9 Eylül 2013 Pazartesi

10-Oktay Ekinci - Mescid-i Aksa’ya Dikkat - Ercan YEŞİLYURT - Sakinleşirsek Çözeriz - Ali Omek - Sadece aptalların inanacağı raporlar!...



Oktay Ekinci - Mescid-i Aksa'ya Dikkat

ekinci@cumhuriyet.com.tr

İslamiyet'in kutsal mekânlarından "Mescid-i Aksa"daki arkeolojik araştırmalar "tehlike" yaratıyor.
Son haberlere göre İsrailli arkeologların Hz.Süleyman'ın mabedini aramak amacıyla sürdürdükleri kazı, komşu bir evde göçmelere neden olmuş.

İlk inşa eden Hz.Süleyman olduğundan bir adı da "Mescid-i Süleyman" olan Kudüs'teki bu ibadet mekânı için Kuran'daki Sebe suresinin 14'üncü ayetinde özetle deniyor ki: "Süleyman, Mescid-i Aksa'nın inşasında, insanların gücünün yetmediği yerlerde cinlerden de yararlandı.
Ancak Süleyman bir gün asasına dayanmış halde ibadet ederken öldü.
Cinler bunu fark etmeden işlerini yapmaya devam ettiler.
Sonuçta Süleyman'ın asasını güve yedi ve kırılıp yere düşünce öldüğü anlaşıldı"

Nitekim 'mabet' için İsrâ suresinde de deniyor ki: "Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir.
Şüphesiz o duyandır, görendir"

Fark edileceği gibi "mübarek" kılınan "çevre" Kudüs ve Filistin'dir.
İslam âlimleri, Hz.Muhammed'in miraca yükseltildiği sırada Kudüs'te bugünkü şekliyle bir cami olmadığına dikkat çekerek, Süleyman'ın inşa ettiği yapının zamanla yıkılıp "Beyt-i Makdis" adıyla yeniden yapıldığını; Hz.Muhammed'in ziyaret ettiği yerin de burası olduğunu belirtirler.
Günümüzde Yahudilerin "Ağlama", Müslümanların "Burak Duvarı" dedikleri tarihi duvar, yıkılan bu ilk mabede ait.

Mescid-i Aksa, MS 7.yüzyıl'da Hz.Ömer'in Kudüs'ü almasından sonra yeniden inşa edildi; ilerleyen yıllarda da Emeviler tarafından genişletildi.

Filistinliler uyarıyor!

Habere konu olan arkeolojik çalışmayı İsrail'in yürütmesi ise endişelere neden oluyor; kazıların Hz.Süleyman'ın mabedini bulmak amacı taşıdığı söylense bile Filistinlilere inandırıcı gelmiyor.

O kadar ki yeraltında açılan araştırma tüneli, Emeviler, Eyyubiler, Memluklular ve Osmanlılar'dan kalma pek çok tarihi yapının altından geçerek, Mescid-i Aksa'yı bir kale gibi çevreliyor.

İsrail Hükümeti'nin iyi niyetinden endişe duyduğu anlaşılan Filistin yönetimi ise basına açıklamasında, "Mescid'i Aksa'nın altı oyulmakta" diyerek şunu söylüyor: "Kuran'da bile adı geçen kutsal yapı çökme tehlikesiyle karşı karşıya"

Ne var ki bu itirazlara rağmen tüm kutsal yapıları doğrudan etkileyen 30 m.derinlikteki kazılar devam ediyor; kutsal yapının Silsile Kapısı'na 60 m.uzaklıktaki bir Filistin evinin avlusunda 3 m.eninde, 15 m.derinliğinde meydana gelen çökme de kaygı ve tepkilerin artmasına neden oluyor…

Komşularımızdaki "siyasal gelişmeler"e pek merak saran Türk Hükümeti'nin, "kültür"ü de önemseyerek endişe duyulan bu tarih araştırmasına da ivedi ilgi göstermesi gerekmiyor mu?

Gerek Dışişleri, gerekse Kültür Bakanlığımızdan, uluslararası kültürel antlaşmalar gereğince İsrail'den açıklama istenmesi; Filistin'e bir uzman ekibin gönderilmesi ve UNESCO'nun konuyu gündemine alması için gerekli girişimlerde bulunmalarını bekliyoruz.

