29 Aralık 2017 Cuma

ERDOĞAN'IN ESKİ YOL ARKADAŞINDAN BOMBA AÇIKLAMALAR : "HAPSE GİRMESİ DÜZMECEYDİ."



ERDOĞAN'IN ESKİ YOL ARKADAŞINDAN BOMBA AÇIKLAMALAR : "HAPSE GİRMESİ DÜZMECEYDİ."

Satır içi resim 1

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın 1984 yılından Refah Partisi'nin 1998 yılında kapatılmasına kadar yardımcılığını yapan Saadet Partisi İdare Kurulu üyesi ve Milli Gazete yazarı Ekrem Şama Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde Başbakan olması için fon toplandığını söyledi. Erdoğan'ın hapse girmesinin 'düzmece' olduğuna değinen Şama AKP kuruluşunda ABD'nin parmağının olduğunu ima etti.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın 1984 yılından Refah Partisi'nin 1998 yılında kapatılmasına kadar yardımcılığını yapan Saadet Partisi İdare Kurulu üyesi ve Milli Gazete yazarı Ekrem Şama Erdoğan'ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı döneminde Başbakan olması için fon toplandığını söyledi. Erdoğan'ın hapse girmesinin 'düzmece' olduğuna değinen Şama Bülent Arınç ve Abdullah Gül için ise "Ettiklerini buluyorlar" ifadelerini kullandı.

Özgür Düşünce gazetesinden Hüseyin Keleş'in sorularını yanıtlayan Ekrem Şama'nın sözleri şöyle:

srail'le anlaşma epeyce ses getirdi. Genelde o ses geçmişteki sözlere bakılarak olumsuz oldu. Şaşırdınız mı böyle bir mutabakata?

Hayır şaşırmadım. Çünkü Milli Görüş'ü bölmek istedikleri zaman bunu bölebilecek bir adam aradılar. Aradıkları adam Tayyip Erdoğan'dır. Görüşmeler oldu anlaşmalar oldu kendi aralarında. Sonrasında cesaret madalyaları ABD'ye gitmeler Yahudi Lobisi ile içli dışlı olmalar… Yani bir mutabakata varıldı. 3 maddesi vardı. Bunlar 'İsrail'in menfaatinin önündeki engellerin kaldırılması ABD'nin Ortadoğu'da yapacağı operasyonlara yardımcı olmak ve İslam'ı sivri yönlerini törpüleyerek yeniden yorumlamak. ' Bu 3 madde üzerine 14 yıldır çalışılıyor. Tabii ki arada Yahudi'ye Siyonist'e BM'ye vuracak ama arkada hiçbir zaman onların menfaatine aykırı bir şey yapmayacak. Artık bir yere bağlamak lazımdı bunu ve gittiler anlaşmayı yaptılar. Bu anlaşmayı da Filistinlileri alet ederek yaptılar. Neydi alet ettikleri şey. Bir santral kurulacak bir hastane yapılacak birkaç gemi de malzeme gönderecek hepsi bundan ibaret. Arkada derin menfaatler var.

"One minute'i kapıda tamir etti"

-14 yıllık bir süreçten bahsettiniz. Bu süreçteki One Minute'i nasıl değerlendirmek lazım?

Ben Tayyip Erdoğan'ı en iyi tanıyan insanım. 17 yıl bizzat yardımcılığını yaptım mali işlerini yürüttüm. Çok fevri hareketleri olabilecek bir insan. Orada da sinirlerine hâkim olamayarak ani bir çıkış yaptı. Ama hemen kapıya çıkar çıkmaz 'Sözlerim sadece moderatöredir' dedi. Zaten çıkarken ona dediler ki 'Ne yaptın bunu tamir etmen lazım. ' O da onu tamir etti ama yandaş medya bunu kamufle ederek One Minute'i büyük bir kahramanlık olarak sundular.

"16-17 yıl yardımcılığını yaptım"

-'Erdoğan'ı en iyi tanıyan benim' dediniz. Hangi yıllar arasında beraber çalıştınız?

1984'te İstanbul il teşkilatı kurulmasından itibaren onun mali işler yardımcısı oldum. Refah Partisi kapatılana kadar… 16-17 senedir. Bu süreçte hem belediyede hem teşkilatta beraber çalıştık.

srail'le anlaşmanın ekonomiye getirisinin büyük olacağı söyleniyor?

60 küsur İslam ülkesi var. Bunlarla ekonomi konunda irtibatların geliştirildiğini düşünün; D8'nin D16 D32 olduğunu düşünün… Oradaki ekonomik menfaatlerin yanında İsrail'inki devede kulak kalır. Bu tamamen İsrail'le ilişkileri normalleştirme ve geliştirmenin bir perdesi ve kandırmacasıdır.

"Acaba İHH için derin bağlantı mı kuruldu?"

-İHH'ya 'Bana mı sordunuz' dedi Erdoğan. Bunu nasıl okumak gerek?

Acaba alttan derin bir bağlantı mı kuruldu? Bülent Yıldırım daha sonra bir özür diledi çünkü. Şüphelerim var alttan bir bağlantıyla al gülüm ver gülüm mü yapıldı? İHH olarak söylüyorum Bülent'in kendisine böyle bir şey yükleyemem.

-Erdoğan 3 yıl önce 'Biz izin verdik' demişti Mavi Marmara için?

En iyi ben tanıdığıma göre bu kurgulanmamış ani bir refleksti. Büyük bir gaf yaptı. Şimdi de bunu kamufle etmenin yıllarını arayacaktır. Tıpkı İsrail'e One Minute dediğindeki gibi…

"AK Parti 14 yıldır İsrail meselesinde ikili oynuyor"

-Vekillerin son anda inmesi meselesi var?

O gemide çok yakın tanıdıklarım hatta akrabalarım da vardı. Abdurrahman Dilipak da bunu söyledi zaten gemide bulunanların listesinin İsrail'e verilmiş olduğu sonradan ortaya çıktı. AK Parti milletvekillerinin gemiye binmişken indikleri ifade edildi. AK Parti ikili oynadı. Gemiye çok önem veriyormuş gibi göründü ama arkadan da istihbaratını öbür tarafa sağladı. Zaten 14 yıldır ikili oynuyor. Millete kendini İsrail düşmanı olarak lanse ediyor ama arkadan İsrail'le ilişkilerin gelişmesi için İsrail'in dünya üzerindeki milletler arasındaki platforma çıkabilmesi kapıları açtı; daha da açacak.

