25 Haziran 2026 Perşembe

Hans Tröbst...

Hans Tröbst... Kurtuluş savaşımız da bir Alman yüzbaşı. O İstiklal madalyası verilen tek yabancı, Atatürk’ün büyük bir hayranı idi... 1. Dünya savaşında yenilen Almanya, Versay ile tam bir t*ES*limiyet göstermişti, Sevr ile de biz. Fakat bu anlaşmayı tanımayan Mustafa Kemal ve arkadaşları Anadolu’da milli bir direnişe kalkıştılar. İşte bu, grurlu ve macera ruhlu Tröbst’ü çok etkiledi. Kaçak yollarla İstanbul’a, oradan İnebolu’ya geçti. Çetin hava şartlarında 400 km yolu yayan yürüyerek Ankara’ya ulaştı. Onu Demiryolu subayı görevi ile *ES*kişehir’e gönderdiler, burada görev yaptı. Bir çarpışma da yaralanarak Gazi oldu. Savaş bittikten sonra Almanya’ya döndü. Fakat 1924/25 yılında tekrar *ES*kişehir’e gelip, değirmen yapımında çalıştı. 2. Dünya savaşı başladığı günlerde, 1939’da Almanya’da vefat etti... Tam bir Türk hayranı olarak 3 çocuğundan en büyük olana, kızına Gülnar ismini verdi... Mekânı cennet olsun. Oraj POYRAZ(0raj.p0yraz@neomailbox.net) L2fSIJNoA0xfSNxA ------------------------------------------------------------------------

Olcay Uyar: Soru İngilizce: Aşağıdakilerden hangi Komut, Dünya Harp tarihinin en önemli komutlarından biri olarak tarihe geçmiştir.

Olcay Uyar: Soru İngilizce: Aşağıdakilerden hangi Komut, Dünya Harp tarihinin en önemli komutlarından biri olarak tarihe geçmiştir.

a. One minute.

b. I want to be Governor of Jerusalem.

c. Palestine is a red line for us.

d. I gave FETÖ whatever they wanted.

e. I am not ordering to attack, I am ordering to die.


- - - - - - - - - - - - -
a45UyF587661
- - - - - - - - - - - - -

Gruba mesaj göndermek icin : ozgur-gundem@googlegroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : 0raj.p0yraz@neomailbox.net  /  oraj.poyraz@openmail.cc
Grup Sayfamiz : https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/
Arzu ederseniz bloğuma da göz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/
Eposta adresleri
(Derdiniz varsa buradan ulaşın.)
:
Oraj.Poyraz@erkin.cc
0raj.p0yraz@neomailbox.net
oraj.poyraz@openmail.cc


Olcay Uyar: Hibrid Suüstü Muharebe Gurupları (HSMG) Nedir?

Olcay Uyar:  Hibrid Suüstü Muharebe Gurupları (HSMG) Nedir?

Suüstü Muharebe Gurupları (SMG'ler) Konsept ve teşkilatlanmalarda genellikle Fırkateyn ve Hücumbot tipi gemilerden oluşturulmaktadır.

Ancak özellikle boğaz önlerinde, adaların çok olduğu ortamlarda bu SMG'ler tam yeterli olmayıp, kayıp hasar alabilirler.

Günümüzde kayıp/hasarı asgariye indirmek, zayiat vermemek, suüstü unsuru kaptırmamak ve buna mukabil bu bölgelerde konuşlanacak karşı tarafa azami kayıp hasar verdirmek için HSMG'lerin teşkiline ihtiyaç vardır.

HSMG'ler tamamı süratli; Silahlı İnsansız Deniz Araçları (SİDA'lar) ile mevcut Hücumbot ve Fırkateynlerden tertiplenmiş SMG'lerden üç kademeli bir karışım ile teşkil edilmelidir.

Bu 3 kademeli HSMG Konseptinde; ilk kademede öncelikle SİDA'lar karşı taraf elindeki yerlere sıçrayacak, bilahare bunların temizlediği yerlere Hücumbotlar sıçrayarak konumlanacak ve en son Fırkateynler ile kritik yer ve bölgelerde Durum Üstünlüğü sağlanacaktır.. . Bilahare açık denize Güdümlü Mermi atılabilecek şekilde bu kademeli, konuşlanma gerçekleştirildiğinde, elde edilen bölgede Deniz Kontrolü idame edilecektir.. .

SİDA'mız var mı? Var. Hücumbotlar var mı? Var. Ya Korvet/Fırkateynler, onlar da var, var. O zaman bunlardan karşı tarafın ölmüşlerinin ruhuna ivedilikle HSMG'ler teşkil ederek Hibrit suüstü helvası yapsanıza diyorum.. .


- - - - - - - - - - - - -
a45UyF587661
- - - - - - - - - - - - -

Gruba mesaj göndermek icin : ozgur-gundem@googlegroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : 0raj.p0yraz@neomailbox.net  /  oraj.poyraz@openmail.cc
Grup Sayfamiz : https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/
Arzu ederseniz bloğuma da göz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/
Eposta adresleri
(Derdiniz varsa buradan ulaşın.)
:
Oraj.Poyraz@erkin.cc
0raj.p0yraz@neomailbox.net
oraj.poyraz@openmail.cc


Naim Babüroğlu: Avrupa Birliği (AB) ile yakınlaşma rüzgarı mümkün olmayacak beklentiler peşinde koşturmamalı.

Naim Babüroğlu: Avrupa Birliği (*AB*) ile yakınlaşma rüzgarı mümkün olmayacak beklentiler peşinde koşturmamalı. Şu çıplak gerçek bilmeli: _*Türkiye AB üyesi olamaz. *_ ► *AB*'ye üye 27 ülkeden 2-3 ülke hariç tümü kabul etmez. ► Almanya, Fransa, Hollanda gibi etkili ülkelerle Yunanistan ve *GKRY* hiç kabul etmez. ► Türkiye *NATO* üyesi olmasaydı, bugün *NATO*'ya da kabul edilmezdi. Çıplak gerçek bu... Bilelim ve ona göre hedefleri belirleyelim... - - - - - - - - - - - - - a45UyF587661 - - - - - - - - - - - - - */Gruba mesaj göndermek icin /* */: /* ozgur-gundem@googlegroups.com */Gruba uye olmak icin /* */: /* ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com */Grup kurucusuna yazmak icin /* */: /* 0raj.p0yraz@neomailbox.net <mailto:0raj.p0yraz@neomailbox.net>  / oraj.poyraz@openmail.cc <mailto:oraj.poyraz@openmail.cc> */Grup Sayfamiz /* */: /* https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/ */Arzu ederseniz bloğuma da göz atabilirsiniz /* */: /* http://orajpoyraz.blogspot.com/ Eposta adresleri (Derdiniz varsa buradan ulaşın.) : Oraj.Poyraz@erkin.cc 0raj.p0yraz@neomailbox.net oraj.poyraz@openmail.cc<mailto:HvLWPtIjJR8X@protonmail.com>

Hristiyan Fundamentalizmi ve Ortadoğu’da Tanrıyı Kıyamete Zorlama Stratejisi

  1. Hristiyan Fundamentalizmi ve Ortadoğu’da Tanrıyı Kıyamete Zorlama Stratejisi
    1. Özet
    2. Christian Fundamentalism and the Strategy of Compulsion God Resurrection in the Middle East
    3. Abstract
    4. Giriş
    5. Orta Doğu
    6. Fundamentalizm
    7. Hristiyan Fundamentalizmi; Evangelizm
    8. Fundamentalist Hristiyanların (Evangelistlerin) Ortadoğu Stratejisi
    9. Yahudi Fundamentalizmi; Siyonizm
    10. Hristiyan-Yahudi İşbirliği; Evangelizm
    11. Son Kutsal Savaş; Armagedon
    12. Sonuç
    13. KAYNAKÇA

Bu bir akademik yayın.
Bu günlerde dünyanın ve Ortadoğunun başına gelenlerin kök sebebi hakkında yapılan ciddi bir araştırma.
Benim söylediklerimden farklı değil.

Saygılar

Oraj POYRAZ

L2fSIJNoA0xfSNxA

-------------- 

Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 5(1): 001-016

Hristiyan Fundamentalizmi ve Ortadoğu’da Tanrıyı Kıyamete Zorlama Stratejisi

Ensar ÇETİN 1

Özet

Ortadoğu’yu dünyanın diğer bölgelerden ayıran özelliklerin başında onun sahip olduğu tarihi derinlikte meydana gelen onun çok kültürlü yapısı gelir. İnsanlığı etkileyen inanç tarihi açısından en köklü dinî düşünce açılımlarının bu bölgede gerçekleşmiş olması, stratejik tahlilinde bu coğrafyayı öne çıkarmaktadır. Dünyanın üç önemli dininin en önemli merkezlerinden birisi olan Ortadoğu, neredeyse dünyanın tamamını ilgilendiren bir coğrafyadır. Bu yüzden Ortadoğu tarih boyunca hep bir mücadele alanı olmuş ve olmaya da devam etmektedir. Bu çalışmada, Ortadoğu coğrafyasının, bazı inanç grupları tarafından nasıl algılandığı, yorumlandığı ve kendi inançları doğrultusunda nasıl yeniden ve bir an önce şekillendirilmek istendiği ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Ayrıca bu inanç gruplarının inançları çerçevesinde bölgenin geleceğini yeniden şekillendirirken ortaya koydukları stratejileri ve bunun yansımaları üzerinde durulmaktadır.

Anahtar Kelimeler:Fundamentalizm, Kudüs, Ortodoks, Yahudi, Hristiyan, Protestan, Ortadoğu, Armagedon

Christian Fundamentalism and the Strategy of Compulsion God Resurrection in the Middle East

Abstract

One of the key features that differentiate it from other regions of the Middle East has caused the historical depth of the multicultural structure. In the history of humanity’s oldest religious beliefs affect thought to have taken place in this area expansions, strategic analysis highlights the assay’s geography. The world’s three major religions, one of the most important centres in the Middle East, a region of interest is almost the entire world. That’s why throughout history the Middle East has been a site of struggle and continues to be. In this study, geography of the Middle East, is perceived by some faith groups, and interpreted in accordance with their own belief son how you want to shape and to determine whether a moment before being studied. In addition, within the framework of the beliefs of religious groups in the region revealed that reshapes the future strategy and its implications are discussed.

Keywords: Fundamentalism, Jerusalem, Orthodox, Jewish, Christian, Evangelical, the Middle East, Armageddon

Giriş

Tarihsel süreçte meydana gelen büyük savaşların temel nedeninin ekonomik çıkar çatışması olduğu görülmektedir. Ancak geçmişte yapılan çıkar temelli savaşları meşrulaştırma aracı olarak din kullanılmıştır. Tarihte Orta Doğu’ya yapılan meşhur Haçlı Seferlerinin temelinde de ekonomik çıkar vardır. Ama zamanın şartları gereği bu savaşlar dinle meşrulaştırılmıştır. Günümüzde ise paradigma değişmiş din savaşları demokrasi, insan hakları, eşiklik, medeniyet gibi söylemlerle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Ortadoğu’da 1990-1991 Körfez savaşıyla başlayan ve 2003’te Irak’ın işgaliyle devam eden savaşta demokrasi, özgürlük vb. kavramlarla meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Ancak genel kanaat; ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’daki savaşı, başta fosil yakıtlar olmak üzere yeraltı zenginliklerini sömürmek için çıkartıldığı yönündedir. Bu kanaatin de aslında yönlendirilmiş ve Ortadoğu’da yürütülen savaşın gerçek nedeninin örtülmesine yönelik olduğu ve bu savaşın ve arkasından yaşanmaya devam eden kaosun gerçek nedeninin dini olduğu bu çalışmanın temel tezini oluşturmaktadır.