0000

Ercan YEŞİLYURT - Sakinleşirsek Çözeriz

Ülke sorunları, ayrı ayrı, tek başlarına çözülemez.
En büyük sorunumuz Kürt meselesi de tek başına çözülemeyecektir.
Çünkü sorun, silahlanıp dağa çıkmış, 30 yıldır devlete karşı savaşanların silah bırakmalarıyla çözülecek gibi değildir.
Meselenin çözümü ne devlet ne de Kürt siyasilerinin mevcut duruşu ile sağlanabilir.
Çözümün sadece onu yaratan nedenlerde olduğunu idrak ettiğimizde, ancak o zaman mesafe alınabilir.
Mevcut Kürt siyasilerinin, anadilinde eğitim, özerklik, yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması taleplerinin, ayrı bir devlet kurulmasını gerektirecek bir durum olmadığını görmek gerekiyor.
Dahası, İran, Irak, Suriye'deki Kürtlerin durumuyla Türkiye'dekilerin konumu ve durumu da aynı değil.

Ülkemizde sorunun bu noktaya gelmesi, siyasilerin çapsızlığından, ihanetinden değil, gerçekten de bilinçsiz ve cahil olduklarındandır.
Sorun demokratikleşmeyle aşılacak ama ekonomik-kültürel gelişme sağlanmadan, demokrasinin olamayacağının bilinmesi gerekir.
Bunlar Mısır, Libya, Irak, Suriye gibi geri toplumlara demokrasi geleceğine inandıkları için, anlatmakta zorlanıyoruz.

Öncelikle Kürt siyasilerinin, çözümü bu ülke toprakları üzerinde aramalarını beyan etmeleri çözümü kolaylaştıracaktır.
Çözüm için geçmişe bakarak yol alınamaz.
Kenan Evren, Doğu ve Güneydoğu'ya gidip "Hepimiz Türküz ama bizi bölmek isteyenler var" deyince, atılan "Yaşa paşa" sloganlarının sahteliği ortaya çıkmıştır.
Kürt siyasilerinin, birliktelik kararı ve samimi duruşu tüm toplumu rahatlatacaktır.
Devlet, tamam yeter artık kurun devletinizi dese, Kürt siyasiler panikleyecektir.
Sonucu göremiyorlar, anahtar teslim devlet talebi var.
Zaten fiilen mümkün değildir, Kürtlerin çoğunun batıda yaşıyor olması bu duruma engeldir.

Geçenlerde bir söyleşide, Şevval Sam "Bu toprağı kendimize ait mal gibi görmektense, kendimizi bu toprağa ait bir varlık olarak görmeyi başarmak gerekiyor" demişti.
Doğru, hepimiz bu toprağın ürünüyüz, bazı şeylerimiz farklı olsa da.
Farklılıklarımız zenginliğimizdir, bunu kabullendiğimizde birlikte daha iyi bir yaşam biçimi şekillenecektir.

Her beraberlikte ve ilişkide olduğu gibi burada da iyi niyet esastır.
Hiç kimse kendi isteğiyle bu coğrafi yapıyı ve konumunu seçmediğine göre, çaremiz yoktur, beraber olacağız.
Birlikte karar vereceğiz nasıl zenginleşeceğimize.

Siyasi duruşumuzda da mecburuz beraber yaşamaya.
Yoksa Bülent Arınç'la, Bekir Bozdağ'la, Burhan Kuzu'yla paylaşacağım ne ortak bir acım ne de sevincim olabilir.
Sadece havayı ve gökyüzünü paylaşabiliriz.
Bu kadrolarla aynı fıkraya bile gülemeyiz.
Ama mecburuz, birbirimizi kabul edeceğiz ve birlikte yaşayacağız.

Demem o ki meseleleri tek başına ve ayrı ayrı çözemeyiz.
Konuşarak önyargısız ülke sorunlarını çözersek, Kürt sorunu da bu çerçevede kendiliğinden çözülür.
Herkes sakin olsun, soluklansın, her şey daha kolaylaşacaktır.