"Türk ordusu İsrailli komutanın emrine girecek"

Hep beraber göreceğiz İsrail NATO'ya tam üye olacak. Üyelikten sonra bir İsrailli NATO'ya genel sekreter olacak. Türk ordusu da NATO'ya bağlı bir ordu olduğuna göre İsrailli komutanın emrine girmiş olacak. Bütün bunlar sürpriz değil Erbakan Hocamız söyledi zaten.

-Erbakan sağlığında AK Parti'yi İsrail meselesinden dolayı çok sert eleştirdi. Haklı mı çıktı?


EKREM ŞAMA

Elbette haklı çıktı. Olayları çok iyi bir şekilde tahmin ediyordu. 'AK Parti'ye verilen oylar İsrail'e verilmiş sayılır' demişti.

"Erdoğan 28 Şubat'tan birkaç gün sonra Hoca'nın aleyhinde konuşmaya başladı"

-Hoca ile Erdoğan arasındaki ilk kırılma ne zaman yaşandı?

Bizzat gördüğüm bir olay var. 28 Şubat'tan birkaç gün sonra o kırılmanın olduğunu dehşetle gördüm. Erdoğan başladı Erbakan'ın aleyhine konuşmaya. 'MGK'da önüne konulan belgeleri imzaladı ve imam hatip okullarının kapatılmasını imzaladı' diye feveran etmeye başladı. Hâlbuki o zaman 18 madde daha açıklanmamış ve neyin ne olduğu belli değildi. Ben de o anda anladım ki kazan kaldıracak ve ayrılık hareketine başlayacak.

"Zenginler emekli askerler ve yabancı plakalar tarafından kuşatıldı"

-Kim haberdar etti peki bu maddelerden?

Ben İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde Erdoğan'la beraber görev yapıyordum. Plan Bütçe Komisyonu'nda belediyenin bütçesini yöneten kişiydim. Orada Tayyip Erdoğan'ın gittikçe değiştiğini gözlemledim. Etrafında hep Milli Görüşçüler İstanbul il teşkilatı Ankara'dan gelen teşkilat üyeleri olurdu. Ama yavaş yavaş bunları ayıklamaya başladığını etrafının önce zenginler tarafından arkasından şöhretliler tarafından arkasından emekli askerler tarafından arkasından yabancı plakalı şahıslar tarafından kuşatılmış olduğunu gördük. Bunlar 28 Şubat öncesidir. Demek ki birtakım temaslar oldu ve mutabakatlar yapıldı ki 28 Şubat'ın hemen arkasından demin dediğim tablo ortaya çıkmaya başladı.

"Her an yanında olan bizler randevuyla görüşür olduk"

-Uyarılarda bulunmadınız mı?

Bizim o zamanlar Tayyip Bey'le görüşmelerimiz ancak randevu ile oluyordu. Her an görüştüğümüz Tayyip Bey'le ancak randevu ile görüşebiliyorduk. Görüşmeleri de çok kısa tutuyordu. Bizi uzaklaştırdı ve bu yüzden kendisini ikaz etme şansımız kalmadı.

"Cezaevi süreci düzmeceydi"

-Peki Erdoğan'ın MGK kararları üzerinden Erbakan'a yaptığı eleştirilerin haklılık payı yok muydu?

18 madde henüz açıklanmamıştı. Tayyip Bey nereden biliyordu bilemiyorum. Tayyip Bey o zaman MKYK üyesiydi. Ne demek bu? Ankara'da Refah Partisi'ni yöneten kuruldadır. Erbakan Hoca o kurulda 'Böyle bir şey yok' diye anlatmasına rağmen o toplantıdan çıktıktan sonra sağda solda 'Erbakan bunu imzaladı' diye konuşmalar yapmak bir art niyetin göstergesiydi. Daha sonra açıklandı ki Erbakan Hoca böyle bir şeye imza atmamış. Ben bir toplantıda şahit oldum. 28 Şubat'ın üzerinden 15 gün falan geçmişti. Balat'ta bir toplantıda Erdoğan Erbakan'a atmaya başladı. Ben de seyirciler arasındaydım ve ayağa fırladım. 'Başkan başkan Erbakan Hoca aleyhine neden atıyorsun' dedim. O da 'Sen bilmiyorsun Ekrem Bey neler oldu neler oldu' diye cevap verdi. Ben de sinirlendim kapıyı vurarak çıktım. Ondan sonra her toplantıda Erbakan Hoca'nın aleyhinde ata ata parti kapatıldı öncesinde cezaevine girdi. O cezaevinin de düzmece olduğu ortaya çıktı.

-Nasıl yani neden düzmece olsun ki?

Ben gittim ziyaretine. Orada krallar gibiydi. Görüşme odası ayrı kabul odası ayrı istirahat odası ayrı… Hapishanede böyle bir şey olabilir mi?

"Ziyarette ABD temsilcileri vardı"

-Neler konuştunuz ziyaretinizde?

Balat'taki o toplantıdan sonra toplantılarına gitmediğim için bize biraz asık surat davrandı. Pek özel bir şey konuşmadık. Halbuki uzun uzun konuştuğu ziyaretçilerinin olduğunu sonradan duyduk ki ABD'nin temsilcilerinin bunlardan birisidir. Neler konuşuldu neler planlandı?

"Hoca Tayyip Bey'i aday yapmamak için çok direndi"

-2 sene önceki bir yazınızda 1993'te dönemin Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak'ın Erdoğan'la yaşadığı diyaloğu köşenize taşıdınız. O diyaloğa göre Erdoğan Koçak'a "Erbakan Hoca seni dinliyor söyle de hoca bu işi yapamıyor bana bıraksın!" diyor. Peki Erbakan bu niyeti bilmesine rağmen neden Erdoğan'ı 1994'te aday gösterdi?

O adaylık sürecinde çok sorunlar yaşandı. Biz İstanbul ve bütün Türkiye teşkilatları olarak Tayyip Bey'in üstünde ısrar ettik. Bilmiyorduk biz altyapıyı; hoca biliyormuş. Çok ısrar ettik. Hatta otobüslerle genel merkeze gittik baskı yapmak için. Hoca ısrarla 'Tayyip Bey'i yapmayacağım' dedi. Bir bildiği varmış ama biz o zaman 'Herhalde bu adam bunadı İstanbul'u kazanacak adamı reddediyor' diyorduk. Hâlbuki o partiyi ve Milli Görüş'ü kurtarmaya çalışıyormuş. Baskılardan bunaldı sonunda ve 'Tamam olsun' dedi. Belki düzelir diye düşünmüş olabilir. Biz pişman olduk Tayyip Bey üzerinde ısrar ettiğimiz için.