Ortadoğu’da devam eden savaşın insanlara özgürlük, demokrasi ve haklar getirmediği çok açık bir şekilde ortadadır. Bu süreçte, yüz binlerce insan öldürüldü ve öldürülmeye devam ediyor; milyonlarca insan yurtsuz kaldı ve kalmaya devam ediyor. Öyle ki bölge insanı ABD ve müttefiklerinin vaat ettiği demokrasi, özgürlük gibi kavramları çoktan unutmuş ve eski günlerini mumla arar olmuştur. Diğer taraftan ABD ve müttefikleri Ortadoğu’yu işgal etmesinin tek nedeninin ekonomik olduğu iddiası da inandırıcı görünmemektedir. Başta, ABD olmak üzere Batı toplumu Ortadoğu’nun tüm zenginliklerini sorunsuz bir şekilde ülkelerine zaten taşımaktadırlar.

Ortadoğu savaşının sebebi olarak görülen veya gösterilen bu sebeplerin çok ikna edici olmadığı görünmektedir. Her ne kadar gizlemeye çalışsalar da ABD ve müttefiki olan İsrail’in Ortadoğu’da savaş çıkarma ve kaos oluşturmak istemelerinin gerçek nedeninin dini olduğu satır araları iyi okunduğunda açıkça ortaya çıkmaktadır. Örneğin Irak işgalinin başladığı gün dönemin ABD Başkanı George W. Bush; “Bu bir Haçlı seferidir” diyerek gerçek niyetini ortaya koymuştur.

Bu çerçevede Ortadoğu’yu kendi inanç çerçevesinde şekillendirmek isteyen en önemli dini gruplardan biri de Evangelistlerdir. Evangelizmin kökenleri Martin Luther’e ve Protestan kilisesinin kuruluşuna kadar gider. Evangelistler, kıyametin 2000’li yıllarda Ortadoğu’da çıkacak bir kaosun ardından kopacağına inanmaktadırlar. Bu yüzden de bu bölgede kaosoluşturacak her türlü etkinliğe destek vermektedirler. Çünkü, onlara göre; kaos sonrasında İsa Mesih gelecek ve onlar da İsa Mesih sayesinde dünyaya hâkim olacaklardır. Bu yüzden de İsa Mesih’in dünyaya gelmesi için kaos hızlandırılmalıdır. Yine onlara göre; İsa Mesih’in dönmesi için Yahudilerin vaat edilmiş topraklara kavuşması ve Mescid-i Aksa’nın yıkılıp yerine, eskiden var olan, Süleyman Tapınağı’nın da yeniden inşa edilmesi gerekmektedir (Kılıç, 2008: 65-86). Evangelistler, bu nedenle Ortodoks Yahudilerden destek görmektedir. Evangelistlere göre Kudüs Evangelizmin merkezi haline getirilecektir. Bunlar Tanrı’nın isteğiyle gerçekleştirilmektedir. İsa Mesih geldikten sonra içinde Müslümanların da olduğu büyük bir ordu ona karşı savaşacak fakat İsa Mesih “Megido Dağı”nda yani Armegedon’da onları yenecektir. Evangelisterden bir grup ise savaş sırasında İsa Mesih’in onları göğe çıkartacağına, bu sayede kurtulacaklarına ve gökyüzünden yerdeki kargaşayı seyredeceklerine inanmaktadır (Kılıç, 2008: 65-86).

Orta Doğu

Geçtiğimiz yüzyılda sömürgeciliğin gelişmesine paralel olarak dünya siyasî ve coğrafî tanım ve terimlerine yeni terimler girmiştir. Orta Doğu kavramı da bu dönemde dünya sömürgecilik tarihinin merkezi olmasından dolayı Batı Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa devletlerinin başında da deniz aşırı sömürge imparatorluğu kuran İngiltere gelmektedir. İngiltere kendi konumunu merkeze alarak dünya siyasî ve coğrafya tanımlarına “Doğu” kelimesini eklemiştir. “Orta Doğu” kavramı da bu şekilde İngiltere tarafından kullanılmaya başlamış ve giderek bütün dünyada kabul edilen bir terim haline gelmiştir.

Başlangıçta daha dar bir alanı ifade eden Orta Doğu’nun sınırları, daha sonra değişik çevreler tarafından genişletilmiştir. Günümüzde ise ABD’nin stratejik hedeflerine daha uygun geldiği için bu sınırlar Afganistan’dan Senegal’e Türkiye ve Kafkaslardan Yemen ve Libya’ya kadar uzatılmıştır. Gene aynı stratejik hedeflere daha uygun düştüğü için Orta Doğu teriminin mahiyetinde köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Özellikle ABD tarafından teklif edilen ve hemen bütün Avrupa tarafından da kabul edilen bu yeni tanımlamanın sınırları, kültürel sınırlardır. Başka bir ifade ile Orta Doğu artık İslam dünyasını ifade etmektedir. Böylece Orta Doğu teriminin anlamı ve mahiyeti siyasî olmaktan ziyade kültürel bir mahiyet almıştır (Öztürk, 2003: 253).

Orta Doğu; Basra Körfezi’nden başlayarak Doğu Akdeniz’e kadar olan Batı İran, Irak, Ürdün, Suriye, Filistin, İsrail ile Hicaz, Yemen, Körfez Ülkeleri ve Mısır’ı içine alan bölgedir. Orta Doğu’nun çevresi, Anadolu, Kafkaslar, İran, Hindistan, Habeş, Sudan ve Tunus, Libya, Cezayir ve Doğu Akdeniz’dir. Bu haliyle Orta Doğu üç kıtanın, Asya, Avrupa ve Afrika’nın düğüm noktasındadır. Üç kıtayı hem karadan hem de denizden birbirine bağlamaktadır (Öztürk, 2003: 257).

Ancak yine de Orta Doğu’ya damgasını vuran en önemli unsur “din”dir. Bütün kitabî dinlerin menşei Orta Doğu’dur. Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam buradan doğup dünyaya yayılmıştır. Bu dinlerin mensupları yoğun olarak burada yaşamaktadırlar. Çin, Hindistan, Japonya gibi ülkeler hariç dünyanın bütün ülkelerinin dinleri Orta Doğu kökenlidir. Bu sebeple üç büyük dinin en kutsal mekânları Orta Doğu’dadır. Bu bakımdan bu dinlerin inananları bu bölgeyle manevi bağlarını sürekli canlı tutmaya çalışmaktadır.

Fundamentalizm

Fundamentalism” kelimesi, Latince “temel” anlamına gelen “fundamentum” kökünden türetilmiştir (Kabaağaç ve Alova, 1995: 254). Bu kavram ilk olarak Amerikan Protestanlığı içindeki Amerika’da liberalizme ve sekülerizme tepki olarak organize olan Evangelist Protestanları tanımlamak için 1920’lerde kullanılmaya başlanmıştır. Protestan fundamentalizminin ortaya çıkması daha çok Amerikan sekülerleşme tarihindeki kopmalarla açıklanmaktadır. Casanova’ya göre; kopma süreci üç aşmada yaşanmıştır. Bunların ilki; Protestan Kiliselerle devleti birbirinden ayıran anayasal kopma sürecidir. Bu süreç, yüksek eğitim sisteminin sekülerleşmesi ve Protestan kültürel nüfusun kamu hayatından uzaklaştırılmasıyla derinleştirilmiştir. Daha sonraki aşama ise hayatın topyekûn sekülerleşmesi, Protestan etiğin dışlanarak çoğulcu bir sivil toplum anlayışının benimsenmesi olmuştur. Bu kopuş sürecinin yaşanmasında diğer sosyal ve siyasal değişimler de etkili olmuştur (Casanova, 1994: 135).

Fundanentalizm, 19. yüzyılın sonlarına doğru, dünyanın birçok kesiminde dinî hareketlerin güç kazanmasıyla gelişerek siyasî bir şekil almıştır. Bu yükseliş dünyanın farklı yerlerinde farklı nedenlerle oluşmuş olsa da genel olarak üç neden üzerinde durulmaktadır. Bunların ilki; 19. yüzyılda seküler anlayışın benimsendiği ülkelerde dinin toplum üzerindeki etkinliği azalmasıyla birlikte toplumun bazı kesimlerinde ahlaki bozulmalar görülmeye başlanmasıdır. Bu süreçte ahlakî çöküntünün giderilebilmesi için dinin etkinliğinin artması gerektiği savunulmaya başlanmıştır. İkinci neden sömürgecilik ve sömürgecilik sonrası dönemdir. Sömürgeci devletlerin sömürge ülkelerde kendi kültürlerini yaymaya çalışmaları ve yerli kültürleri baskı altına almaları, hatta onları aşağılamaları, sömürge sonrası dönemde, Batılı kültürlere olan bağlılığının azalmasına ve Batılı fikirlere karşı toplumda büyük bir direnç oluşmasına neden olmuştur. Üçüncü neden olarak ise küreselleşme gösterilmektedir. Küreselleşmenin milliyetçiliğin gücünü zayıflatmasından sonra din, toplumda birleştirici unsur olarak görülmüş, bu da köktendinciliğin yükselmesinde etkili olmuştur (Aydın, 2011: 165).

Hristiyan Fundamentalizminin temel iki amacı vardır. Bunların biri Hristiyanlığın kutsal metinlerinin modern kültüre göre yorumlanmasını engellemek, diğeri ise Hristiyan geleneklerini canlı tutmaktır. Diğer bir ifadeyle Hristiyanlığı yeniden anlama gibi yozlaştırıcı faaliyetlere karşı korumak ve Hristiyanlığın köklerine bağlı kalmak fundamentalistlerin en birincil amacıdır (Aydın, 2011:166).

Fundamentalizmin en önemli karakteristik özelliği ise din ve siyaset arasındaki ayrımı reddetmesidir. Fundamentalizm kavramı genel anlamıyla ideolojiye bağlılığı anlatır. Bu ideolojiler, kolay kolay değişmeyen bir yapıya sahiptir. Bu durum fundamentalist fikirlerin kaynağını, kutsal kabul edilen bazı metinlerden almasından kaynaklanmaktadır. Fundamentalizmin insanları harekete geçirme gücü de bu metafizik düzeydeki işlevlerinden ileri gelmektedir. Fundamentalisler tanrı adına hareket ettiklerini ve bu yolda atılan her adımın tanrının memnuniyetine neden olacağını düşünürler. Onların nihai amacı; dünyada tanrı iradesini hâkim kılmaktır. Bu nedenle, onlar, kendilerine karşı olanları sadece görüş ayrılığı olan insanlar olarak değil, tanrının dünyadaki amaçlarını engellemeye çalışan, dolayısıyla ortadan kaldırılması gerekli kişiler olarak görmektedirler (Kılıç, 2008: 65-86).

Hristiyan Fundamentalizmi; Evangelizm

Hristiyan Fundamentalizmi, devrim sonrası hareketlerden, binyılcılığa, evrim ve kürtaj karşıtlığına dayanır (Kılıç, 2008: 65-86). G. Hallsell,Hristiyan fundamentalizmi için çok önemli bir yeri olan Evangelistleri şu şekilde tanımlamaktadır; “Amerika’da yeni bir dini mezhep var. “Çılgınlar” denen kişilerden değil, yerleşik, orta ile orta-üstü sınıfa mensup Amerikalılardan oluşuyor. Bu insanlar söz konusu “kült”ün temel esaslarını anlatan TV vaizlerini dinliyorlar ve buralara her hafta milyonlarca dolar akıtıyorlar. Hal Lindsey ve Tim LaHaye’i okuyorlar. Tek hedefleri var: Kendilerini zahmetsizce, Armegadon savaşını ve Dünya gezegeninin yok oluşunu izleyecekleri yere, yani göğe yükseltmesi için Tanrı’nın elini çabuk tutmasını sağlamak. Bu doktrin, “Güney Baptist”, “Bağımsız Baptist” ve “İncil Kilisesi” adı verilen kiliseler ve mega kiliseler yanında, “Tanrı Toplulukları” Pentecostal ve diğer karizmatik kiliselere hakimdir” (Hallsell,2003: 16).