0000

Suay Karaman - USTANIN GERÇEK HİKAYESİ

Türkiye'de olası savaşı unutturmak, ekonomik krizin etkilerini uyutturmak ve Taksim Gezi Parkı olaylarında imajı bozulan başbakan için şimdi "Usta'nın Hikayesi" adlı gerçekle ilgisi olmayan, komik bir film yapıldı.
Ustalarının zedelenen itibarını iade amacı taşıyan yandaş kanalların yaptığı bu filme çıkan bazı kişiler de vıcık vıcık yağ damlatarak, konu mankenliğinde bulundular.

Öte yandan, yıllar önce bu ustayı destekleyenler, televizyonlara çıkartanlar şimdi medyadan kovulunca akıllarına demokratlık, laiklik, cumhuriyetçilik hatta Atatürkçülük gelmektedir.
1990'lı yıllarda Fettullah Gülen denen vaiz hakkında övgü dolu yazılar yazanlar, bugün belki gerçeği görmüşlerdir ya da değişen koşullara uyum sağlamak istemişlerdir.
İşte ülkemizde akademisyen, gazeteci, sanatçı geçinen bazılarının, zamanında usta ve cemaate yaptığı bilinçsiz övgüler ve destekler bugünlere gelmemize neden olmuştur.
Atatürk'ün bize öğrettiği dik durmayı, çıkarları için eğilmek olarak algılayanlar, bugün yaşadığımız yeni ortaçağ görünümünün de hazırlayıcılarındandır.

"Usta'nın Hikayesi"nde gerçekler yoktu, hep övgüler ve bol miktarda yağ vardı.

Usta; belediye başkanıyken, ehliyetsiz araba kullanan oğlu, 11 Mayıs 1998 tarihinde yayalara yanan yeşil ışıkta geçen sanatçı Sevim Tanürek'e çarpar ve ölümüne yol açar.

Kazadan hemen sonra olayın olduğu cadde belediye ekipleri tarafından baştan aşağı yıkanarak, 35 metre fren izi dahil her türlü kanıt bir anda yok edilmiştir.
Burak Erdoğan, 21 yaşındayken 2000 yılında Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nden 'askerlik yapamaz' raporu almıştır.
Daha sonra 2007 yılında yaklaşık 4 milyon dolar değerinde bir gemicik ve 2012 yılında 10 milyon dolar değerinde başka bir gemi alarak yaşamını sürdürmektedir.

Ustanın kızı da yüksek ücretle babasının danışmanıdır.

Zaten usta ve ailesi, dünyanın en zenginleri sıralamasında önlerde bulunmaktadır.

Usta için, İstanbul Anakent Belediye Başkanlığı yaptığı döneme ilişkin TBMM Başkanlığı'na ulaşan fezlekelerde "görevi ihmal, zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrakta ve kayıtlarında sahtecilik ile cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak" suçlamaları yer almaktadır.
1994 yılında İstanbul Anakent Belediye Başkanı olmasından, milletvekili seçildiği 2003 yılına kadar geçen sekiz yılda 84 suçlama kayıtlara alınmış, bunlardan yalnızca birinden beraat etmiş, hakkındaki 20 suçlamadan "Rahşan Ecevit'in affı" ile kurtulmuş ve diğer 63 suçlamadan ise, dokunulmazlık sayesinde şimdilik kurtulmuştur.

Usta, büyük kurtarıcımız Atatürk'e, demokratik ve laik cumhuriyetimize düşmandır.
Yaptığı her konuşma ve açıklamada mutlaka eski dönemlere kötü söz söyleme alışkanlığı vardır.
Kendisinden önce Türkiye'de hiçbir şey yapılmadığını, ülkenin kalkınmadığını söyler durur.

Ama sayısal veriler acımasızdır ve ne yazık ki insanın gözüne gözüne girer.