"Hoca AK Parti kurulmadan önce Erdoğan'a 3 saat nasihat etti"

-AK Parti kurulurken Erbakan'la hiç konuşuldu mu?

AK Parti ile ayrılık hareketine girildiği zaman Erbakan Hoca Tayyip Erdoğan'a tam 3 saat nasihat etmiştir. Bu işin ayrılık ve tefrika olduğunu anlatmıştır. Osman Nuri Önügören diyor ki 'Ağzını açıp bir kez dahi cevap vermedi. ' Bu toplantıda Emin Saraç Hoca da bulunmuş. Ayrıca Erbakan bu ayrılığa karar verdiği zaman Tayyip Erdoğan'a birçok hocayı ilim adamı gönderdi. 'Siyonistlerin çok uzun planları olduğunu ve bu planlar içinde kendisine yazık edeceğini. İki dünyasının kararacağını' hep nasihat etti. Ama bu nasihatler hiç dinlenmedi ve AK Parti kuruldu.

"Kurtulmuş neyin aleyhine konuştuysa o konu kendisine bağlandı"

-Numan Kurtulmuş'u da yakından tanırsınız. Erbakan'ın yanındayken HAS Parti'yi kurdu sonra AK Parti'ye geçti. Neler söylemek istersiniz?

Numan Kurtulmuş 'Ben AK Parti'ye gireceğim partiyi ele geçireceğim ve Tayyip Erdoğan'dan sonra nöbet bana geçecek' diye düşünerek partiye girdi. Elbette birtakım cazibeler ortaya konulmuştu. Numan Kurtulmuş'un ne kadar aleyhte konuştuğu konu varsa o konuları ona bağladılar hükümet içinde. Mesela medeniyetler ittifakı ve ılımlı İslam üzerine çok şeyler söylemişti. Ama AK Parti'ye girince medeniyetler ittifakının yürütülmesini ona verdiler. 'Leşi öldürene sürükletirler' derler ya.

-AK Parti ile Milli Görüş arasında bir bağ var mı?

Bizim tespit ettğimiz bir bağ yok. Ancak bunların 'Biz de Erbakan'ın yolundayız biz de Milli Görüşçüyüz' demelerinin dışında bir bağ yok. Bu da bağ sayılmaz. Çünkü Erbakan'ın yolunda olduklarını söylüyorlar ama yönleri hep İsrail'e…

"Gül ve Arınç ettiklerini buluyor"

-Abdullah Gül ve Bülent Arınç önce sizden koptu sonra da AK Parti'den dışlandı. Nasıl bakıyorsunuz iki isimle ilgili bu sürece?

Men Dakka Dukka yani kim ne yapıyorsa kendisine de aynı şey yapılır. Milli Görüş'ü bölme ve Erbakan Hoca'nın önünü kesme konusunda Arınç ve Gül başroldeydi. Ne oldu Dakka yaptılar duka çıktı. Menfaat çatışması vardı. 'Ben yöneteceğim sen yöneteceksin' çatışması vardı. Dolaysıyla sadece Arınç ya da Gül değil bugün etrafında kim varsa düzen devam ettikçe onlar da bir gün kapıya konulacaktır.

"Bizim de yanlışlarımız vardır"

-Milli Görüş'ün hiç mi yanlışı yok son 20-25 yıl içinde?

Elbette hatalarımız olmuştur elbette dil sürçmelerimiz olmuştur yapmamamız gereken şeyler yapmışızdır. Ama çok bariz bir hatamızı da göremiyoruz. HAS Parti ayırımı arkasından mali kaynaklarımızın ele geçirilmesi arkasından başka hususları öne çıkararak bizi bölmeye çalışmaları bizi gittikçe küçülmüş göstermektedir ama bugün Türkiye'de hatta dünyada en güçlü siyasi hareket Milli Görüş'tür.

"Geleceğin başbakanına fon oluşturuyoruz' denerek bağış toplandı"

-Bu belediyelerdeki ihale ve ihaleden alınan komisyonlar hep konuşuldu. Birçok iddia ortaya atıldı. Sizin şahit olduğunuz şeyler var mı?

O dönemde yani Erdoğan'ın belediye başkanlığı döneminde belediye içinde birkaç arkadaşımız 'Geleceğin başbakanına fon oluşturuyoruz' diye bağış toplandıklarını bizzat kulaklarımla duydum. Gönüllü müdür zorunlu mudur bilmiyorum. Bunu söylerken isimler de var aklımda. Ama nasıl uyguladılar ve nelerden fon oluşturdular bilemiyorum.

YURT GAZETESİ

https://www.gercekgundem.com/erdoganin-hapse-girmesi-duzmeceydi-219401h.htm


a45UyF587661-171230004907 Oraj Poyraz At Neomailbox 0raj.p0yraz@neomailbox.net
2017/12/30  03:30 2  65  AtaturkMilliyetcileri@googlegroups.com

 


SİNAN MEYDAN: KUDÜS BÖYLE DÜŞTÜ



SİNAN MEYDAN: KUDÜS BÖYLE DÜŞTÜ

"Filistin ve Suriye'yi böyle acı bir keşmekeş halinde bırakmaktan doğan hüzün ve elem tesiriyle hüngür hüngür ağlayarak 12 Aralık 1917'de İstanbul'a hareket ettim. Yine tekrar ediyorum ki Kudüs'ün düşmesinin sorumluluğu tamamen Falkenhayn Paşa'ya aittir. " (Cemal Paşa) /

Tam yüz yıl önce bugün 11 Aralık 1917'de İngiliz General Edmund Allenby resmi bir törenle Kudüs 'e girdi. Kudüs'ün düşmesinden tam yüz yıl sonra Aralık 2017'de ABD Başkanı D. Trump Kudüs'ü İsrail'in başkenti ilan etti. Dün Kudüs'ün düşüşü İsrail'in kuruluşu; bugün Kudüs'ün İsrail'in başkenti ilan edilmesi hep emperyalist destekle oldu. Nasıl mı? En iyisi her şeyi en başından anlatayım. Şimdi sizleri tam yüz yıl önce bugüne 11 Aralık 1917 'ye Kudüs 'e götüreceğim…