Evangelistlere göre; Armagedon savaşında yeryüzündeki tüm ulusların güçleri Kral İsa ve onun aziz takipçilerine karşı savaşacaklardır. Hz. İsa, tarihin bu en kanlı savaşında milyonları perişan edecektir. İlk saldırı Hz İsa tarafından başlatılacak. Kendisi bir silah getirecek ve bu silah nötron bombasının yaptığıyla aynı etkiyi yapacaktır (Hallsell, 2003: 30-32).

Evangelislerin ABD’de çok sayıda taraftarı ve sempatizanı bulunmaktadır. Örneğin ABD başkanlarından Jimmy Carter, Ronald Reagan ve George Bush Evangelist olduklarını üstü kapalı şekilde dile getirmişlerdir. Watergate komplocusu Charles Colson, sürgündeki Siyah Leopar Partisi lideri Eldridge Cleaver, Hustler dergisi yayıncısı Larry Flynt, Oregon eski Senatörü Mark Hatfield, Aliver North, Bağımsız Savcı Kennehh Starr, Trennt Lott ve Tom Delay’ın da aralarında bulunduğu birçok muhafazakâr Cumhuriyetçi lider de Evangelistlerle aynı görüşü paylaşmaktadır (Hallsell, 2003: 52).

ABD Başkanı Ronald Reagan, 1980’de Vaiz Jim Bakker’le yaptığı bir söyleşide; “Düşünün bir kere! En az 200 milyon Doğulu asker ve bir ondan fazla da Batılı… Yeniden dirilmiş Roma İmparatorluğu (Batı Avrupa)! İsa Mesih, kendi şehri Kudüs’ü harap edenlere vuracak. Daha sonra Megiddo (Armagedon) vadisinde toplanmış ordularla savaşacak. Kudüs’ten başlayarak akan kanın 200 mil uzunluğunda ve atların başı seviyesinde olacak olması kimseyi şaşırtmasın… Bütün vadi savaş araçları, hayvanlar, insan gövdeleri ve kanla dolacak.” demiştir (Hallsell, 2003: 33). Yine, Reagan, 1983’te Amerika İsrail Halkla İlişkiler Komitesi’nden Tom Dine ile yaptığı bir söyleşide; “Aşikâr ki, Eski Ahit’teki eski peygamberlerimize ve Armagedon’la ilgili önceden haber verilmiş alametlere geri dönüp baktığımızda, acaba olacakları görecek nesil biz miyiz diye merak ediyorum… İnanın bana, bu kehanetler açık şekilde yaşamakta olduğumuz şu günleri tasvir ediyor.” demiştir (Hallsell, 2003: 29).

Evanjelit TV Vaizi, Jack Van Impe’ye göre de felaket esnasında bir nükleer savaşın olacağını Kitab-ı Mukaddes gayet açık bir şekilde haber vermektedir. Ona göre bu savaşta İnsanlığın 1/3’ü ateş, duman ve kükürtten dolayı yok olacak. Onların gözü önünde bir ateş oburu çıkacak. İsrail’e karşı yürüyen kuzey ordusu ve bütün memleketler Tanrı’nın kıskançlık ateşiyle yok olacak. Eski ve Yeni Ahit bir nükleer soykırım olacağı görüşünde birleşmektedir (Hallsell, 2003: 36). Yine Evangelist olan Dallas İlahiyat Fakültesi Başkanı Dr. John Walvood, verdiği bir röportajda; “Tanrı bütün kullarını bir görmez” demiştir. Bir milyarlık Müslüman âleminin durumu ne olacak, sorusu üzerine konuşmasına şu şekilde devam etmiştir: “ Tanrı’nın Yahudiler ve Hristiyanlar için planları vardır, diğerleri Hristiyan olmadıkça böyle bir şey söz konusu değildir. Tanrı’nın Hristiyanlar için cennetle, Yahudiler için ise yeryüzüyle ilgili bir planı vardır.” (Hallsell,2003: 60).

Fundamentalist Hristiyanların (Evangelistlerin) Ortadoğu Stratejisi

Fundamentalist Hristiyanların en belirgin özelliği İsa Mesih’in ikinci gelişiyle ilgili inançlarıdır. Onlara göre; İsa Mesih, ihtişamlı bir şekilde yeryüzüne döneceğini önceden bildirmiştir ve İsa Mesih’in dünyaya dönebilmesi için yerine getirilmesi gerekli bazı şartlar vardır. Bu şartlar; Yahudilerin Filistin’e geri dönmesi; İsrail devletinin kurulması; Yahudiler de dâhil dünyanın tüm uluslarına İncil’in vaaz edilmesi; Yedi yıl sürecek olan felaket dönemi; Kiliseye iman edenlerin göğe yükseltilmesidir. Tüm bu şartlar gerçekleştikten sonra İsa Mesih yeryüzüne dönecek, Armagedon savaşını yapacak ve İsa Mesih’in krallığı gerçekleşecek. Bunlar gerçekleştikten sonra ise Şeytan ve İsa Mesih’e iman etmeyenlerin yargılanması dönemi başlayacaktır. Bu yargılamada bir kimsenin adının yaşam kitabında yazılı olup olmaması belirleyici faktör olacaktır. Yeni gök ve yeni yeryüzünde İsa Mesih ve ona inananlar yaşayacaktır. Artık ölüm olmadığı gibi ne yas ne ağlama ne de ıstırap olacaktır (Mac Donald, 2002:611).

Evangelistlere göre; kutsal metinler, Tanrı’nın ilahi olarak ilhamla kaydedilmiş sözleridir ve ilham mekanik bir dikte değildir. Daha ziyade Kutsal Ruh, çeşitli Kutsal Kitap yazarlarını kelimelerini ve anlamlarını seçmede, konularını yazarken yer ve zamanlarını seçmede rehberlik yapmıştır. Bundan dolayı kutsal metinler iman ve ibadette otorite rehber olarak görülür (Güngör, 2005: 116). Onlara göre; Mesih’in gelmesinin ön şartlarından biri de diaspora Yahudilerinin vaat edilen kutsal topraklara dönmesi ve Hristiyanlaştırılmasıdır (Adam, 2000: 193). Bundan dolayı yeni dönemde Hz. İsa’nın Yahudiliğine vurgu yapmak ön plana çıkmıştır. Hz. İsa’nın bir Yahudi olduğu, ona inanmakla Yahudilikten çıkılmayacağı aksine Yahudiliklerini tamamlayacağı söylemi, yeni bir yaklaşım tarzı olmuştur (Adam, 2004: 306).

Evangelistlerin kutsal topraklara yönelik propaganda metotlarının başında ise İsrail’e düzenlenen inanç turizmi gelmektedir. Bu seyahatleri 1970’lerden bu yana İsrail Turizm Bakanlığı, Amerikan Hristiyan lobisini etkilemek için “İncil Toprakları Turu” adı altında teşvik etmektedir (Vural, 2003: 79). Böylelikle geziye katılan insanların gözünde Ortadoğu bölgesi İsrailli rehberler eşliğinde bir kez daha kutsallaştırılmaktadır. Ayrıca Evangelistler neşrettikleri çok sayıda dergi, gazete, televizyon ve radyo yayınlarıyla başta Amerikan Kongresi ve Beyaz Saray olmak üzere Amerikan toplumu üzerinde oldukça etkilidir. Daha da önemlisi İsrail taraftarı olmayan insanların yüksek kademelere seçilmesine engel olmaktadırlar (Vural, 2003: 77).

Evangelistlere göre; ABD Hristiyanlığı temsil etmektedir. Ayrıca teolojik açıdan her Hristiyan İsrail’i desteklemelidir. Eğer Hristiyanlığı temsil eden bu güç İsrail’i koruyamaz ise Tanrı nezdinde itibarını kaybedecektir (Hallsell, 2003: 114). Bu yüzden ABD’nin İsrail’e vermiş olduğu destek somut ayrıntılar göz önüne alındığında ABD’nin emperyalist çıkarlarıyla açıklanamaz. ABDyönetiminin Ortadoğu politikalarını izah edebilmek için, ABD’deki örgütlü Yahudi topluluğunun ve Evangelist grupların sahip olduğu gücü mutlaka hesaba katmak gerekir (Shahak, 2004:178).

Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter, İsrail’in kuruluşunu (1948) İncil’in kehanetinin gerçekleşmesi şekilde yorumlamış ve “İsrail’i üzeceğime politik hayatıma son vermeyi tercih ederim.” diyerek İsrail’e ve kutsal topraklara olan bağlılığını ifade etmiştir (Vatandaş, 1997: 35).

Yine Carter, New Jersey’deki Elisabeth Sinagog’unda Yahudilere yaptığı konuşmada “İsrail’in ayakta kalması siyasete bağlı değildir. Bu ahlaki bir ödevdir.” (Vural, 2003: 34) şeklindeki ifadesiyle Evangelist inanç dünyasının planladığı stratejiyi ortaya koymuştur. Kendisi de bir Evangelist olan ABD eski başkanlarından Bill Clinton ve eşi Hillary, İsrail’e yaptıkları gezi sırasında Filistin topraklarında Hristiyan inancına göre kutsal sayılan pek çok yer ve mabet olmasına rağmen hiçbirisini ziyaret etmediği gibi dinî törenlere de katılmamıştır. Buna karşılık Clinton çifti Yahudi dinî törenlerine büyük bir içtenlikle katılmıştır. Başkan Clinton, kafasına Yahudilerin kutsal takkesi “kippa”yı takarak Kudüs sokaklarında gezmiş, eşi Hillary ise ünlü ağlama duvarına giderek, duvarın taşları arasına üzerine dua yazdığı bir kâğıt parçasını sıkıştırmıştır (Kılıç, 2008: 65-86; Vural, 2003: 41).

Irak’ı işgal eden başkan George W. Bush ise bu savaş için kendisinin özel olarak görevlendirildiğini belirterek bu hareketin yeni bir “Haçlı Seferi” olduğunu söylemiştir (Hallsell, 2003: 125). ABD’yi yöneten her iki parti ve özellikle de Cumhuriyetçi Parti, Evangelist bir dünya görüşünü kendisine rehber edindiğini resmen açıklamıştır. Bu ülkede yer alan düşünce kuruluşlarının büyük bir bölümü de Evangelisttir. Öyle ki, ABD’deki yönetici ve kuruluşlar, köklere dönüş adı altında Dünya Krallığına ulaşmanın yolunu Hristiyan-Yahudi diyalogunda aramaktadırlar. (Macit, 2008: 145). Özellikle son dönemlerde görev yapan ABD başkanları, seçilmelerini Amerikan muhafazakârların iktidar ayaklarından biri olan Evangelistlere borçlu olduğundan bu dinî grupların gelişmesi için ellerindeki bütün imkânları seferber etmektedirler (Corm, 2008: 44).

Yahudi Fundamentalizmi; Siyonizm

Yahudi Fundamentalizmi (Siyonizm), Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nin yıkılışından günümüze kadar gelen resmî Yahudi inanç ve geleneklerini temsil eden ve günümüzde mensubu en fazla olan Yahudi mezhebidir. Fundamentalist Yahudilere göre; Yahudilerin Filistin topraklarını işgal etmesi, kıyametin yaklaştığını gösteren en önemli olaydır. Yahudi topluluklarının büyük bölümüne göre, asırlardır süren sürgünden sonra başlangıçta vaat edilmiş topraklara dönerek, Davut ve Süleyman’ın hükümdarlığının devamı olan bir Yahudi iktidarının kurulmuş olması kutsal tarihin yeniden işlemesi anlamına gelmektedir (Corm, 2008: 179).