AKP iktidara geldiği zaman 1 TL olan ekmeğin kilosu, 2.90 TL oldu.
1 kilo et 4 TL iken, şimdi 24 TL oldu.
Benzinin litresi 1.50 TL iken, şimdi 5.05 TL oldu.
12 kg ev tüpü 19 TL iken, şimdi 75 TL oldu.
Dolar 1.55 TL iken, şimdi 2.10 TL oldu.
Euro 1.58 TL iken, şimdi 2.70 TL oldu.
270 milyar TL olan dış borç, 720 milyar TL oldu.
32 milyar TL olan dış ticaret açığı, 135 milyar TL oldu.
Ustanın AKP'sinin yönetimindeki Türkiye'de altı milyon kişi asgari ücretle çalışmaktadır.
Çalışanların %70'i yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır, yaklaşık on milyon işsiz vardır.
741 fabrika ve ulusal değerlerimiz özelleştirilmiştir.
Ustanın, dünyadaki 17.büyük ekonomi dediği Türkiye'nin gerçekleri yoksulluktur, açlıktır, işsizliktir.

Ustanın AKP'sinin iktidarında başta eğitim, hukuk ve sağlık sistemleri olmak üzere, neredeyse herşey altüst oldu.
PKK terör örgütünün başına 'sayın', şehitlere 'kelle' diyen usta, PKK terör örgütü ile mücadeleyi bırakıp, müzakereye başladı.
'Kom­şu­lar­la sı­fır so­ru­n' po­li­ti­ka­sı izlemeye girişen usta, bir anda komşularla savaş politikasına yönelerek, dostsuz bıraktı ülkemizi.
Mısır Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü yaptığı açıklamada bizim usta için; "Mısır'ın Batılı bir ajandan vatanseverlik dersi almaya ihtiyacı yok" demiştir.
Ustanın iktidarında ülkemizin onuru ayaklar altına alınmıştır.

Alman makamlarının yüzyılın soygunu dedikleri 'Deniz Feneri e.V' davası için hazırladıkları iddianamede; muhtaç insanlara yardım adı altında birçok gurbetçiden 40 milyon Euro'nun üzerinde para toplandığı açıklanmıştır.

220 sayfadan oluşan iddianamede, sanıklardan birinin toplanan paraların bir kısmını, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na teslim ettiği yer almıştır.

Afganistan'da Hizb-i İslami örgütünün lideri İslamcı terörist Gülbeddin Hikmetyar'ın dizinin dibinde resim çektiren usta, 'küresel terörist' diye anılan Suudi işadamı Yasin El Kadı'ya sahip çıkarak, kefil olmuştur.
Filistin'deki Hamas terör örgütüne de sahip çıkmaktadır.
İslamcı terör örgütlerini benimseyen ustanın yönetiminde ülkemiz 'ileri demokrasi' kandırmacasıyla, ileri faşizmin dibine vurmuş, baskı ve zulüm bu yönetimin ana karakteri olmuş, yurtsever aydınlar hapislere atılmıştır.
Bu yılın Mart ayı başında ABD'nin Şikago kentinin caddelerinde dolaşan otobüslerde bazı teröristlerin resimleri vardı ve aralarında bizim ustanın da resmi vardı.
Ustanın afişinde; "Minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz, camiler kışlamız, müminler askerlerimiz.
Bu ilahi ordu dinimi bekler...
Benim cihadım bu, ya sizinki?"
yazıyordu.

Geçtiğimiz günlerde ODTÜ'de çıkartılan olaylarda "Atatürk'ün piçleri nereye kaçıyorsunuz" diye bağıranların yanında, olimpiyat sunumunu Atatürk'ün sözleriyle süsleyen bu takiyyecilerin iktidarının ustası 1994 yılında; "Ata'ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok" demişti.

İşte sap gibi durarak, emperyalist devletlerin işgal projelerinin eşbaşkanı olmakla övünen ustanın gerçek hikayesi böyledir.
Usta, hastadır; usta deliğe süpürülecektir, yani usta postalanacaktır...

İlk Kurşun Gazetesi, 9 Eylül 2013.

0000

Ali Omek - Sadece aptalların inanacağı raporlar!...