11 Aralık 1917 General E. Allenby Kudüs'e giriyor…

İNGİLİZLERİN KUDÜS'E GİRİŞİ

40 gün devam eden muharebeler sonunda 9 Aralık 1917 'de Kudüs düştü. 11 Aralık 1917'de İngiliz General Allenby Kudüs'e girdi. Allenby Kudüs'e kadar otomobille geldi. Yafa kapısında İngiliz Fransız İtalyan İskoç İrlanda Galler Avustralya-Yeni Zelanda onur kıtaları tarafından karışandı. Allenby' in 150 kişiye yakın tören alayı bir trompet eşliğinde kapıdan geçip Davut Kalesi basamaklarında durdu. Şehrin ileri gelenleri de oradaydı. Daha sonra İngilizce Fransızca İtalyanca Arapça İbranice Yunanca ve Rusça olarak Allenby'in beyannamesi okundu. Kudüs'ün duvarlarına asılan bu beyannamede şehirde sıkıyönetim ilan edildiği ve üç dine ait mabetlerin korunacağı belirtiliyordu. Peki ama 11 Aralık 1917'ye nasıl gelindi? Kudüs nasıl kaybedildi


General Edmund Allenby

GAZZE MUHAREBELERİ 1. Dünya Savaşı başladığında Almanya ile Osmanlı arasında 2 Ağustos 1914'te bir ittifak antlaşması imzalandı. 10 Ağustos 1914'te Alman Genelkurmay Başkanı von Moltke Enver Paşa'ya gönderdiği bir yazıda Osmanlı 'nın üzerine mümkün olduğu kadar çok Rus ve İngiliz kuvveti çekerek Almanya 'nın ve Avusturya 'nın yükünü hafifletmesini istedi. (Kress Von Kressenstein Türklerle Beraber Süveyş Kanalı'na s.13). Almanlar açıkça Türkleri kullanmak istiyorlardı ve kullanacaklardı da. Ağustos 1916'da Osmanlı'nın İkinci Kanal Seferi başarısız oldu. İngilizler 26 Mart 1917'de Gazze' de Türk cephesine saldırdılar. Amaçları Osmanlı'yı Mısır 'dan ve Süveyş 'ten uzaklaştırmaktı. İngiliz kuvvetleri 45-50 bin kişi Türk kuvvetleri ise 18 bin kişiydi. Buna rağmen İngilizler I. Gazze Muharebesi 'ni kaybedip geri çekildiler. İngilizler 17 Nisan 1917'de bir kere daha Gazze 'de saldırıya geçtiler. Bu seferki amaçları doğrudan Kudüs'ü ele geçirmekti. Bu sefer İngiliz kuvvetleri 50 bin Türk kuvvetleri ise 30 bin kişi civarındaydı. Ancak İngilizler II. Gazze Muharebesi'ni de kaybettiler. (Yusuf Hikmet Bayur Türk İnkılap Tarihi C. III Kısım 3 s. 355 356). Havaların ısınmasıyla Filistin'deki İngiliz-Osmanlı muharebelerine birkaç ay ara verildi.

BAĞDAT'IN KAYBI

Gazze Muharebelerinden önce 11 Mart 1917'de Bağdat İngilizlerin eline geçti. Enver Paşa'nın Irak'taki kuvvetlerin önemli bir bölümünü İran'a göndermesi Irak cephesini zayıflattı. İngilizlere karşı 29 Nisan 1916'da Kut Zaferi 'ni kazanan Halil (Kut) Paşa bu kararı veren Enver Paşa 'yı şöyle eleştiriyor: "Bağdat önünde ve 100 km. kadar güneyde (100.000 kişilik) bir kuvvet hazırlayan bir düşman karşısında ordusunun yarısı demek olan bir kolorduyu çekip 600 km. mesafedeki Hamedan'ın işgaline gitmek kadar fahiş bir hatayı tarihte hiçbir kumandan yapmamıştır. " Halil Paşa Irak'ta 100.000 kişilik İngiliz ordusunun karşısında 12.000 kişilik bir kuvvetimizin kaldığını yazıyor. Buna rağmen İngilizler saldırıya geçtiklerinde 3 aydan fazla dayandığımızı belirterek şöyle diyor: "İran'da hedefsiz ve amaçsız kalan 13. Kolordumuz (Irak'ta) elimizde kalsaydı demek ki pekala dayanabilecektik. " (Bitmeyen Savaşta Kut'ül Amare Halil Paşa'nın Hatıraları s.

Enver Paşa

BAĞDAT HAYALİ

Enver Paşa Bağdat'ı geri almak için müttefik Almanlardan yardım istedi. Almanlar bu isteği hemen kabul ettiler. Alman Genelkurmay Kurmay Başkanı Ludendorff şöyle diyor: "Az sayıda Alman taburlarıyla belki önemli Türk kuvvetlerini yeniden savaşa sokabilir ve İngilizleri Irak'ta daha büyük kuvvetler bulundurmak zorunda bırakabilirdik. " (Bayur age s. 367). Enver Paşa tamamen Almanların kontrolünde bir Yıldırım Orduları Grubu kurdu. Komutanlar ve kurmayların çoğu Alman subaylardan oluşacaktı. Öyle ki karargahta 65 Alman ve 9 Türk subayı vardı. (Bayur age s. 370-375). General von Falkenhayn 'ın komutasındaki Yıldırım Orduları; Irak'ta Halil Paşa 'nın komutasındaki 6. Ordu Halep'te Mustafa Kemal Paşa 'nın komutasındaki 7. Ordu ve daha sonra Filistin cephesinde von Kres Paşa 'nın komutasındaki 8. Ordu 'dan oluşuyordu. Enver Paşa eldeki tüm bu kuvvetlerle Bağdat'a yürümeyi düşünüyordu.