Fundamentalist Yahudilerin Tevrat’a dayanarak yaptıkları kehanete göre, Süleyman Mabed’i yeniden inşa edilecek ancak bunu yapacak olanlar Hristiyanlar değil, Ortodoks Yahudilerdir. Yahudilerin Tevrat’a göre, hayvan kurban edebilmeleri için bu mabed’in olması şarttır. Onlar tapınak olmadan bu işi yapamazlar. Yahudiler M.S. 70’e kadar hayvan kurban etme geleneğini devam ettirmişlerdir. Ancak tapınaklarının yıkılmasından sonra günümüze kadar geçen sürede kurban adetlerini yerine getirememektedir. Yeniden tapınaklarını yaptıklarında Ortodoks Yahudiler koyun veya öküzleri, Tanrı’ya kurban olarak burada keseceklerdir (Hallsell, 2003: 81).

İsrail devletinin kurulmasının ana gayesi tapınağın inşa edilmesi içindir. Çünkü Tapınak, İsa Mesih’in elişinde piramidin zirve noktasıdır. İsrail’in Kudüs’ü askeri olarak kontrol altına aldığı tarih olan 1967’den bu yana birçoğu silahlı olmak üzere İsrailli hahamlar önderliğinde memur, asker ve din öğrenimi gören değişik kesimlerden oluşan Yahudi militanlar, Kudüs’ün kutsal İslami merkezlerine yönelik saldırılarını sürdürmektedir (Hallsell, 2003: 85- 86). Fundamentalist Yahudiler bir taraftan Filistin halkına saldırıyı sürdürürken bir taraftan da dünya kamuoyunda haklı oldukları algısı oluşturmak için çalışmaktadırlar.

Örneğin; İsrail devletinin kurulmasına bizzat öncülük eden İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nda işgal ettiği Filistin’in halkına çok ağır vergiler uygulamış, halk vergisini ödeyemeyince de halkın topraklarına ipotek adı altında el koymuştur. Daha sonra İsrail devletinin kurulması için el koyduğu bu toprakların bir kısmını sembolik fiyatlarlar Yahudilere satmış bir kısmını da yine Yahudilere hibe etmiştir. Ancak bu olay Filistin davasının haklı olmadığı algısını oluşturmak için Yahudiler tarafından Filistinlilerin “gönüllü olarak” topraklarını Yahudilere sattığı şeklinde manipüle edilmektedir.

İsrail devletinin kurulmasına öncülük eden Fundamentalist Yahudiler kuruluş aşamasında İngiltere’nin desteğini almışlar, günümüzde ise yine İngiltere’nin bir türevi olan ABD’nin desteğini almaktalar ve bunun sürmesi için çalışmaktadırlar. ABD’de yaşayan Yahudi lobisi, burada faaliyet gösteren çok sayıda büyük şirket ve sivil toplum kuruluşunun da desteğiyle ABD’nin İsrail devletini kayıtsız şartsız desteklemesini sağlamaya çalışmaktadır. Bu amaçla Yahudi lobisi 1948’den beri ABD siyasi sistemini inceleyen “Jaffee Center”gibi enstitüleri desteklemiştir. İsrailli akademik uzmanlar sürekli İsrail başbakanlarına danışmanlık ederken, İsrail üniversitelerinde kurulan stratejik araştırma merkezleri de İsrail devletini ABD iç politikasındaki gel-gitler ve Ortadoğu meseleleri konusunda bilgilendirmektedir (Terry, 2013: 101). Dini Siyonizm’den sessizce siyasi Siyonizm’e kayanlar, yani dini, politikanın emrine vererek siyaseti kutsallaştırmaya ve onu dokunulmaz kılmaya karar verenler, bununla da yetinmemekte, siyasi Siyonizm ve Yahudilik kavramları arasında oyunlara girişerek İsrail devletini yönetenlere yapılan her türlü eleştiriyi “antisemitizm”le suçlamaya kalkışmaktadır (Garaudy, 2013: 15-16).

Yahudi lobisi, İsrail’i, ABD Yahudi gruplarını, bunların ABD içindeki müttefiklerini kapsayan çok büyük bir güçtür. İsrail devleti ve Siyonist lobi, çoğunlukla bir Arap ve Müslüman karşıtı olarak faaliyette bulunmaktadır. ABD’deki Siyonistler, ABD’nin İsrail’e her konuda koşulsuz destek vermesi için çalışmaktadır. Yahudi lobisi, Arap-İsrail çatışması, Ortadoğu tarihi ve Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin hakkı konusunda açık ve nesnel bir tartışma yürütülmesini engellemek için yoğun bir faaliyet yürütmektedir (Terry, 2013: 101).

Yahudi asıllı Amerikalılar, dini ve sosyal yardım programları düzenlemek veya Siyonizm ile İsrail Devletini desteklemek için birçok örgüt kurmuş veya mevcutlara üye olmuşlardır. 1940’larda aktif olan “Amerikan Siyonist Acil Durum Konseyi” (The American Zionist Emergency Council), daha sonra “Amerikan Siyonist Konseyi”ne (The American Ziyonist Council) çevrilmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yorulmak bilmeden İsrail lehinde kampanyalar düzenleyen “Rabbi Abba Hillel Silver” Amerika Siyonist Örgütü (Ziyonist Organization of Amercan) adlı kuruluşu yönetmiştir. Rabbi Silver, Başkan Eisenhower’la görüşmüş ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ile düzenli temasta olmuştur (Terry, 2013: 104).

Toplam 535 üyeli ABD senato ve meclisinin yarısından fazlası İsrail’in daimi destekçisi veya yakın sempatizanıdır. Pek çok politikacı tekrar tekrar seçildikçe önemli Kongre komitelerinin başkanlığına yükseltmekte ve hatırı sayılır siyasi güce sahip olmaktadır. İsrail destekçiliği, partiler, coğrafi bölgeler ve etnik aidiyetler arasındaki sınırları aşmaktadır. Çoğu Meclis ve Senato’da yüksek bir kıdeme sahip olan Yahudi asıllı Amerikan politikacıları, Siyonist davanın güçlü savunucuları durumundadır (Terry, 2013: 110).

Hristiyan-Yahudi İşbirliği; Evangelizm

Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi olayına Yahudilerin neden olduğu inancı, Musevileri, yakın zamana kadar kilisenin geleneksel düşmanı yapmıştır. Ancak reform hareketinin ardından Avrupalı Hristiyanlar, Yahudilere çok daha fazla ilgi duymaya başlamış ve onlara yönelik bakış açılarını değiştirmişlerdir (Kriwaczek, 2007: 247). Bazı tarihçiler bu durumu Rönesans ve Reform hareketlerinin İbrani literatürüne olan ilgisine ve özellikle de Reformun Eski Ahit üzerindeki vurgusuna bağlamaktadır. Reformun bu özelliği, Yahudiler üzerindeki ilgiyi artırmış ve bunun sonucu olarak da Yahudileşme hareketleri gösteren Protestan (Evangelist) mezhebine ait bazı gruplar oluşmuştur (Vural, 2003: 94).

19. yüzyılda Protestan mezhebine mensup Evangelistler, Yahudilerin Tevrat’taki kehanete uygun olarak vaat edilmiş topraklara dönmeleri gerektiği fikrini inançlarının bir parçası haline getirmiştir (Vural, 2003: 14). Bunlara göre İsa Mesih’in ikinci gelişinin akabinde, İsa Mesih ve ona tabi olanlar Kudüs’ten tüm milletleri idare edecektir. Böylece Evangelist dinî gruplar, Eski Ahit’e bağlanarak, Mesih inancını ve Yahudilerin dünyayı idare hakkına sahip olduklarını kabul etmişlerdir (Hallsell, 2003: 76). Söz konusu Evangelist gruplar, Kutsal Kitap’ın tamamen Tanrı’nın kendi isteklerini yazdırdığı sözlerden derleme olduğu düşüncesiyle referanslarını yalnızca Kutsal Kitap ile sınırlandırırlar (Erbaş, 2007: 127). Dinî tarihin, kültürel kökenini, Yahudilikte gören ve İsa Mesih’e bağlamanın doğruluğunu, onların tarihi serüvenleriyle temellendiren Protestan gruplar, Yahudileri yenidünya sisteminin önemli bir unsuru olarak görmektedir (Macit, 2008: 270).

Evangelistler, tüm bu kehanetleri aynı Yahudiler gibi yorumlamakta, kehanetlerin gerçekleşmesi ile birlikte İsa Mesih’in geleceğine inanmakta ve kehanetlerin gerçekleşmesi için Yahudilere her türlü desteği vermektedirler (Vural, 2003: 17). Avangelistleri, Yahudilere karşı tavır değiştirmeye iten en önemli olay ise Yahudilerin II. Dünya Savaşı’nın hemen akabinde kutsal topraklarda bir İsrail devleti kurmuş olmalarıdır (Adam, 2002: 130). Her şeyi Kutsal Kitap temelinde yorumlayan düşünce, pek çok Evangelist’i İsrail Devleti destekçisi yapmıştır. Çünkü İsrail’in varlığı, İsa Mesih’in dönüşü için gerçekleşecek kehanetlerden biri olarak görülmektedir (Güngör, 2005:19; Kılıç, 2008: 65-86).

ABD’de yaşayan fundamentalist gruplar, İsa Mesih’in yeryüzüne dönüşünü hazırlayacak birçok olayın Kudüs’te gerçekleşeceğine inanmaktadır. Onlara göre; Kudüs, İsa Mesih’in Krallığı için giriş kapısı olacaktır. Başka bir deyişle dünyanın geleceğine dair olayların ortaya çıkışı, sürdürülmesi ve Dünya Krallığının gerçekleştirileceği mekân Kudüs’tür. Dünya’nın sonunun geldiğini savunan bütün fundamentalist Yahudi ve Hristiyan grupların Kudüs üzerinden şekillenen dinî görüşleri kendi aralarındaki ittifakın dini boyutunu oluşturmaktadır (Macit, 2008: 269). Büyük Ortadoğu Projesine dinî boyuttan bakıldığında ABD-İsrail ittifakının çok köklü bir dinî temele oturduğu görülmektedir.

Son Kutsal Savaş; Armagedon

İsrail’in kurulmasından sonra Fundamentalist Yahudilerin Müslüman komşularına karşı oluşturduğu başlıca tehdit, teolojik motivasyonla takip edilen toprak yayılmacılığı olmuştur. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak savaş başlamış ve günümüzde de devam etmektedir. Kutsal savaş kavramını tek tanrılı dinler arasında ideolojilerine ilk sokan Yahudilerdir (Ruelland, 2004:9). Kitab-ı Mukaddes’de “kutsal savaş” şöyle tarif edilmektedir; “Seçilmiş Halk’ın ülke ve tanrıları Yehova için dövüşmesidir.” Kitab-ı Mukaddeste, Yahudilere, düşmana karşı korkusuzca yürüme, yendikleri düşmanın putlarını yıkma, onlarla evlenmeme, onlara acımama ve öldürülmeleri için buyruk verilmiştir (Kılıç, 2008: 65-86).

Yahudi din adamlarının İsrail devletinin Kutsal Kitap’ta belirlenmiş sınırlarının hangi bölgeleri kapsayacağı konusundaki en geniş yorumu şöyledir: “Doğu’da Ürdün, Suudi Arabistan’ın büyük bir bölümü, Kuveyt, Fırat Havzası ve Irak’ın bir kısmı, Güney’de Sina Yarımadası, Kahire ve Mısır’ın bir bölümü, Batı’da Kıbrıs, Kuzey’de ise Lübnan, Suriye ile Van Gölü’ne kadar uzanan Türkiye topraklarının bir kısmı vardır. Söz konusu bu sınırlar İsrail’deki ulusalcı ve dinî çevrelerde oldukça popülerdir” (Shahak, 2004: 31). Ortadoğu toprakların Yahudi inancı açısından önemli olmasını sağlayan başka bir gerekçesi de yerini Tanrı’nın belirlediği ve Hz. Süleyman tarafından inşa edilen “Süleyman Mabedi”dir (Garaudy, 2013: 23; Tanyu,1980: 28).