Suriye yönetiminin Şam'da kimyasal silah kullandığını iddia eden ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye'nin istihbarat raporlarını okudunuz mu?
Dördüne de göz attım, haklarında yapılan yorumların büyük bir kısmını okuduğumu sanıyorum.
(Her ne kadar Türkiye rapor yayımlamadıysa da, basına parça parça sızdırıldı) İnsanın salak yerine konmasının en muhteşem örnekleri bu raporlarda sergileniyor.
Biz bu raporlardaki çelişkileri soL'da sıklıkla konu ediniyoruz ancak görünen o ki medyamız (bir kaç örneği dışarda tutuyorum) Pek de bu çelişkilerin mantığı zorlayan hataların üzerine gitmiyor...
Ama aynı medyamız "Obama elindeki kanıtları açıklıyor" haberlerine balıklama dalıyor.

I) Dört raporda bilgiler birbirleriyle çelişiyor.

Örneğin ABD kimyasal silah saldırısından 1400'den fazla kişinin öldüğünü iddia ederken Fransa ölü sayısı için üçyüz küsürlü bir rakam açıklad

II) Raporlarda "kanıt" yok, ve delil diye sundukları şe

Her dört raporda, Şam'da kimyasal silah kullanıldığı ancak muhaliflerin böyle bir kapasitesi olmadığı söyleniyor"Bu nedenle" diyor istihbaratçılar "saldırının rejim güçleri tarafından yapılmış olduğuna dair yüksek seviyede eminiz"...
1995'te Japonya'da manyaklardan oluşan bir tarikat, sarin gazı elde etmeyi başarmış ve basit torbalarla Tokyo Metrosu'na saldırmıştı.
Bir kaç manyağın yapabildiğini, binlerce militanı olan, ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye, Fransa, İngiltere ve İsrail tarafından desteklenen ÖSO mu yapamayacak?
Üstelik basit bir cinayet davasında bile "x yapmamıştır o zaman bu işin faili y'dir" gibi suçlama düşünebiliyor musunuz?

III) Raporlardan en komiği Türkiye'ye ait.

Türkiye istihbaratına göre Suriye ordusu boyları 10 metreye varan, İran ve Rus yapımı iki füze kullanmış.
ABD istihbaratı ise diyor ki "radar kayıtlarında uçak veya füze izi yok"diyor...
ABD'nin Malatya Kürecik'te, İngiltere'nin Kıbrıs'ta ve İsrail'in bölgede gelişkin radar ve füze uyarı sistemleri var ve bunlar en ufak hareketliliği kaydedebilecek güçteler.

IV) ABD'nin saldırının nasıl yapıldığına dair detaylı bir olay örgüsü ve bunu destekleyebilecek delil zinciri de yok.

Öyle ki, saldırının nasıl yapıldığına dair istihbarat raporunda "uçak ve füze izi yok, o zaman roketle yapılmış olacağına dair yüksek derecede eminiz" deniliyor.
Soruşturmada bu makul bir şüphe olabilir ancak iddia makamının "işte o roketler" diye bize bir şeyler sunabiliyor olması gerekirdi ama yok...

V) Daha komiği de Suriye ordusunun iki subayının dinlemeye takılan görüşmede "kimyasal silah kullanıldı" demiş olması...

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor, bölgede en iyi dinleme üssü İngiltere'de, ayrıca Doğu Akdeniz'de Almanya'nın "Oker" adlı bir istihbarat gemisi bulunuyor.
Ancak her iki ülke böyle bir görüşmeden bahsetmiyor.
İkinci nokta ise bu görüşme raporda detaylı olarak yayımlanmış değil.
Sadece görüşmenin varlığından bahsediliyor.
Önceki gün New York Times'a mektup yazan bir ABD'li senatör bu kaydı görmek istediğini ancak yönetimden olumsuz yanıt aldığını belirtiyor.
Sahiden görüşmenin tüm metni neden yayımlanmıyor?
Mesela belki de subaylar "muhaliflerin" kimyasal silah kullanmış olduğundan bahsediyordu...
Üçüncü nokta ise neden bu raporların insanın zekasına hakaret olduğunu açıklayan en iyi örneklerden biri...
Askere gidenler bilir, telsiz odasında "dikkat düşman dinliyor" yazısı vardır.
Savaş halinde olmayan TSK bile en basit devriye görevlerini kodlar ve pusulalar yoluyla birimlerine geçer.
Suriye ordusu ise fellik fellik dinlendiğini bildiği halde, iki subay oturup kimyasal silah gibi mühim bir konu hakkında telefonda sohbet ediyor.