HALEP TOPLANTISI

27 Haziran 1917'de Bağdat'a yürüme işini görüşmek için Enver İzzet Cemal Halil ve Mustafa Kemal paşalar Halep 'te toplandılar. Mustafa Kemal Paşa ve Cemal Paşa Bağdat harekatından vazgeçilmesini ve Filistin'de savunmada kalınmasını istediler. Ancak Enver Paşa Alman generaline ve Alman yardımına güvendiğini belirterek "Bu harekattan vazgeçmenin imkanı yoktur" dedi. (Cemal Paşa Hatıralar haz. Alpay Kabacalı s. 214) Falkenhayn da önce Bağdat'a saldırmak istiyordu. Ama cepheyi görünce bu düşüncesinden vazgeçti. Tüm birliklerin kendi emrinde Filistin'e taşınmasını ve Bağdat 'a değil Filistin 'e taarruz edilmesini önerdi. Halep toplantısı sonunda Enver Paşa Yıldırım Orduları'ndan sadece bir tümeni Filistin'e göndermekle yetindi. Böylece büyük bir kuvveti boşu boşuna iki ay Halep 'te bekletti. (Bayur age s. 417-421)

CEMAL PAŞA'NIN İTİRAZLARI

Cemal Paşa Bağdat harekatında direten Enver Paşa 'yı çok ağır biçimde eleştiriyordu. Aralık 1914'teki Sarıkamış taarruzunun Kafkas ordumuzu mahvettiğini böylece Erzurum 'un Ruslara kaptırıldığını sonradan Rusların Sivas ve Erzincan arasına kadar ilerlediğini belirtiyor. Kut'ül Amare'deki zaferimizden sonra Irak ordusunun bir kısmının İran 'da fetihlerle görevlendirilmesinin Bağdat'ın düşmesine neden olduğunu; şimdi de Kudüs ve özellikle Filistin tehlikedeyken son kuvvetlerimizle Bağdat'ın geri alınmak istenmesinin Kudüs Filistin ve belki de bütün Suriye'nin kaybedilmesine yol açacağını söylüyordu. (Cemal Paşa age s. 215). Cemal Paşa Enver Paşa'yı kararından vazgeçiremeyince istifa etmeyi düşündüğünü belirtiyor. Enver Paşa'nın Bağdat harekatı düşüncesine en çok karşı çıkan Mustafa Kemal Paşa'ydı.

İNGİLİZ TAARRUZU

Gazze Muharebelerini kaybeden General Murrey Haziran 1917'de geri çağrıldı. Yerine General Edmund Allenby atandı. Başbakan Lloyd George Allenby'den "İngilizlere Noel armağanı olarak Kudüs'ü" istedi. Allenby göreve başlar başlamaz İngiliz ordusunu her bakımdan güçlendirdi . Öyle ki Ekim 1917'de Sina cephesindeki Türk kuvvetleri 40.000 İngiliz kuvvetleri ise 191.000 kişiydi. İngilizler 31 Ekim 1918'de 5 bin kişinin koruduğu Birüssebi 'ye 40 bin kişiyle saldırıp ele geçirdiler. 1-2 Kasım gecesi Gazze'ye saldırdılar . Çatışmalara savaş gemileri ve üç de uçak gemisi katıldı. 2 Kasım'da İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour Filistin'de bir "Yahudi Yurdu" kurulacağını açıkladı. İngilizler saldırdığında General Falkenhayn Halep'teydi. Ancak 5 Kasım'da Kudüs 'e gelebildi. İngilizler 6 Kasım'da cepheyi yardılar . 7 Kasım'da Gazze düştü. 8 Kasım'da Türk Ordusu geri çekilmeye başladı. 9 Aralık 1917'de de Kudüs düştü . Yenilgiden sonra Enver Paşa Suriye ve Filistin'e geldi. Cemal Paşa Arap cephesine Mersinli Cemal Paşa'nın Filistin cephesine Mustafa Kemal Paşa 'nın getirilmesini ve Falkenhayn'ın ordu komutanlığından alınıp komutanın kendisine verilmesini istedi. Ancak Enver Paşa kabul etmedi. (Cemal Paşa age s. 228 229. Bayur age s. 430 431)

Mustafa Kemal Atatürk

ATATÜRK'ÜN UYARILARI

Mustafa Kemal Paşa 20 ve 24 Eylül 1917'de Halep'ten Enver Cemal ve Talat paşalara gönderdiği iki raporla Enver Paşa'nın Bağdat harekatı Falkenhayn'ın Filistin taarruzu düşüncelerini eleştirip nasıl bir askeri strateji izlenmesi gerektiğini tek tek anlatmıştı: İngiltere 'ye hizmet eden bir İslam alemi nedeniyle (isyancı Araplar) "İngiltere nüfuzunda bir Filistin Hıristiyan Hükümeti'nin kurulmasının" söz konusu olduğunu belirtiyordu. Asıl düşmanın Sina 'da bulunduğu o günlerde elimizdeki zayıf orduyla Bağdat'ın geri alınamayacağını söylüyordu: "Düşman Bağdat'a gemilerle ve trenlerle asker getirirken biz boynuzlu hayvanlarla (şahdarlarla) ve deve ile buna karşı koyamayız" diyordu. Sonra da yapılması gerekenleri sıralıyordu: Sina cephesinde düşmanın bize göre çok güçlü olduğunu her an taarruz edebileceğini bunun için özellikle 7. Ordu birliklerinin hemen güneye hareket ettirilmesi gerektiğini belirtiyordu. "Burada orduları Falkenhayn'a ve Kres'e bırakmak Almanları idare etmek gibi bir yol vatanın çıkarlarına aykırıdır" diyordu. Orduları illa da Falkenhayn yönetecekse Falkenhayn 'ın en tepede bir Türk sorumluya bağlanmasını istiyordu. Sina cephesi eğer tek bir komuta altında birleştirilecekse "o komutan ben olurum" diyordu. Çanakkale'de Arıburnu'nda ve Anafartalar'da elde ettiği tecrübelerin bu iş için yeterli olduğunu söylüyordu. Son olarak Almanların gerçek niyetlerini açıklıyordu: "Almanların savaşın uzamasından yararlanarak bizi sömürge yapmak ve memleketimizin bütün kaynaklarını kendi ellerine almak siyasetinin karşısındayım" diyordu. General Falkenhayn 'ın geldiği günden beri "Türklere düşman Arap aşiretlerini kazanmaya çalıştığını" gerçek amacının bütün Arabistan'ı Alman yönetimine almak olduğunu "memleketi Alman sömürgesi yapmak" istediğini bunun için "bizim borcumuz olan altınları ve Anadolu'dan getirdiğimiz son Türk kanlarını kullanacağını" belirtiyordu. Mustafa Kemal Paşa 24 Eylül 1917 tarihli raporunun sonunda Sina-Filistin cephesinde Falkenhayn'ın değil kendisinin görevlendirilmesini istiyor aksi halde istifa edeceğini belirtiyordu. Enver Paşa olumsuz cevap verince Mustafa Kemal Paşa 7. Ordu'daki görevinden istifa etti . Onun yerine Fevzi (Çakmak) Paşa 7. Ordu Komutanlığı'na getirildi. Enver Paşa Anafartalar kahramanı Mustafa Kemal 'e değil de Verdün mağlubu Falkenhayn 'a güvendi. Sonuç malum! Ne Bağdat geri alınabildi ne de Kudüs korunabildi. Gelin görün ki düşmanı Anadolu kapılarında Alman komutanlar değil yine Mustafa Kemal durdurdu. (Katma Zaferi 26 Ekim 1918).