İsa Mesih’in yeryüzüne döneceği beklentisi, Kitab-ı Mukaddesin ana konularından biridir. Yahudilere göre; İsa Mesih’in gelmesi için üç şeyin yerine getirilmesi gerekmektedir. Bunlar; vaat edilen topraklarda büyük ve yeterli sayıda Yahudilerin yerleşip devlet kurması, Kudüs’ün ele geçirilmesi ve Süleyman Mabedinin yeniden inşa edilmesidir (Şafak, 2006: 109) Eski Ahit’te bu dönüş, sık sık “Rabbin Günü” şeklinde ifade edildiği gibi “Mahkeme Günü” olarak da anlatılmıştır ( Özkan, 1998: 125).

Birleşmiş Milletlerin iştiraki ile kurulan Muhtelit Mütareke Komisyonu 1949 yılının sonbaharında Kudüs şehrini ikiye bölerek eski Kudüs’ü, Ürdün Krallığına yeni şehri de İsrail’le vermiştir. Kudüs’teki Yahudi, Hristiyan ve İslam dinî mensuplarının kutsal saydığı mekânlar eski Kudüs’ün doğu kısmında kalmıştır. Bu şekilde Yahudi devletinin kurulmasıyla İsa Mesih’in dönmesinin birinci şartın gerçekleştiği kabul edilmektedir (Buhl, 1998: 953). 1967’deki Altı Gün Savaşlarında Kudüs’ün ele geçirilmesiyle de ikinci şartın yerine geldiği kabul edilmektedir. Kudüs’ün tapınak bölgesiyle tam olarak ele geçirilmesi hahamlarca Tanırı’nın açık bir işareti olarak yorumlandığından Yahudiler Süleyman Tapınağının yıkıldığı günden bu yana tuttukları matem orucunu, 1967 yılında bırakmışlardır (Vural, 2003:12). Böylece, Hal Lindsey’e göre; İsrail’in tarihsel oyunundaki en son sahnesini oynamak üzere sahnenin tamamıyla hazır hale getirilmesi için yalnızca bir tek olay kalmıştır. O da Süleyman Mabedi’nin eski yeri üzerinde yeniden inşa edilmesidir. Musa’nın yasasına göre tapınağın inşa edilebileceği tek yer Moriah Dağı’dır. Daha önceki iki tapınağın yapıldığı yer de orasıdır (Hallsell, 2003: 90). Ancak günümüzde Süleyman Mabedi’nin eski yerinin tam üstünde duran Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra adlı İslam dinince kutsal sayılan iki mabet bulunmaktadır (Bozkurt, 2004: 268). Fundamentalist Yahudilere ve Evangelistlere göre bu iki mabedin de yıkılması ve Süleyman Tapınağın yeniden inşa edilmesi gerekmektedir. Onlara göre; tüm bu şartlar gerçekleştikten sonra İsa Mesih yeryüzüne dönecek, Armagedon savaşını yapacak ve İsa Mesih’in krallığı gerçekleşecek. Bunlar gerçekleştikten sonra ise Şeytan ve İsa Mesih’e iman etmeyenlerin yargılanması dönemi başlayacaktır.

Sonuç

Din, toplumların hayatında çoğu zaman uzlaştırıcı bütünleştirici bir rol oynamış. Ancak zaman içinde dini kendilerine göre yorumlayan ve din ya da tanrı adına hareket ettiklerini söyleyen gruplar ortaya çıkmaktadır. Bu tür dini gruplar, fundamentalist bir anlayış benimsedikleri için kendi grubundan olmayanları dışlama ve hatta kendinden olmayanları yok etme eğilimi göstermektedirler. Bu da dinin bütünleştirici olmasına karşın, onun fundamentalist yorumlarının ayrıştırıcı ve ötekileştirici olabileceğini göstermekledir.

Batı toplumunun algı yönetimi faaliyetlerinin etkisiyle her ne kadar radikalizm, köktencilik, fundamentalizm ve dini terör gibi kavramlar zihnimize Müslümanları ve Müslümanların çoğunlukla yaşadığı Ortadoğu coğrafyasını getirse de gerçek durum böyle değildir. Batı’nın yönlendirmelerinden kurtulup, Batı tarihine baktığımızda gerçeği görmemiz zor olmamaktadır. Avrupa’da yıllarca süren din (mezhep) savaşları, Haçlı Seferleri, Engizisyon Mahkemeleri, Cadı Avı gibi birçok olayın nedeni Hristiyan fundamentalizmidir.

Günümüzde de Batı’da çok sayıda fundamentalist grup faaliyetlerini sürdürmektedir. Bunların birçoğu ekonomik ve siyasi olarak çok güçlüler ve bulundukları ülkelerin politikalarına yön verebilecek durumdadırlar.

Araştırmamıza konu yaptığımız Evangeslistler de Amerikan politikasına yön verebilecek kadar güçlü bir Hristiyan fundamentalist dini cemaattir.

Evangelistler; kıyametin 2000’li yıllarda Ortadoğu’da çıkacak bir kaosun ardından kopacağına inandıkları için bu bölgede kargaşayı oluşturacak her türlü etkinliğe desteklemektedirler. Çünkü onlara göre; İsa Mesih’in gelmesi için Yahudilerin vaat edilmiş topraklara kavuşması ve Mescidi Aksanın yıkılıp yerine, eskiden var olan, Süleyman Mabedinin yeniden inşa edilmesi ve bu bölgede büyük bir kaosun meydana gelmesi gerekmektedir. Yine onlara göre; bu şartlar bir an önce sağlanır ve İsa Mesih dönerse Tanrının krallığı yeniden yeryüzünde kurulması çabuklaşmış olacaktır.

Sonuç olarak; Evangelislerin amaçları ile Yahudi Fundamentalistlerin amaçları bir biriyle örtüştüğü için bu iki grup iş birliği içindedir.

Fundamentalist Yahudiler Ortadoğu’da kendi inançlarının gereği olarak gerçekleştirmeye çalıştıkları faaliyetlerinde Evangelistlerin desteğini almaktadır. Fundamentalist Yahudilere ve Evagelist Hristiyanlara göre; İsa Mesih’in dönmesi ve krallığını kurması için Ortadoğu’nun İsa Mesih’in dönüşüne hazırlanması yani Fırat ve Dicle arasındaki çok geniş bir alanın burada yaşayan Müslümanlardan temizlenmesi gerekmektedir. Onun için Osmanlı’nın Orta Doğu’dan çekilmesiyle başlayan kaos, kan ve göz yaşı devam etmektedir. Her gün Suriye, Irak, Mısır ve Filistin başta olmak üzere Orta Doğu’da yüzlerce masum insan öldürülüyor. Bu duruma ABD’ fiilen başta İran olmak üzere bölgenin diğer ülkeleri de bazen fiilen bazen de sessiz kalarak destek olmaktadırlar. Bundan dolayı da Evangelist Hristiyanlar ve Fundamentalist Yahudiler kendilerince inanç haline getirdikleri kıyametin kopmasını hızlandırmak için İsa Mesih’in dönmesine ortam hazırlamaya, böylece tanrıyı kıyamete zorlamaya çalışmaktadırlar.

KAYNAKÇA

Adam, B. (2004). “Yahudiliğin Misyonerlik Anlayışı”, Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri, (ed. Ömer Faruk Harman). İstanbul: Ensar Neşriyat.

Adam, B. (2002). Yahudilik ve Hristiyanlık Açışından Diğer Dinler. İstanbul: Pınar Yayınları.

Adam, B. (2000). “Dinler Arası Diyalog”, Din Öğretiminde Yeni Yaklaşımlar. İstanbul: MEB Yayınları.

Aydın, M. (2011). Güncek Kültürde Temel Kavramlar. İstanbul. Açılım Kitap.

Bozkurt, N. (2004). “Mescid-i Aksa”, İslam Ansiklopedisi C.29. Ankara: TDVYayınları.

Buhl, F. (1988). “Kudüs”, İslam Ansiklopedisi C. 6. İstanbul: MEBYayınları.

Casanova, J. (1994). PublicReligion in the World. University of Chicago Press, Chicago.

Corm, G. (2008). 21. Yüzyılda Din Sorunu (çev. Şule Sönmez). İstanbul: İletişim Yayınları.

Erbaş, A. (2007). Hristiyanlıkta Reform ve Protestanlık Tarihi. İstanbul: İnsan Yayınları.

Garaudy, R. (2013). Siyonizm Dosyası (çev. Nezih Uzel). İstanbul: Pınar Yayınları.

Güngör, A.İ. (2005). Hristiyanlıkta Evanjelik Hareket. Ankara: Aziz Andaç Yayınları.

Hallsell, G. (2003). Tanrıyı Kıyamete Zorlamak, (çev. Mustafa Acar-Hüsnü Özmen). Ankara: Kim Yayınları.

Kabaağaç, S., Alova, E. (1995). Latince- Türkçe Sözlük. İstanbul: Sosyal Yayınları.

Kılıç, D. (2008). Ortadoğu’nun Dinî Jeopolitiği ve Günümüze Yansımaları Üzerine Bir Deneme. Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 13: 1.

Kriwaczek, P. (2007). Yahudi Medeniyeti, (ed. A. Belma Dehni). İstanbul: Pegasus Yayınları.

MacDonald, W. (2002). Kutsal Kitap Yorumu Yeni Antlaşma Serisi I-II, İstanbul: Yeni Avrasya Yayınları.

Macit, N. (2008). İmparatorluk Politikalarında Teo-Stratejiler ve Türkiye. Ankara: Fark Yayınları.

Özkan, A.R. (1998). Fundamentalist Hristiyanlık Yedinci Gün Adventizmi, Ankara: Seba Yayınları.

Öztürk M. (2003). Orta Doğu (Kavram-Jeopolitik ve Sosyo-Ekonomik Durum). Fırat Üniversitesi Orta Doğu Araştırmaları Dergisi C.1, S. 1. Elazığ.

Ruelland, J.G. (2004). Kutsal Savaşlar Tarihi, (çev. Teoman Tunçdoğan). İstanbul: İletişim Yayınları.

Shahak, I. (2004). Yahudi Tarihi Yahudi Dini, (çev. Ahmet Emin Dağ). İstanbul: Anka Yayınları.

Tanyu, H. (1980). “Süleyman Mabedi”, Türk Ansiklopedisi XXX. Ankara.

Terry, J.J. (2013). Orta Doğu’da Amerikan Dış Politikası (Çev. Selim Tezcan ve M. Akif Kireçci). Ankara: ASEM.

Vatandaş, A. (1997). Armagedon: Türkiye-İsrail Gizli Savaşı. İstanbul: Timaş Yayınları.

Vural, İ. (2003). Evanjelizm Beyaz Saray’ın Gizli Dini. İstanbul: Karakutu Yayınları.

