi. Kişinin işi olursa kişi, çıkmaza girer işi.   Ehl-i hikmet

POLITIK - Sevgi Erenerol

Sevgi Erenerol
+++++++++++++
 
Ali Serdar Bolat  4 Eylül 2011
 
Ergenekon tertibi ile 4 yıldır yargılanan tek tutuklu kadın: Sevgi Erenerol
Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü
 

POLITIK - Fwd: Azınlık Vakıfları Yasası


 

Azınlık Vakıfları Yasası
+++++++++++++++++++
 
Ali Serdar Bolat    4 Eylül 2011
 
Korkunç bir yaygara ile işin esası gizleniyor.
Yaygara şu: Azınlık vakıflarının elinden alınmış olan mallar iade ediliyor.
İşte gizlenen gerçek:
 
++++++++++++
 
Lozan Antlaşması dışına çıkılarak, azınlık vakıflarına yeni haklar veriliyor:
 
Hiçbir sınırlama olmadan ve önceden izin almadan
--istedikleri kadar yeni mal mülk edinebilecekler
--yurt içinden ve yurt dışından sınırsız bağış alabilecekler
--sınırsız şekilde örgütlenebilecekler
--Medeni Yasa'ya bağlı vakıflar düzeyinde kabul görecekler
--her türlü ticari faaliyet yapabilecekler
--eğitim, din, sağlık, spor, hayır işleri gibi konularda sınırsız faaliyet yapabilecekler.
--yurt içinde ve dışında şirket kurup ticarethane, özel okul, hastane, turizm tesisi ve kilise yapabilecekler.
--yurt içinde ve dılında şubeler açabilecekler ve onlarla birleşebilecekler.
--2B arazilerini ve orman alanlarını alabilecekler
--bedelsiz olarak aldıkları kilise, manastır, sinagog, okul gibi yerlere ilave yeşil alan yapabilecekler.
Bütün bunlar, Lozan Antlaşmasında mevcut bulunmayan hususlardır.
 
++++++++++++
 
Bu düzenlemenin ABD ve AB dayatması olduğu, ABD Kongresinde kabul edilen "Türkiye'deki kiliselerin hiçbir kısıtlama olmaksızın hak sahiplerine geri verilmesi vesaire" konulu  306 nolu tasarıdan bir hafta sonra AKP tarafından torba yasaya sokulmasından da bellidir.
 
Bu yasa, Cumhuriyet'in temeline konulan bir bomba.
Ülkemizin içinde kilise devletçikler kurulacak.
Her tapınağın çevresindeki araziler ve binalar satın alınıp buraya cemaat getirilip yerleştirilecek.
Sayısı bini aşan apartman dairesi kiliselerde devşirilen insanlarımız işte buralarda kullanılacak.
Parayı bastırıp alacaklar. Değerinin birkaç misline çıkarsa kim nasıl satmamakta direnebilir?
Varsayalım satmayanlar çıktı. Etrafı Hıristiyan cemaatle dolup taşınca nereye kadar dayanacaklar?
Okullarını, hastanelerini vesaire de yaptılar mı al sana papazın yönetiminde bir kilise devletçik.
İlk hedef, Fener Patrikhanesinin çevresini satın alarak Balat'ta Fener Devletçiği kurmak.
 
++++++++++++
 
Lozan Antlaşması'nda, sadece antlaşma sırasındaki mevcut malları tanımayı üstlendik.
Bu malların üzerine yeni mallar eklenmesi Lozan'a aykırıdır.
1935 tarihli 2762 nolu Vakıflar Yasası'nın 44. Maddesi, işte bu yüzden, taşınmazın vakıf adına tescil edilebilmesi için en az 15 yıldır vakıf tarafından kullanılmakta olması şartını getiriyordu.
1936 Beyannamesi'nde istenen en önemli koşul bu olduğu için, o tarihte, azınlık vakıfları taşınmazlarını gösterir listelerinde bu şarta uymayan malları gösteremediler.
Bazı malları kişiler üzerine yazdırmaya çalıştılar, mahkemelik oldular.
Bu yüzden, listeye alınamayan mallar Maliye hazinesi adına tescil edildi ve 1974 yılına kadar davalı olarak kaldı.
Kesinleşmiş Yargıtay kararı ile de, bu mallar hazineye kaldı.
 