Cemal Paşa

KUDÜS'Ü SAVUNMADILAR

Almanlar "şehirdeki dinsel yapılar zarar görmesin" diyerek Kudüs'ü savunmadan İngilizlere teslim ettiler. Von Papen hatıralarında şöyle diyor: "İngilizler kente doğrudan doğruya saldırmadan Kudüs'ün boşaltılmasını diledim…" (Bayur age s.390) Cemal Paşa 'nın Kudüs'ü savunmakla görevli kolordu komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa 'dan öğrendiğine göre General Falkenhayn "mübarek makamların top mermisiyle harap olacağı" gerekçesiyle Kudüs'ün savunulmasını istememişti. (Cemal Paşa age s. 230) Almanların "Kudüs tahrip olmasın " propagandası o kadar etkili oldu ki Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey'in 8/9 Aralık 1917 tarihli Kudüs'ü teslim belgesinde bile "Osmanlıların dini binaların tahrip olmasından çekindiği için şehirden çekildiği" ifade ediliyordu. Cemal Paşa daha önce Kudüs'ü savunmak için gerekli önlemleri almıştı. (Cemal Paşa age s.232). Kudüs stratejik olarak savunmaya elverişliydi. Pekala savunulabilirdi. Ancak Yusuf Hikmet Bayur 'un dediği gibi "Hıristiyanlarca kutsal sayılan Kudüs Alman tertipleri sayesinde İngilizlerin eline düştü. " (Bayur age s. 391)

Yıldırım Orduları Komutanı Falkenhayn

KUDÜS NEDEN KAYBEDİLDİ?

Mustafa Kemal Paşa ve Cemal Paşa' nın bütün itirazlarına rağmen Enver Paşa Sina-Filistin cephesini Alman komutanlara (Falkenhayn'a von Kress'e) teslim etti. Sonuçta Enver Paşa'nın çok güvendiği Yıldırım Orduları Komutanı Falkenhayn'ın hatalarıyla Kudüs kaybedildi. Enver Paşa Bağdat Suriye Filistin Kudüs tehdit altındayken bölgedeki orduların önemli bir bölümünü İran'ın fethiyle görevlendirdi. Filistin'i Kudüs'ü Suriye'yi korumak yerine önce Bağdat'ı geri almaya sonra Filistin taarruzuna odaklandı. Bu kararsızlığı pahalıya mal oldu. Yıldırım Orduları'nı zamanında Filistin'e göndermeyerek uzun süre Halep'te boşu boşuna bekletti. Daha önce Avrupa'ya (Galiçya'ya Romanya'ya ) gönderdiği 7 Türk tümenini geri çağırmakta gecikti. Ayrıca Romanya'daki 6. Kolordu'yu orada bırakması büyük hataydı. Görülen o ki Enver Paşa Filistin'in kaybını pek önemsemiyordu. Alman Başkomutanlığına çektiği bir telgrafta şöyle diyor: "Düşmanın Filistin'i işgaline engel olunamazsa bu ne genel durum üzerinde kesin bir etki yaratır ne de Türkiye için tehlikeli olur! Buna karşın düşmanın önemli kuvvetleri dünya savaşında kesin sonuç yeri olmayan bir noktada bağlanmış olur! " İşte Filistin'in ve Kudüs'ün kaybedilmesinde bu anlayışın etkisi büyüktür. (Ali Fuat Cebesoy Milli Mücadele Hatırları s.24). Enver Paşa'nın hatalarına ordumuzun perişanlığı düşmanın askeri gücü ve Arap ihaneti de eklenince sadece Kudüs 'ün değil tüm Ortadoğu'nun kaybedilmesi kaçınılmaz oldu. Görülen o ki emperyalizmin aklına vicdanına insafına sığınarak vatan kurtarılmaz. Emperyalistten "müttefik" olmaz. Atatürk işte tam da bu nedenle Milli Mücadele'de "Ya istiklal ya ölüm" demişti


http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/sinan-meydan/kudus-boyle-dustu-2126624/


a45UyF587661-171230003938 Oraj Poyraz At Openmail oraj.poyraz@openmail.cc
2017/12/30  03:30 2  65  AtaturkMilliyetcileri@googlegroups.com

 


GÖNDEREN METİN AYDOĞAN : TAKVİMVE SAAT YENİLEŞMESİ




GÖNDEREN METİN AYDOĞAN : TAKVİMVE SAAT YENİLEŞMESİ

26 Aralık 1925 günü çıkarılan iki yasayla Miladi Takvim'e geçildi ve zaman ölçümü yani saat düzeni yenilendi. Osmanlı döneminde; uzun süre Türk Takvimi'yle Hicri Kameri Takvim'i birlikte kullanılmıştı. I. Mahmut döneminde 1740'da Hicret tarihinden başlayan ancak Güneş yılı esasına dayanan ve yılbaşını 1 Mart kabul eden; Rumî Malîya da Hicri Şemsi denilen yeni bir takvim daha kullanılmaya başlandı. Devlet 1917'de savaş sırasında Gregoryen Takvimi de kullandı ve takvim konusu tam bir karmaşa durumuna geldi. Osmanlı ülkesinde aynı anda altı tür takvim kullanılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti 26 Aralık 1925'te çıkardığı yasayla karmaşaya son verdi ve dünyanın büyük bölümünde kullanılmakta olan Gregoryen esasına dayalı Miladi Takvim'i kabul etti. Günü zaman dilimlerine ayıran saat belirleme aynı takvim gibi karmaşa içindeydi. Ülkede iş yapan Avrupalılara azınlıklara ve Müslümanlara ait birbirinden değişik saat uygulamaları vardı. Oluşan saat karmaşası içinde mevsimlere göre değişen ve güneşin doğuşuyla batışına bağlanan genel yaklaşımlı "alaturka saat" günün gereksinimlerine yanıt veremez duruma gelmişti. Ayrıca Türkiye saatte yaşadığı karmaşa nedeniyle uluslararası saat düzeninin dışında kalıyordu. Oysa bu düzene katılmak ve uluslararası ilişkilerde yaşanan güçlükleri ortadan kaldırmak zorundaydı. 26 Aralık'ta kabul edilen yasa bunu yapıyordu.