1 Çankırı Karatekin Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Çankırı-TÜRKİYE
E-posta: ensarcetin@yandex.com





- - - - - - - - - - - - -
a45UyF587661
- - - - - - - - - - - - -

Gruba mesaj göndermek icin : ozgur-gundem@googlegroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : 0raj.p0yraz@neomailbox.net  /  oraj.poyraz@openmail.cc
Grup Sayfamiz : https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/
Arzu ederseniz bloğuma da göz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/
Eposta adresleri
(Derdiniz varsa buradan ulaşın.)
:
0raj.p0yraz@neomailbox.net
oraj.poyraz@openmail.cc


Askeri hastaneler yeniden açılıyor mu? GATA iddiası yeniden gündemde

*Askeri hastaneler yeniden açılıyor mu? GATA iddiası yeniden gündemde* Türkiye’de yıllardır tartışılan askeri hastaneler konusu yeniden gündeme geldi. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in /*“yoğun çalışma yürütülüyor”*/ açıklaması sonrası gözler yeniden *GATA* ve askeri sağlık sistemine çevrildi. *BU ARADA HABERDE SUNULAN GÖRSELE DİKKAT. BU BİR İLK. TÜRKİYE'DE İLK BEŞ YILDIZLI GENERAL===>* *28.05.2026 - 09:56* *2016* yılında Sağlık Bakanlığı’na devredilen askeri hastanelerin yeniden açılacağı yönündeki iddialar kamuoyunda yeniden tartışılmaya başladı. Özellikle sosyal medyada yayılan /*“askeri hastaneler geri dönüyor”*/ paylaşımları sonrası konu yeniden gündemin üst sıralarına çıktı*.S*on dönemde yapılan açıklamalar ve kulislere yansıyan bilgiler, askeri sağlık sisteminde yeni bir yapılanma ihtimalini yeniden gündeme taşıdı. *Bakan Güler’den dikkat çeken açıklama* Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, *TBMM* Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaptığı açıklamada askeri hastanelerin yeniden açılması için yoğun çalışma yürütüldüğünü söyledi*.G*üler’in özellikle askeri tabip ihtiyacına dikkat çektiği ve sağlık kapasitesinin güçlendirilmesi için hazırlık yapıldığını belirttiği aktarıldı. Altın fiyatlarında sert düşüş! *ABD*-İran gerilimi sonrası piyasalar hareketlendi Altın fiyatlarında sert düşüş! *ABD*-İran gerilimi sonrası piyasalar hareketlendi *GATA yeniden askeri hastane mi olacak?* Kulislerde en çok konuşulan başlıklardan biri de Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi oldu. Bazı haberlerde *GATA*’nın yeniden askeri hastane statüsüne alınabileceği ve Milli Savunma Bakanlığı’na devri için çalışmalar yapıldığı öne sürüldü*.İ*ddialara göre özellikle savaş cerrahisi, askeri travma yönetimi ve saha sağlık hizmetleri alanlarında yeni yapılanmalar değerlendiriliyor. *Askeri hastaneler neden kapatılmıştı?* *15* Temmuz *2016*’daki darbe girişiminin ardından Türkiye genelindeki askeri hastaneler Sağlık Bakanlığı’na devredilmişti. Bu süreçte: *GATA* dahil askeri sağlık kurumları sivilleştirildi Çok sayıda askeri doktor farklı kurumlara geçti Askeri sağlık sistemi yeniden yapılandırıldı “*/Türkiye NATO’da askeri hastanesi olmayan tek ülke”/ tartışması* Son dönemde hem siyaset hem sağlık çevrelerinde askeri hastaneler yeniden tartışma konusu oldu*.B*azı değerlendirmelerde Türkiye’nin *NATO* içinde askeri hastanesi bulunmayan tek büyük askeri güç olduğuna dikkat çekildi. - - - - - - - - - - - - - a45UyF587661 - - - - - - - - - - - - - */Gruba mesaj göndermek icin /* */: /* ozgur-gundem@googlegroups.com */Gruba uye olmak icin /* */: /* ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com */Grup kurucusuna yazmak icin /* */: /* 0raj.p0yraz@neomailbox.net <mailto:0raj.p0yraz@neomailbox.net>  / oraj.poyraz@openmail.cc <mailto:oraj.poyraz@openmail.cc> */Grup Sayfamiz /* */: /* https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/ */Arzu ederseniz bloğuma da göz atabilirsiniz /* */: /* http://orajpoyraz.blogspot.com/ Eposta adresleri (Derdiniz varsa buradan ulaşın.) : Oraj.Poyraz@erkin.cc 0raj.p0yraz@neomailbox.net oraj.poyraz@openmail.cc<mailto:HvLWPtIjJR8X@protonmail.com>

Haber Merkezi: Casusluk davası: ‘Kara Hücre’ nedir, Hüseyin Gün bu yapının neresindedir?


  1. Kısa, öz özet
    1. Davayı fener ve büyüteçle okumak
    2. Kara Hücre
    3. Ne yapıyor bu istihbarat yapılanması?
    4. O ‘çok gizli’ belgeleri kim kaleme aldı?
    5. Devlet için çalıştı mı, sülük gibi yapıştı mı?
    6. 'Aptal ve amatör' lobiciyle rekabet
    7. Savcılığa getirilince Kara Hücre unutuluyor
    8. Çok gizli yapılanma iddianamede öylesine zikrediliyor
    9. Savcılık, Kara Hücre belgeleri için ‘devlet belgesi’ diyor
    10. Bu mesele sorgulanmalı

Haber Merkezi: Casusluk davası: ‘Kara Hücre’ nedir, Hüseyin Gün bu yapının neresindedir?

2026-05-11T08:21:36.000+00:00

Casusluk davası”, bugün Silivri’de görülmeye başlanacak.

Merdan Yanardağ’ın 24 Ekim 2025’te gözaltına alındığı, üç gün sonra tutuklandığı soruşturma, davanın konusu. Yanardağ gözaltına alındığı ve daha ifadesinin bile alınmadığı gün, apar topar, savcılığın kime ait olduğunu bile belgelere doğru yansıtmadığı, hatta birden fazla şirket olduğunun ve hiçbirinde Merdan Yanardağ’ın sahiplik durumu olmadığının bile farkında olmadığı, ama AKP’nin desteğiyle dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in hukuksuz talimatı doğrultusunda TELE1’e çökülen olay, “casusluk davası” dediğimiz.

Diğer sanıklar CHP’nin tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İmamoğlu’nun danışmanı ve kampanya direktörü Necati Özkan ve tüm davanın merkezinde duran Hüseyin Gün.

Davanın iddianamesi 4 Şubat’ta çıktı. Ömür boyu silinmeyecek bir kara leke olduğundan, metnin altında Gürlek ekibinden kimlerin imzası olduğunu not düşelim: Başsavcı Vekili Can Tuncay, Savcı Yasin Erkal, Savcı Kayhan Çetin.

"Casusluk" davasının ilk duruşması Silivri’de görülmeye başlandı. Duruşmada yaşananlar tüm detaylarıyla haberimizde.

Kısa, öz özet

Kısaca hatırlatırsak, suçlama şöyle: 2019’da İmamoğlu’nun ilk turda kazandığı seçimler iptal olup ikinci tura gidilirken, Necati Özkan İBB’nin verilerini alıp internete yüklüyor, Hüseyin Gün bunları yabancı istihbarat servislerine gönderiyor, seçimlere 10 gün kala bunlar analiz edilip İmamoğlu’na tavsiyelerde bulunuluyor, böylece seçim kazanılıyor.

Ha, bir de, Yanardağ da Hüseyin Gün’ün “elemanı” olarak CHP’nin başındaki Kemal Kılıçdaroğlu’na 2023’teki seçim fiyaskosu sonrası televizyon programında “sorular sormak marifetiyle” CHP’yi ele geçirmeye teşebbüs ediyor.

Böyle, birbiriyle tamamen alakasız iki sözde olay, iddianamede de gayet normalmiş gibi, arada geçen 4 yılda ne olduğuna dair hiçbir şey söylenmeksizin birbirine bitiştiriliveriyor.

Çünkü bütün bu olay da, İBB davasına bitiştiriliverdi.

İBB ana iddianamesinde Hüseyin Gün, “İmamoğlu Suç Örgütü”nün en tepe 6 yöneticisinden biri ilan edildi.

Çünkü 19 Mart sonrasında “hırsızlık, yolsuzluk” iddiaları kamuoyundan yeterince destek bulamıyor, anketler İmamoğlu’nun ve yüzlerce kişinin tutukluğuna desteğin çok düşük olduğunu gösteriyor, hükümet ve “adalet” bir hal çare arıyordu. Önce polisin, sonra MİT’in kucağına düşen Hüseyin Gün vakası, savcılığın elinde İmamoğlu ve diğerlerine karşı “casusluk” suçlaması da yapılıp kamuoyunda galeyan ve hezeyan yaratma, böylece anketlerde halk desteğini bir nebze olsun artırmaya çalışma, o sırada da bir muhalif kanala el koyma fırsatı için malzeme sundu.

Davayı fener ve büyüteçle okumak

Dava bugün başlayacak. Önümüzdeki günlerde duruşmalarda birçok mesele ele alınacak, sorular sorulacak, savunmalar yapılacak, yanıtlar aranacak.

Biz soL’da bir yandan duruşmaları aktarırken, diğer yandan, tüm bu davanın şimdiye kadar hemen hiç üzerinde durulmamış veya doğru düzgün kavranamamış boyutlarını yazacağız.

Zira, İBB ana iddianamesi çıktıktan sonra ayrıntılı olarak yazdığımız üzere, yolsuzluklar başta şu veya bu suçların gerçek olup olmadığından bağımsız, bir siyasi operasyon olarak İBB davasının yumuşak karnı, Hüseyin Gün.

Yalnızca “casusluk davası” değil, İBB davasının da çökmesine neden olacak esas mesele, bu şahsın öyküsü ve savcılığın bu öyküyü nasıl ele aldığı.

Bugün başlayacak davanın iddianamesi Şubat ayında çıktıktan sonra yazdığımız üzere, Akın Gürlek’in (biraz da sayelerinde mükafatlandırılıp bakanlığa terfi ettiği) ekibinin Gün’e dair yarattığı anlatı öylesine tutarsız ve boşluklarla dolu ki, iddianamede özellikle kronoloji sunulmuyor. Neyin hangi tarihte olduğu anlaşılmasın isteniyor. Tam ne olduğu açıklanmayan birtakım olaylar ve çok sayıda isim zikrediliyor, çünkü iddianameyi okuyanlar konuyu kavrasınlar ve “Savcılık haklı” desinler hedeflenmiyor, bütün bu karmakarışık konuyu kavrayamasınlar ama casusluktan “internetin yeraltı dünyası darkweb”e, Mossad’dan CIA’ye, Suriye’den Orta Asya ülkelerine, İmamoğlu’ndan sayısız yabancının ismine boca edilen laflar karşısında “herhalde Savcılığın bir bildiği vardır” desinler hedefleniyor.

Bu yüzden, bu davada, biraz elimizde fener ve büyüteçle dolaşmamız, karanlıkta kalan kimi hususlara yakından bakmamız gerekiyor.

Çünkü bunlar yalnızca Savcılığın iddia ettiği casusluk suçuna dair değil, anketlere bakılırsa kamuoyunun önemli kısmının kâni olduğu “yargıyı siyasi operasyona alet etme” suçuna dair de çok şey anlatıyor.

Bu yazıda, gizemli bir istihbarat çalışması olması, üstelik Fethullahçılarla da ilgisi olması düşünülürse aslında “reytingi yüksek” olacağı kesin olmasına rağmen hemen hiç üzerinde durulmamış bir meseleyi ele alacağız.

Kara Hücre.

15 Temmuz’un niyeyse karanlıkta bırakılan ’gizemi’

Yandaş basında aylardır Hüseyin Gün’ün “FETÖ’yle ilişkide olduğu” yazılıyor. Çünkü iddianamede de böyle yazılıyor. Fakat Cemaat yapılanmasıyla birlikte ne yaptığına dair hiçbir somut bilgi verilmiyor. Bazen bir şeyler ima ediliyor, bazen görüşme bilgisi verilip tarih verilmiyor… Bazense somut bilgiler saklanıyor.