Şimdi Lozan, 1935 Vakıflar yasası, 1974 Yargıtay kararı paspas gibi çiğnenerek bu mallar azınlık vakıflara verilecek.
 
++++++++++++
 
Kurtuluş Savaşı sırasında:
Mezarlıklar dahil tüm binalar silah deposu ve örgütlenme merkezi olarak kullanılmaktaydı.
Ayavukla Kilisesi Mustafa Kemal'e İzmir'e girişi sırasında suikast yapılması planının merkezi idi.
M. Kemal, bu kiliseyi müzeye çevirmişti. Şimdi AKP bu binayı yine kilise haline getirdi.
Hedefleri değişmemiştir.
Lozan'ın bir noktadan delinmesi, her tarafının delinebileceği ortamı yaratır.
Emperyalizmin değişmez sevdası, Sevr planını günün birinde uygulamaktır.
 
+++++++++++++
 
Yunanistan ülkesindeki Türklere cehennem hayatı yaşatır, Ermenistan ülkesindeki tüm Türk eserlerini yıkıp dozerle düzlerken bizim bu şekilde davranmamız karşılıklılık ilkesine de aykırıdır ve düşmanlarımızı haksız eylemlerinde cesaretlendirmekten başka işe yaramaz. İşin diğer bir yüzü de budur.
 
 _

POLITIK - Anayasa değişikliği

Anayasa Değişikliği En Kısa Anlatımı...Bilmeyenlere İletin...Ki 12 Eylül 2010 Sonrasını Görebilsinler..

 

Candaş Tolga Işık

POSTA GAZETESİ
24.03.2010


Anayasa değişikliği
24 Mart 2010 AK Parti'nin anayasa değişikliği teklif metni:



Bir: "Türkiye'deki tüm yargı kurumları iktidar partisine bağlı olarak çalışacaktır."

İki: "Hükümet onayı olmayan hiçbir yargı kararı uygulanamaz."


Üç: "Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay ve HSYK üyelerinin bir bölümü 45 yaşını geçmiş, imam hatip mezunu ve tevekkül sahibi vatandaşlar arasından seçilecektir."

Sormayı unuttum…

Üzerine kaymak da alır mısınız?

POSTA GAZETESİ
24.03.2010
--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ Akıllılar istediği şeyi, akılsızlar başkalarının istediğini öğrenir.  Sadi

POLITIK - Vebal

Halit.toprak@gmail.com der ki;

 

2005-2011 yılları arasındaki artış oranı;

Peynir                                                %265

Salça                                                 %243

Koyun eti                                          %233

Yumurta                                            %93

Tüpgaz                                              %88

Mazot                                               %78

Ekmek                                              %77

Elektrik                                             %65

Çay                                                   %56

Sizce sahiden enflasyon tek rakamlarda mı?

----------------------------------

Devletin dış borcu                              % 207

Kişi başı kamu borcu                         %185

Cari açık                                           %462

Tüketici borcu olan aile sayısı             %838

Arttı

Sizce sahiden akp başarılı mı?

-------------------------------------------

Borç faizine giden para (80 yılda) 135 milyar tl iken

Sadece son 8 yılda 408 milyar tl ye  yükseldi,

İcralardaki dosya sayısı 9 yılda 10 milyon adetten  ,

17 milyon adete çıktı,

Tutuklu ve hükümlü sayısı yine 9 yılda 59.429 kişiden,  122.404 kişiyi buldu

Sizce sahiden ülke refah ve huzur içinde mi?

-----------------------------------------------------

Bütün telefonlar dinlenirken,

Basılmamış kitaplardan,

Yapılmamış darbelerden insanlar tutuklanırken,

Herkes birbirinden korkarken,

Devlet terörü estirilirken,

Başbakan herkese hakaret edip, küfürü basarken,

Sizce sahiden ülkede ileri demokrasi mi var?

----------------------------------------------------------------

İşte akp yalanları ve

Gerçekler

Düşün ve oyunu ona göre ver.

Bu işin vebalinin sonra altından kalkamazsın.

--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ Şahsınıza fenalık eden bir düşmanı affediniz.   Hz.Ali

KARIKATUR - Behiç Ak 4.09.11 Cumhuriyet

 


KİM KİME DUM DUMA BEHİÇ AK behicak@yahoo.com.tr

http://www.cumhuriyet.com.tr/cu/cumhuriyet/i/c120700.jpg



KARIKATUR - Günün Karikatürü



_