Hicri-Arabi Takvim

Türkiye Büyük Millet Meclisi 26 Aralık 1925'te 698 sayılı "Türkiye'de Takvimde Tarih Başlangıcının (Mebdeinin) değiştirilmesi (Tebdili)" adlı bir yasa çıkardı. Yasayla Rumî takvim uygulamasına son veriliyor dünyanın büyük bölümünde kullanılmakta olan Miladî takvime geçiliyordu.

Uluslararası ilişkilerde ortak bir takvimin kullanılması konusunda o güne dek birçok çalışma yapılmış önemli gelişmeler sağlanmış ancak sorunlar tam olarak aşılamamıştı. Sömürgeci politikalar nedeniyle dünyaya yayılmış olan Batılıların kullandığı takvim doğal olarak en yaygın olanıydı ve önemli oranda ortak takvim durumuna gelmişti.

Takvim konusu Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde birçok başka konu gibi karmaşa durumundaydı. İmparatorluk uyrukları içinde; Müslümanlar Hicri ya da Arabî denilen Hicrî-Kamerî Takvim devlet "Mali ya da Şemsî" denilen Rumi Takvim Rum ve Ermeniler Ortadoks Takvimi Katolik Latinler Gregoryen Takvimi Museviler ise İbranî Takvimi kullanıyordu.1

Takvimdeki Karmaşa

Hz. Muhammet'in Medine'ye göç tarihi olan 1 Muharrem (16 Temmuz) 622'yi başlangıç kabul eden Hicrî-Arabî takvim İslam ülkelerinde kullanılan ve Ay'ın hareketlerine göre düzenlenen bir takvimdi.

Bu takvime göre Ay'ın hilâl biçimde göründüğü gece ayın ilk günüydü ve Ay'ın yeniden hilâl biçiminde görünüşüne dek geçen süre bir aydı; bir yıl 12 kamerî aydan oluşuyordu. Ay Dünya çevresindeki dönüşünü 27 5 günde bitirmesine karşın bir kamerî ay 29 5 gün kabul ediliyor bu kabul kamerî yılın 365 gün olan günümüzdeki miladî yıldan 11 gün eksik olmasına yol açıyordu.

Her 33 Kamerî yıl 32 miladî yıla eşitti; "Hicrî-Kameri takvime göre 33 yaşında olan bir kişi Miladî takvime göre 32 yaşında oluyordu".2 Dönemler Güneş yerine Ay devinimlerine bağlı olarak belirlendiği için mevsim dönüşümü bilimsel bir saptamaya dayanmıyordu. Örneğin Ramazan Ayı bazen kışa bazen de yaza denk gelirdi. İlkbaharda doğan bir kişi 18. yaş gününü sonbaharda kutlardı.

Türklerde Takvim

Türkler Müslüman olmadan önce kökleri eskiye giden ve Güneş devinimlerine (hareketlerine) dayanan Orta Asya Türk Takvimi kullanıyordu. On İki Hayvanlı Takvim adı verilen ve Türkî Uygur Hıta Salî Türkân ya da Tarihi Türkistan adlarıyla da anılan bu takvimde; bir gün çağ adıyla on ikiye bir yıl ay adıyla yine on iki eşit bölüme ayrılıyordu. Türkler Güneş esasına dayanan takvimi Abbasiler başta olmak üzere birçok İslam devletine taşımış buralarda Ayve Güneş devinimlerine göre düzenlenen iki tür takvim uygulamışlardı.

Selçuklular Türk Takvimini Celali Takvimi adını vererek geliştirmiş; İlhanlılar birkaç değişiklik yaparak bu takvime İlhan Takvimi adını vermişti. İran ve Afganistan'da bugün kullanılan ve yılbaşına nevruz adını veren takvim Celali Takvimi'nin küçük değişiklikler görmüş bir uzantısıydı.3

Miladi Takvim Geliyor

Bugün Türkiye'nin de kullandığı ve dünyanın en yaygın takvimi durumundaki Gregoryan Takvimi M. Ö.46 yılında Roma İmparatoru Julius Sezar'ın hazırlattığı Jullius Takvimi'ne dayanıyordu. Adını Sezar vermişti ama takvimi geliştiren İskenderiyeli Gökbilimci Sosigenes'ti. M. S.325'te İznik Konsili bu takvimi Türk Takvimi'ndeki gibi Güneş devinimlerini esas alarak geliştirmiş Papa 13. Gregorius 1582'de yeniden düzenlemişti.

Gregoriyen Takvimi'ni 1582'de Fransa 1752'de İngiltere 1776'da Amerika Birleşik Devletleri 1918'de Sovyetler Birliği kabul etmişti. İlk üç devlete bağlı olarak sömürge ve yarı sömürgelerde de kabul edildiği için bu takvim dünyanın en yaygın takvimiydi.

Hıristiyanların kullanması nedeniyle bir Hıristiyan takvimi gibi algılanmıştı oysa M. Ö.46'ya dek giden ve etkilenmelerle dolu uzun bir evrime dayanıyordu. Bu takvimin Hıristiyanlıkla ilgisi diğer eski takvimler gibi "dini bayramların saptanmasıyla" sınırlıydı. Gregorien Takvimi Güneş çevrimi koşullarını Türk ve Hint takviminden almıştı. Yılbaşını 1 Ocak olarak saptayanlar Hıristiyanlar değil Türkler ve çok tanrılı Roma'ydı. Sezar yılın ilk gününü 1 Mart'tan 1 Ocak'a almıştı. Hıristiyan dünyası 1 Ocak'ı yılın birinci günü olarak 1752'de kabul etmişti.4

Osmanlıda Durum

Osmanlılar; uzun süre Türk Takvimi'yle Hicri Kameri takvimi birlikte kullandı. I. Mahmut döneminde 1740'da Hicret tarihinden başlayan ancak Güneş yılı esasına dayanan ve yılbaşı 1 Mart olan Rumî Malî ya da Hicri Şemsi denilenyeni bir takvim daha kullanılmaya başlandı.