İnceleyeceğimiz konu açısından önemli bir bağlam sunduğu için, önceki yazımızdan uzunca bir alıntıyla hatırlatalım:

► İddianame, Hüseyin Gün hakkında “Fethullahçılarla iltisaklı” olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Mustafa Özcan gibi kimi Fethullahçı şebeke şefleriyle görüştüğünü belirtiyor ama tarih vermiyor, çünkü görüşmeler 2012 civarında, yani Cemaat’in hâlâ AKP’yle kol kola olduğu zamanlarda.

► Sonra, 15 Temmuz 2016, yani darbe gününü anlatıyor. Diyor ki, Hüseyin Gün o sabah 06.16 civarında Atatürk Havalimanı’na gidiyor, sonra sinyal Ankara’dan geliyor ama uçuşlarda kaydı yok, yani bir özel jetle Ankara’ya gidiyor, günü burada geçirip 16.00 civarında yine özel uçakla İstanbul’a dönüyor.

► Şüpheli mi? Evet.

► Peki ne yapıyor Hüseyin Gün 15 Temmuz günü Ankara’da? Sarsılmaz silah şirketinin patronu Latif Aral Aliş’le birlikte, şimdilerde Selçuk Bayraktar’ın Baykar şirketinin ortağı olan İtalyan silah şirketi Leonardo’yla toplantı yapıyor! Zaten ifadesinde anlatmış, tanıklar var, HTS kayıtları var. Ama iddianame tüm bunları göz ardı edip, ne Aliş’ten ne Leonardo’dan tek kelime bahsetmiyor, yine de tersi yönde bir “Fetöcü” gizemi yaratmak için kalkıp Hüseyin Gün’ün darbe günü Ankara’ya gidip gelmesini laf arasında geçiriveriyor.

Elinizde sanık var. Akın Gürlek’e göre “asrın davası” olan davanın en çarpıcı ayağının, casusluk suçlamasının baş aktörü. Gülencilerle iltisaklı olduğunu söylüyorsunuz. Adam kalkıp tam da 15 Temmuz darbe girişimi günü uçağa atlayıp Ankara’ya gidiyor, toplantılar yapıyor. Tespit ediyorsunuz, çok ciddiye alıyorsunuz, iddianameye koyuyor, “15 Temmuz’da özel uçakla Ankara’ya gitti, yaa, yaa” diyorsunuz.

Ama kimin uçağıyla gitti, orada kimle buluştu, nerede toplantı yaptı, toplantıda kimler vardı, konu neydi, bilmenize rağmen yazmıyorsunuz!

Önümüzdeki yazılarda da göstereceğiz: Hüseyin Gün’le ilgili Savcılığın yaptıkları ters tepecek ve ellerinde patlayacak. Duruşmalarda göreceğiz, bakalım bu Türkiye’nin siyasetini dizayn etmeye çalışan aşırı tehlikeli “ABD, İngiliz ve İsrail ajanı FETÖ’cü”nün 15 Temmuz günü toplantı yaptığı Latif Aral Aliş’in ve Leonardo şirketi yetkililerinin tanık olarak dinlenilmesi talep edilecek mi, edilirse mahkeme ne diyecek…

Kara Hücre

Şimdi işlerin esas karıştığı noktaya doğru geliyoruz.

Tutanaklara ve kanıtlara bakıldığında, 15 Temmuz’un ardından Hüseyin Gün’ün, iddianamede tersi aksettirilmesine rağmen Fethullahçılara karşı İngiltere ve ABD’de mücadele ettiği ve bu mücadeleyi de Türkiye devletiyle belirli bir uyum içinde verdiği anlaşılıyor.

Adım adım gidelim ve tarihleri verelim, çünkü iddianame ısrarla tarihleri söylemiyor.

2 Mart 2025’te, yani İmamoğlu operasyonu artık son aşamasındayken, Hüseyin Gün’ün merhum arkadaşı Seher Alaçam’ın oğlu Ümit Deniz Alaçam, 112’yi arıyor. “Hüseyin Gün casus” diyor. Dört gün sonra oğul Alaçam Emniyet’e gidiyor, anlatıyor, bu arada Hüseyin Gün’ün evindeki elektronik cihazları, not defterlerini falan da toplayıp teslim ediyor.

Üç buçuk ay sonra, 17 Haziran’da Hüseyin Gün hakkında yakalama kararı çıkartılıyor. Gün, 30 Haziran’da yakalanıyor.

3 Temmuz’da Emniyet’te ifade veriyor. Polis, Gün’ün önüne, Alaçam’ın teslim ettiği cihaz ve defterlerden çıkan fotoğraf ve belgeleri seriyor, sorular soruyor. 128 sayfalık ifadenin 34 ve 35’inci sayfalarında iki adet belge var. Biri, “ÇOK GİZLİ - HASSAS” ibareli ve “Kara Hücre (BC) Haftalık Operasyonel Raporu - 17 Haziran 2017-05 Mayıs 2017” başlığını taşıyor. Diğeri “İkinci Faz Listesi (Bilgi Notu - Hassas) - Haziran 2017” başlığını taşıyor.

Bu belgelerin, Kara Hücre (Black Cell - BC) isimli bir yapılanmaya ait olduğu, bu yapılanmanın da 15 Temmuz sonrası İngiltere ve ABD’de Gülen Cemaati’ne karşı Türkiye’nin tezlerini savunmak, Cemaat’in para kaynaklarını engellemek üzere iki ülkenin hükümetleri ve finansal kurumlarıyla görüşmeler yürütmek ve bunları Türkiye devletiyle koordinasyon içinde yapmak olduğu anlaşılıyor.

Ne yapıyor bu istihbarat yapılanması?

Ne var belgelerde?

Nisan- Mayıs tarihli olan, Kara Hücre’nin İngiltere’deki faaliyetlerine dair bir rapor. Buna göre bu yapılanma, Kraliçe’nin özel kalem müdürü Cristopher Geidt’le görüşüp Erdoğan’ın Londra’ya davet edilmesini istiyor, İngiliz Başbakanlık Ofisi’yle görüşüp hem yine ziyareti gündeme getiriyor hem de elektronik harp ve siber güvenlik alanlarında “Almanya’nın Türkiye’ye vermediği ürünleri Türkiye’ye vermeye” ikna ediyor, İngiliz devletinin Türkiye politikalarına dair rapor hazırlayıp Ankara’ya göndereceğini söylüyor, Gülencilere karşı hazırladığı bir raporu İngiltere’nin Vakıflar Komisyonu’na sunuyor ve bu ihbar mektubunun İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Ulusal Kriminal Ajansı ve İngiliz MASAK’ına da verilmesi için lobi faaliyeti yürütüyor.

Haziran tarihli olan raporda, önceki raporda bahsedilen ihbar mektubunun ilgili bakanlık ve kurumlara iletilmesinde İngiliz devletinin ikna edildiği belirtilip, “İngiliz mahkemeleri devreye sokulacak” deniliyor. Türkiye ve İngiltere’nin “terör karşıtı işbirliği” için mevcut protokollerin kullanılması tavsiye ediliyor, artı, “bu konuda Türkiye’nin resmi olarak İngiliz Dışişleri’ne göndermesi gereken (deliller dahil) mektup hazırlanmıştır ve SUBLIME’dan gerekli emir ve direktifleri bekliyoruz” diye not düşülüyor. Delillerin, Gülencilerin İngiltere’deki dernek ve vakıflarının aslında Türkiye karşıtı propaganda faaliyetinden ibaret kaldığının savunulması olduğu anlaşılıyor. Kara Hücre siber uzmanlarının Gülencilerin iç iletişim çemberine sızdığı belirtiliyor. Ayrıca Cemaat’in para akışına müdahale etmek için bir İngiliz bankasıyla görüşüldüğü ve bankanın ikna edildiği söyleniyor, bu arada, Türkiye’de MASAK’ın “şu aşamada kurum olarak FETÖ’den net olarak temizlenmiş olmadığı” not ediliyor.

O ‘çok gizli’ belgeleri kim kaleme aldı?

Şimdi bir es verelim ve bu belgelere dair kimi gözlem ve tespitleri dile getirelim.

Öncelikle, iki husustan dolayı, bu belgeleri bizzat Hüseyin Gün’ün yazdığı anlaşılıyor. İlki, belgelerde kullanılan “Sublime” ifadesi. “Yüce, ulu” anlamına gelen ve Türkiye kökenli resmi veya özel bir istihbarat grubunun hiçbir zaman kullanmayacağı bu sıfatı Hüseyin Gün, kendi kişisel yazışmalarında hep Erdoğan’ı kastederek kullanıyor. İkincisi, kendi mesleğimiz olan editörlükten gelen bir alışkanlıkla, bu iki belgedeki anlatım ve üslubun, ayrıca yazım hatalarının, Hüseyin Gün’e ait olduğu belirtilen, yıllara yayılmış diğer yazılarla uyumu gözümüze çarpıyor.

Hüseyin Gün, böyle bir faaliyetin parçası olabilecek niteliklere sahip biri mi? Evet. Eski MI6 Şefi Richard Moore gibi istihbarat ve diplomasi dünyasından çok sayıda isimle irtibatlı olması bir yana, bizzat Türkiye’deki iktidar Gün’ün bu nitelikte biri olduğunu düşünüyor. Zira AKP iktidarı, 2010’lu yılların ilk yarısında çeşitli vesilelerle Gün’den yardım istiyor. Zaten Hüseyin Gün’ün zengin olduğu ve İngiltere’deki Muhafazakar Parti’nin en büyük bağışçılarından biri olarak etkili bir isim olduğu biliniyor. Türkiye’den bir heyetin İngiltere’deki görüşmeleri için destek gerekiyor, Gün devreye sokuluyor. 17-25 Aralık sonrası “Fuat Avni” isimli sosyal medya hesabını kimin kullandığı bulunamayınca AKP’li Mehmet Sekmen Hüseyin Gün’den yardım istiyor, Gün gelip Türkiye’de Emniyet’te sunum yapıyor.

Devlet için çalıştı mı, sülük gibi yapıştı mı?

Öte yandan, başka bir gözlemde de bulunmak gerekiyor: Bu belgelerde yazılanların ne kadar gerçek olduğu da, içerikte muhatap olarak Türkiye devleti alınsa dahi devletin muhatap alıp almadığı ve ne ölçüde bir etkileşime girdiği de soru işareti. Örneğin, belgede Kara Hücre’nin Londra’yı “Erdoğan’ı 8 Haziran’daki genel seçimden sonra davet etmeye” ikna ettiği belirtilse de, o yıl öyle bir ziyaret olmadı. Erdoğan, Theresa May’in yanına bir yıl sonra, Mayıs 2018’de gitti.

Belki başka komplikasyon doğmuş, ikna olanlar fikir değiştirmiştir, kim bilir…

Belki de, Hüseyin Gün, Kara Hücre’nin faaliyetlerini epey bir ballandırarak anlatıyordur. Çünkü bu belgelerden Türkiye devletiyle yürüyen bir ilişki olduğu değil, aslında ilişki kurma arzusu olduğu anlaşılıyor. Gün, iş kapmak için kendisini ve geçmişini abartmayı seviyor. 2019 Ağustos-Eylül aylarında İBB’nin “süper uygulama” projesini almak için yaptığı sunum karşısında İBB çalışanlarının “atıp tutuyor” izlenimi edinmesi, bu seçeneği güçlendiriyor.

Belki Gün devletle istihbarat macerasına atılmak için bunca uğraşırken, tıpkı İBB’deki sunumundan sonra Necati Özkan’ın dediği gibi, devlette birileri de “sülük gibi yapıştı adam” demiş, bir an önce kurtulma çabasına girişmiştir, kim bilir…

Bir diğer tespit, tutanaktan Emniyet’in kaleminden çıkıyor. Emniyet sorgusunda bu belgelerle ilgili şu ifadeye yer veriliyor:

FETÖ/ PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca tanzim edildiği değerlendirilen ‘Hassas ve Çok Gizli’ olarak belirtilen belge/dokümanlara ilişkin fotoğraflar aşağıda gösterilmiştir.”