VI) Raporların siyasi olarak kaleme alındığı kısmı ise "emrin kimden çıktığını bilmiyoruz" kısmı.

Bu son derece komik!
ABD yönetimi operasyonun Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ı masaya oturtmak (büyük tavizler koparmak olarak anlayın) için istiyor.
Bu nedenle de belgelerde Esad suçlanmıyor.
Oysa ki raporun delilleriyle birlikte -varsayımlarla değil- hangi birliğin kullandığını, silahların nereden getirildiğini ve kimin emriyle atıldığını bildirebilmesi gerekiyordu.
Daha komiği "diktatör" dedikleri adamın ülkesinde onun emri olmadan silah kullanılabileceğine dair muhteşem komedi...
O zaman bu nasıl bir "diktatör"...

VII) Durun daha bitmedi, Fransa'nın raporunda "delil" kısmında Suriye ordusunun sahip olduğu kimyasal silahlar ve bunların üretim süreci anlatılmış.
Sonra da buradan "şam'da da kimyasal silah kullanıldı, anladınız siz onu" kısmına geçiyoruz.

Dünyanın hiçbir mahkemesinde, yalnızca evinde bıçak bulunan adam, bıçakla işlenmiş bir cinayetle suçlanamaz eğer başka delil yoksa.

VIII) Raporları okudukça "ulan acaba F Tipi savcı mı yazdı bunları?" demekten kendimi alamadım.

Çünkü raporlardaki mantık tam AKP dönemi hukuk mantığı "ben seni suçlarım, doğru dürüst delil bile sunmam ve sen kendini aklamaya çalışırsın" işte aynen bu...

IX) 21 Ağustos günü Suriye ordusu "savunmada" değil "taarruzdaydı" ve aynı gün BM kimyasal silah denetleme ekibi Şam'a varmıştı.

Ve Suriye ordusu eli güçlüyken, uluslarası müdahalenin de kapısını açacağı aşirkarken kimyasal silah kullandı he mi?

X) Askeri olarak kimyasal silahlar, sanılanın aksine "verimli" değillerdir.

Nitekim bu silahlar bugüne kadar çoğunlukla düşman toprakları alınamadığı zaman işgal ordusu tarafından "ya benimsin ya kara toprağın" mantığı ile kullanılırlar.
Ama Suriye ordusu başkentin 5 kilometre ötesinde bunları har vurup harman savurmuş, buna inanmamızı istiyorlar.
Üstelik ordu birliklerinin en seçkin sınıflarının bulunduğu Şam'da...
Üstelik taarruza geçtiklerinde...
Akla zarar!

XI) Üstelik kullanılan mıntıkada Suriye ordusu ve militanların hatları içiçe geçmişken gazlar askerleri etkilemiyor, onu geçin militanları da etkilemiyor.

Sadece küçük çocukları ve az sayıdaki yaşlıyı etkiliyor...
Hesapta Suriye ordusu bunu "muhaliflere karşı" kullanmıştı.

XII) Delilleri elde etmede "Suriyeli muhaliflerin" kullanıldığından bahsediliyor.

Peki o zaman muhaliflerin sağladığı "delillere" nasıl güvenelim.
2003 yılında Irak işgal edildiğinde kitle imha silahı raporları "Curveball" adı verilen bir "muhalif" aracılığı ile edinilmişti.
Curveball yıllar sonra çıkıp pişkince "deliler üzerinde oynadım" demişti.
ABD'nin dellilerini toplayan ise "Yerel Koordinasyon Komiteleri" adlı bir örgüt.
Bu örgüt, İdlib'e bağlı Kafranbel'de her cuma yaptığı eylemlerle biliniyor.
Sol'da da sıklıkla haberini yaptığımız gurup daha 2012 yılında yaptığı eylemlerde "OBama anlamsız retoriğine son ver ve Esad'ı tomahawklarla vur" pankartı taşımıştı.
ABD Kırmızı çizgi açıklaması yaparken ve muhalifler kaybedeceğini anlamışken neden dış müdahaleyi kışkırtacak bir "delil"i uydurmuş olmasınlar.
Üstelik bu kişiler nasıl oldu da saatler sonra bölgeye üzerlerinde hiçbir koruma kıyafeti olmadan girebildiler?