Devlet 1917'de savaş sırasında Gregoryen takvimi de kullandı ve takvim konusu tam bir karmaşa durumuna geldi. Osmanlı ülkesinde aynı anda altı tür takvim kullanılıyordu. Türkiye Cumhuriyeti 26 Aralık 1925'te çıkardığı yasayla karmaşaya son verdi ve dünyanın büyük bölümünde kullanılmakta olan Gregoryen esasına dayalı Miladi Takvim'i kabul etti.

Yasal Düzenleme

Kabul edilen yasayla Hicrî-Kamerî Takvim günlük yaşamdan çıktı ancak tümüyle yok olmadı. Dini bayramları ve kutsal günleri belirlemek için kullanımı sürdürüldü. Ancak bu belirlemeyi güçlüğü nedeniyle yalnızca uzmanlar yapabiliyordu.

Miladî Takvim'le yılda 11 günlük süre ayrımı olduğu için hicrî yıla miladî yıl eklenerek yıllar birbirine kolayca dönüştürülemiyordu. Örneğin miladî 1917 hicrî 1333'e denk geliyor ancak 1983 1399 olmuyor 1401 oluyordu. Bu hesabı yapmak için "takvim dönüşüm cetvellerine bakmak ve çetin hesap işlerine girişmek" gerekiyordu.5

Bitmeyen Karşıtçılık

Takvim konusundaki değişim doğal olarak yine tutucuların bağnaz tepkisiyle karşılaştı ve takvim yenileme işi "dini kutsallıklar içine sokulmaya çalışılarak"6 karşıtçı siyasetin kullandığı bir araç durumuna getirilmek istendi.

Kimi Cumhuriyet karşıtları takvim değişimini "yabancılaşmaya yol açan" bir girişim ve "dinden uzaklaşma" olarak göstermeye çalıştı. Oysa yapılan iş yalnızca uluslararası kullanımı olan bir uygulamanın Türkiye'de kabul edilmesiydi; teknik bir sorundu.

Sonuçta kökeninde Türklerin çok eskiden beri kullandığı Güneş dönencesinin bulunduğu bir takvim kabul edilmişti. Kültürel özgünlüğe her şeyden çok önem veren Mustafa Kemal bu nedenle "bizim Avrupa ve Asya'ya bakış ilkemiz farklı değildir. Her ikisinin de en iyi yönlerini alacağız ve bağımsızlığımızı koruyacağız. Her şeye yalnızca Türk çıkarlarını gözeterek Türk görüş açısından bakacağız" diyordu.7 Takvim konusunda da böyle yapmıştı.

Zamanı Ölçmek: Saat

26 Aralık 1926'da çıkarılan ikinci bir yasayla takvimle birlikte uluslararası saat uygulamasına geçildi. Gece-gündüz olarak bir tam günü zaman dilimlerine ayıran saat saptaması aynı takvim gibi tarih boyunca değişik biçimlerle yapılmış ve uygulanmıştı.

Türkler Araplar ve İranlılar güneş kum ve susaatini Antik Çağ'dan beri kullanmışlar zaman belirlemede dönemlerini aşan ileri uygulamalar geliştirmişlerdi. Harun Reşit'in M. S.806'da Avrupa'ya armağan olarak gönderdiği saat Avrupalıların o güne dek görmedikleri kadar "güzel" ve gelişkindi.8

Osmanlılar mekanik saati 16.yüzyılda kendilerine özgü yöntemlerle geliştirmişti. Türk saat ustalarının incelikli yapıtları teknik özellikleriyle altı yüz yıllık usturlap (gök cisimlerinin yüksekliğini ölçmekte kullanılan araç) geleneğinin özgün örnekleriydi.9 Mevlevi ustaların yaptığı saatler biçim ve işleyiş olarak dikkat çekiyor; her saat ustasının imzasını ve yapım tarihini taşıyordu.

Saat Karmaşası

Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik olarak Batı'ya bağlanma süreci doğal olarak üretimsizliğe ve yoksullaşmaya neden oldu. Dışa bağlı yoksullaşma ise iyi işleyen herşeye olduğu gibi saatçiliğe de büyük zarar verdi. Saatler Avrupa'dan gelmeye başladı ve korumasız kalan saatçilik hızla ortadan kalktı.

Saatle birlikte kuşkusuz uygulama biçimleri de gelecekti. Kısa bir süre içinde; ülkede iş yapan Avrupalılara azınlıklara ve Müslümanlara ait birbirinden değişik saat uygulamaları ortaya çıktı. Artık kamu kuruluşlarının yabancı şirketlerin ya da dinî cemaatlerin kendilerine göre bir saati vardı. Oluşan saat karmaşası içinde mevsimlere göre değişen ve güneşin doğuşuyla batışına bağlanan genel yaklaşımlı "alaturka saat" günün gereksinimlerine yanıt veremez duruma geldi.

Uluslararası Düzenleme

20. Yüzyıla gelindiğinde ülkeler arası saat ayrımının birlikte saptanması için birçok ülkenin onayladığı ortak bir saat düzeni kabul edilmişti. Buna göre bir boylam (meridyen) tarih değiştirme çizgisi olarak belirleniyor diğer boylam aralıkları esas alınarak ve başlangıç boylamından başlayarak saat farkları saptanıyordu.

Türkiye saatte yaşadığı karmaşa nedeniyle bu basit uygulamayı bile herkesi kapsayacak biçimde gerçekleştiremiyor uluslararası saat düzeninin dışında kalıyordu. Oysa bu düzene katılmak ve uluslararası ilişkilerde yaşanan güçlükleri ortadan kaldırmak zorundaydı. 26 Aralık'ta kabul edilen yasa bunu yaptı.

DİPNOTLAR

1 Büyük Larousse Gelişim Yay. 18. Cilt sf.11180

2 "Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu" P. Gentizon Bilgi Yay. 2. Bas. sf.145

3 Büyük Larousse Gelişim Yay. 18. Cilt sf.11180

4 a.g.e. sf.11180

5 "Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri IV" Kaynak Yay. 3. Bas. 2001 sf.243

6 a.g.e. sf.243

7 "Atatürk" H. C. Armstrong Arba Yay. İst-1996 sf.209

8 Büyük Larousse Gelişim Yay. 18. Cilt sf.1004

9 a.g.e. 16. Cilt sf.1004

http://kuramsalaktarim.blogspot.com.tr/2017/12/takvimve-saatyenilesmesi.html


a45UyF587661-171230001641 Oraj Poyraz At Alpinaasia oraj_poyraz@alpinaasia.com
2017/12/30  01:30 2  65  AtaturkMilliyetcileri@googlegroups.com