Kolluk, belgelerin devlete ait olduğunu varsayıyor. Not ediyoruz, aşağıda niye önemli olduğunu açacağız.

'Aptal ve amatör' lobiciyle rekabet

Son bir gözlemde daha bulunmamız gerek. Kara Hücre’nin gerçekliği, faaliyetleri ve ilişkilerine dair soru işaretlerini kaydetmiş olsak da, Gün’ün İngiltere ve ABD’de Gülencilerle mücadele konusunda o yıllarda belirli bir istikrar ve odaklanmayla çalıştığına dair başka veriler de var elimizde.

Tutanakta 53’üncü sayfadan itibaren, başlığı olmasa da yine Kara Hücre kapsamında tutulduğu anlaşılan bir diğer nota yer veriliyor. Bu not, Türk-Amerikan İş Konseyi Başkanı Ekim Alptekin’le ilgili.

Bizim hazırladığımız yazının boşa çıkmasına sebep olan Ekim Alptekin aptal ve amatörce kendi başına buyruk hareketinin ortaya çıkardığı Anti-Tayyip Anti-Türkiye yazı linklerin bazıları” şeklindeki berbat Türkçe ifadenin ardından Trump’ın askeri danışmanı olan ve Gülen konusunda Türkiye pozisyonunu savunan eski general Michael Flynn’in aslında bir Hollanda şirketinden para alarak AKP iktidarı için lobicilik yaptığını aktaran bir makalenin ve Flynn’in yazdığı Gülen karşıtı bir yazıyı eleştiren bir diğer makalenin bağlantıları veriliyor.

Belgede Flynn’in Türkiye’yi savunan makalesi için “bizim hazırladığımız” deniliyor ve Alptekin kendisini parlatmak uğruna Erdoğan’a ve devlete zarar vermekle suçlanıyor (yazım hataları belgeye ait):

► “Ekim Alptekin’in kendini Türkiye’de parlatması ve başarılı birşey yapmış gibi hareket etmesi etik olmamakla birlikte gerçeği yansıtmamaktadır. Hatta düpedüz yalan söylemektedir.

► Bizim yaptığımız işin kredisini Aydın Doğan medya vasıtasıyla Ekim Alptekin (Mehmet Ali Yalçındağ ile koordinasyon içinde) kendi kendini parlattı ama bizim hazırladığımız General’in yazısını çöpe attırtıkmakla kalmadı Sn. Cumhurbaşkanına ve devlete büyük zararı oldu. Kendi çıkarlarını devletin çıkarları öne koyup amatörce davranıp bizim operasyonu negatif şekilde etkiledi şimdi ise General Flynn’in yazdığı yazının kendisiyle alakası olmadığını söyledi.”

Gün’e ait denilen diğer notlar da incelendiğinde, şöyle bir siyasi kestirimde bulunabiliyoruz. Hüseyin Gün, Obama-Clinton hükümetine yakın olduğunu söylediği Alptekin’e hiç güvenmiyor ve bununla rekabet halinde, kendisiyse Trump hükümetini tutuyor ve burayla ilişkiler geliştirmeye çalışıyor.

Bu arada, ufak bir parantez açalım. Ekim Alptekin, tam o dönemde Flynn’e Türkiye devleti adına para verdiği suçlamasıyla yargılanıp mahkum oldu, geçen sonbaharda Trump’ın Flynn’e özel affıyla davadan kurtuldu. İlginç tesadüf, T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat tam da Casusluk Davası iddianamesinin çıkmasından dört gün sonra yayımlandı. Yazıyı uzatmamak pahasına girmeyelim, fakat tam da bu konuların konuşulduğu mülakat epey ilginç bilgi ve veriler içeriyor. Ama, maalesef, o sırada kimse gündeme getirmediği için, Alptekin’e Hüseyin Gün ve Kara Hücre meselesi sorulmuyor.

Savcılığa getirilince Kara Hücre unutuluyor

Hüseyin Gün’ün 3 Temmuz’da Emniyet’te verdiği ifadede, Kara Hücre’ye dair bunlar vardı. Gün, Emniyet ifadesinde pek konuşmadı, sorulara dair genelde bilgisi olmadığını veya kişileri tanımadığını söyledi.

Önceki yazımızda siyasi bağlamını ve diğer tetikleyen gelişmeleri anlattığımız üzere, Temmuz’daki ifadeden Merdan Yanardağ’ın gözaltına alındığı Ekim sonuna kadar MİT’ten alınan bilgilerle birlikte Gürlek ve ekibi yeni bir yola giriyor ve Gün’ü İmamoğlu’na bağlamaya karar veriyor.

Ekim ayındaki savcılık sorgusunda da, Gürlek ve ekibinin el altından yandaş basına sızdırdığı bilgi notlarında da Hüseyin Gün’ün “FETÖ iltisaklı” olduğu imaları yine tekrar ediliyor, fakat ne hikmetse, tam 262 sayfalık ifade tutanağında Kara Hücre’ye ve o “çok gizli ve hassas” belgelere dair tek bir soru sorulmuyor!

Elde sanık var, yabancı ülkelerin casusu deniliyor, üstüne Gülenci olduğu öne sürülüyor, ama adamın bizzat Cemaat konusunda yabancı devletlerle görüşmelerin içeriklerini gösteren “çok gizli” belgeleri sormaya lüzum görülmüyor.

Çok gizli yapılanma iddianamede öylesine zikrediliyor

Ve fakat, 4 Şubat’ta iddianame çıktığında ne gördük? Kara Hücre meselesi iddianameye alınmış, fakat sanki Hüseyin Gün’ün “Cemaat için faaliyet yürüttüğünün kanıtı” gibi anlatılmış!

İddianamenin 20 ve 21’inci sayfalarında yukarıda bahsettiğimiz iki belgeye yer veriliyor, ardından şu ifadeler kullanılıyor:

► “Black Cell (Kara Hücre) olarak belirtilen oluşumun Sublime ad/kod şahıstan alınan talimatlar doğrultusunda FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü faaliyetleri kapsamında çalışmalar gerçekleştirdiği, bu çalışmalar ile alakalı Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ülkeleri üst düzey yöneticileri ile görüşme gerçekleştirdikleri, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ülkelerinin Türkiye hakkındaki görüşleri hususunda istihbari bilgi topladıkları belirtilmekle, bahse konu belgelerin ‘Çok Gizli, Hassas’ olarak nitelendirildiği ve herhangi bir kişi yada kuruluşun ulaşamayacağı bilgi ve belgeler olduğunun tespit edildiği…”

Siyasi niyetler falan bir yana bırakılırsa, bu paragrafın altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir.

Bir, koca casusluk davası var, adam uluslararası ajan, “Sublime” diye birinden talimatlar alıyor, devletin savcısı zahmet edip kimdir bu “yüce” diye araştırmıyor, savcılığa çağırdığı adama sormuyor, bu kadar hassas bir bilgi umrunda bile olmuyor. Tabii, “Sublime”ın Erdoğan olduğu biliniyor, ama işte, maksat gerçekleri ortaya koymak değil bir anlatı yaratmak olunca, savcı gibi değil propagandacı gibi yazılıyor.

İki, “FETÖ faaliyetleri kapsamında çalışmalar” gibi yusyuvarlak bir ifade kullanılıp çalışmanın ne olduğu söylenmiyor, oysa bütün içerikle Cemaat’le mücadeleyi anlatıyor, Savcılar olur da soran olursa “o kapsamda işte, örgüt faaliyeti demedik ki” diye işin içinden çıkıvermenin yolunu yapıyor.

Üç, belgeler için “çok gizli, hassas olarak nitelendirildikleri” deniliyor, öyle sıradan kişinin de ulaşamayacağı vurgulanıyor, ama doğrudan devletin güvenliğiyle alakalı bu belgelerin kaynağı nedir, nasıl ulaşılmıştır, “çok gizli” olarak niteleyen kimdir, zahmet edilip araştırılmıyor.

Savcılık, Kara Hücre belgeleri için ‘devlet belgesi’ diyor

Ve, dört. İddianamede, Emniyet’teki sorgu sırasında kullanılan ve yukarıda not ettiğimiz ifade aynen kayda geçiriliyor:

► Şüpheliden ele geçirilen Mac book air 2018 etiketli usb bellek üzerinde gerçekleştirilen incelemelerde;?FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca tanzim edildiği değerlendirilen "Hassas ve Çok Gizli" olarak belirtilen belge/dökümanlara ilişkin fotoğraflar bulunduğunun tespit edildiği…

Şimdi…

Emniyet’teki ilk sorgu sırasında kolluk, tepesinde “çok gizli” yazdığı için belgenin “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edildiği” değerlendirmesinde bulunabilir. Fakat Temmuz’dan Ekim’e kadar Savcılık, bu dosyadaki hususlara dair doğrudan MİT’ten bilgi alıyor. Dolayısıyla, bu belgelerin de devlete ait olup olmadığını sorduğunu varsaymak gerekiyor.

Sonuçta, Savcılık, “Kara Hücre” denilen yapılanmaya ait olan ve dikkatli bir okurun daha ilk bakışta Hüseyin Gün tarafından kaleme alındığı anlaşılan belgeleri, “asrın davası” kapsamındaki bu müthiş ciddi araştırma sonucu kaleme aldığı iddianamede “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edilen” olarak kayda geçirmiş durumda.

Bu mesele sorgulanmalı

Artık yalnızca duruşmalarda da değil, doğrudan Meclis’te bu yapılanmanın aslının astarının sorgulanması gerekiyor.

Savcılık “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edilen” dediğine göre, Hüseyin Gün ve Kara Hücre’nin bir “devlet yapılanması” olduğu sonucunun çıkması göz önünde bulundurularak, temel suçlamalardan birinin “FETÖ’yle iltisak” olduğu davada, Gün’ün ve Kara Hücre’nin “FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü faaliyetleri kapsamındaki çalışmaları”nın ne olduğunun gündeme getirilmesi gerekiyor.

Yanıt alınacağı için değil, yanıt bulunacağı için…

Savcılık, herhalde, duymazdan gelecektir.

Aslında “Yahu kardeşim, iddianamenin bir kısmını yapay zekaya hazırlattık zaten, ibareyi kaldırmayı unuttuğumuz için de yakalandık biliyorsunuz, aceleye geldi, o ifadeyi Emniyet tutanağından aynen kopyalayıvermişiz işte” diye çok güçlü bir savunma yapabilir.

Ama bu defa, bir kez daha, bu iddianamenin altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir.

Elbette bu olmayacak.

Çünkü, karşımızdaki iddianame “mesleki” değil, siyasi.

Ve birdenbire kucaklarında buldukları Hüseyin Gün’ü tüm bu operasyona yamama çabaları, davanın temelden çökmesindeki en kritik unsurlardan biri olacak.

https:// haber.sol.org.tr/haber/casusluk-davasi-kara-hucre-nedir- huseyin-gun-bu-yapinin-neresindedir-409399


- - - - - - - - - - - - -
a45UyF587661
- - - - - - - - - - - - -

Gruba mesaj göndermek icin : ozgur-gundem@googlegroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : 0raj.p0yraz@neomailbox.net  /  oraj.poyraz@openmail.cc
Grup Sayfamiz : https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/
Arzu ederseniz bloğuma da göz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/
Eposta adresleri
(Derdiniz varsa buradan ulaşın.)
:
Oraj.Poyraz@erkin.cc
0raj.p0yraz@neomailbox.net
oraj.poyraz@openmail.cc