XIII) Başbakan Erdoğan "kimyasal raporuyla" müdahale istiyor.

Türkiye bu raporları "kendi istihbaratı" ile yazdığını.
Oysa ki rapor "Füze-Roket" ayrımı dışında ABD'nin raporuyla büyük benzerliğe sahip.
ABD ise raporu hazırlarken "İsrail askeri istihbaratının" bulgularına dayandığını açıklamıştı.
O zaman aynı bulguların Türkiye'nin raporunda da kullanılmış olduğu sonucuna varıyoruz.
Yani aslında Türkiye'nin Suriye'yi suçladığı rapor, İsrail istihbaratına ait.
Sırada ne var?
İsrail'in insan hakları raporunu Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e yazdırmak mı?

XIV) Raporlarda sıklıkla "öyle varsayıyoruz ki" "öyle görünüyor ki" "bize öyle geliyor ki" "tahmin ediyoruz ki" kalıpları kullanılmış, peki ya hani kanıt?
Bulgu, mantık kurgusu, delil zinciri...
XV) İstihbarat raporlarında nedense basit bir google aramasıyla bile bulunabilecek "Adana'da El Nusra üyelerinin sarin gazı ile yakalanması", ÖSO'nun İstanbul'daki danışmanı Bessam Dade'nin "Elimizde kimyasal silahlar var ve gerekirse bunu rejime karşı kullanırız" diye Anadolu Ajansı'na yaptığı açıklama, manyakların TEKKİM firmasından aldıkları kimyasallarla yaptıklar zehirli gazları canlıların üzerinde denediklerini gösteren ve Youtube'a yükledikleri videolar "iddia" adı altında bile yer bulamamış.

Özetlemek gerekirse, Suriye ordusunun kimyasal silah iddiasına inanan insanlar aslında basitçe ikiye ayrılıyor.
Ya ileri derecede kaz kafalılar.
Ya da ileri derecede alçaklar.

PS: Komik bir gerçek de şu, ABD Kongresi üyeleri raporun hiçbir şeyi ispat edemediğini ve şüphelerinin giderilmediğini söylerken, Suriye "devrimini" savunduğunu söyleyegelen bazıları da "Zalım Esad kullandı" diye ortalığa atılmış.
İnsanın kraldan çok kralcı olması da böyle bir şey herhalde.


a45UyF587661-201307301451-10
^^^^^ - vvvvv
 

zaryop:jaro

BEN ASK ADAMIYIM
. . . . . .
Dolastigim denizlerce dusunuyorum,
Binecegim son gemi degil midir
Hayir sahibi omuzlarda giden tabut.
Herkes gibi teselliye muhtac olsaydim eger,
Derdim ki: Elbet bir aglayanim olur benim de;
Ramazan geceleri Yasin okuyanim,
Baharda kabrime menekse getirenim de.
Fakat butun bunlar da olur,
Yine tasa etmem,
Yine kirilmam kimseye.
Ben ask adamiyim,
Sevmeye geldim insanlari,
Gonlumle, elimle, kafamla sevmeye;
Hesapsiz, karsiliksiz,
Ayrilik gayrilik gozetmeden.
Gun gelip gidersem sayet,
Oyle severekten gidecegim ki,
Karanlik kiyilardan bile olsa,
Candan selamlarim,
Civarimdan gececek gemileri;
Gunesli gemileri;
Sarkili gemileri;
Iclerinde kendim varmisim gibi!

Cahit Sitki TARANCI
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Kurmus oldugum gruba uye olun
Moderasyonsuz, sansursuz ve ozgur bir gruptur:
Ozgur_Gundem-subscribe@yahoogroups.com
Ayrilmak isterseniz de :
Ozgur_Gundem-unsubscribe@yahoogroups.com

Grup Sayfamız :
http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz.
http://orajpoyraz.blogspot.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder