7 Ekim 2010 Perşembe

savarona

DEVLETİN IRZINA GEÇİLİYOR BIRAKIN SAVARONAYI

*    YÖK BAŞKANI DEKANLIK BİLE YAPMAMIŞ BİRİSİ SEÇİLDİ -  SES YOK

*    ADALET BAKANI HAKKINDA YOLSUZLUK İDDİALARI VAR-  SES YOK

*    DİN ÖĞRETMENLERİNİN ÇOĞU OKUL MÜDÜRÜ OLDU- SES YOK

*    EMNİYET CEMAATİN ELİNE GEÇTİ-  SES  YOK

*    TUBİTAK BAŞKANI BİZDEN OLSUN DİYE AYLARCA ATAMA YAPILMADI-   SES YOK

*    YGS-LYS-POLİS-KPSS- SINAVLARI SORULARI SIZDIRILDI-  SES-YOK

*    HAZİNE ARAZİLERİ HARAÇ MEZAT SATILDI-  SES YOK

*    PKK İMRALIDAN YÖNETİLİYOR-  SES YOK

*    TELEFONU DİNLENMEYEN ADAM KALMADI-  SES YOK

*    TERÖRLE MÜCADELE EDEN HERKES SIRAYLA HAPSE ATILDI- SES YOK

*    İKTİDARA-CEMAATE KARŞI DURANLAR TUTUKLANDI-  SES YOK

*    MUSTAFA KEMALİN ASKERLERİ TEĞMENLER HAPİSTE-  SES YOK

*    KIBRIS SATILMAK İSTENDİ-HALEN İSTENİYOR-  SES YOK

*    ERMENİLER İÇİN AZERBAYCAN HORLANDI -  SES YOK

*    ÖSYM BAŞKANLIĞINA TEKSTİL MÜHENDİSİ GETİRİLDI-  SES YOK

*    BARZANİ-TALABANİ KIRMIZI HALILARLA KARŞILANDI-  SES YOK

*    İKTİDARA KARŞI OLUP HENÜZ HAPSE ATILAMAYAN GAZETECİLERİ PATRONLARI KOVUYORMUŞ- SES YOK

*    MALİYE BAKANI İNGİLİZ, DEVLET BAKANI AMERİKAN VATANDAŞIYMIŞ-  SES YOK

SAVARONADA FUHUŞ YAPILIYORMUŞ HERKES AYAKTA, DEVLETİN IRZINA GEÇİLİYOR BIRAKIN SAVARONAYI!

‘Savarona kimseye uğurlu gelmedi’

Soner Yalçın

“Savarona’nın hikayesi pek bilinmiyor: İlk sahibi “Okyanus Ötesi” Pennsylvania’dan! Savarona’nın ikinci sahibi Hitler miydi? Atatürk Savarona’yı niye çok istedi? Yatta kaç gün kalabildi? Savarona hangi krallara peşkeş çekildi? Gemiyi turizm amaçlı ilk kimler kiraladı? İran Kraliçesi Süreyya’nın Savarona’ya getirdiği son umudu Fatma Bacı kimdi? Trabzonlu Mehmet Şeber Savarona’ya niye talip oldu? Savarona’yı kimler yaktı; kimler antikalarını çaldı? İşte soruların yanıtları...

Sizi önce New York’a götüreyim...

Alman kökenli mühendis John A. Roebling tel kablonun mucidiydi. Bu nedenle göç ettiği Amerika’da dünyanın en büyük tel kablo üreticilerinden biri oldu. Telgraf telleri, elektrik telleri, köprü telleri, gemi ve asansör telleri üretip sattı.

Amerikalı zengin mühendisin bir hayali vardı; Brooklyn ile Manhattan’ı birbirine bağlayacak köprü yapmak.

1865’te kolları sıvadı; köprü projesini kendi çizdi. Gerekli girişimleri yapıp teklifini kabul ettirdi. Fakat talihsizlik; köprünün yerini tespit çalışmaları sırasında geçirdiği kaza sonucu 1869’da öldü.

Oğlu Washington Roebling, babasının hayalini hayata geçirmek için inşaatın başına geçti. Yine bir talihsizlik, köprü kulelerinin inşa edileceği su altı odalarında çalışırken vurgun yedi ve yatalak oldu. Ancak babasının hayalini gerçekleştirmek için inşaatı bırakmadı; eşi Emily Warren Roebling yardımıyla köprüyü 1883’te bitirdi.

Savarona’nın ilk sahibi Emily Margaret Roebling, işte Brooklyn Köprüsü’nü inşa eden bu çiftin kızıydı...

İlk sahibi “Okyanus Ötesi” Pennsylvania’dan

Pennsylvania’lı Richard McCall Cadwalader, Princeton Üniversitesi mezunu başarılı bir bankacıydı. Müziğe kabiliyetliydi ama onun asıl merakı denizcilikti.

Roebleingler’in kızı Emily Margaret ile evliydi.

Emily Margaret Cadwalader da kocası gibi denizi seviyordu. Yatlara düşkündüler. Yatlarıyla dünyanın birçok yerini gezdiler. O yıllar Amerikalı zenginler arasında dünyayı turist olarak gezmek modaydı.

Cadwalader çiftinin 1926’da yaptırdıkları yatlarının adı, Savarona’ydı.

Savarona; Hint Okyanusu’nda yaşayan bir Afrika kuğusunun adıydı.

Cadwalader çifti ikinci yatlarını 2 yıl sonra, 1928’de inşa ettirdi. İlginçtir, ona da Savarona adını verdiler.

Ve üç yıl sonra 1931’de yaptırdıkları, dünyanın en büyük özel yatına da Savarona adını koydular.

İşte bugün gündemimize -ne yazık ki fuhuş baskınıyla gelen- Savarona bu Savarona’ydı!

Almanya’nın ünlü Blohm und Voss tersanesinde inşa edilen ve Hamburg’da denize indirilen Savarona, 124.3 metre gövde uzunluğuyla dünyanın en büyük yatıydı.

Savarona’nın denize indirilişi hayli görkemli oldu. Time, The New York Times, Chicago Tribune gibi dünya basını Savarona’ya çok ilgi gösterdi.

Ancak Savarona’nın ABD’ye girişi sorunlu oldu. Amerika yatın yapım gideri kadar gümrük ve kayıt parası istedi. Bu da yaklaşık 3 milyon dolar tutarındaydı.

Cadwalader çifti parayı ödemek istemedi. Savarona geldiği yolu izleyerek tekrar Hamburg’a döndü.

Savanora Almanya’ya dönmüştü ama kurtuluşu yoktu. Çünkü Amerikan vergi memurları Savarona’nın peşini bırakmadı. Cadwalader çiftini vergi kaçırmakla itham ettiler. İddiaya göre çift, daha az vergi vermek için Savarona’yı şirket malı gibi göstermişti.

Dava sürerken, yetmezmiş gibi Emily Margaret Cadwalader geminin çarkçıbaşına âşık oldu. Yatın en üst katındaki odasından, üç kat aşağıdaki çarkçı başının odasına giden özel bir merdiven yaptırdı. Gizlice buluşuyorlardı. Ve sanıyorlardı ki 80 küsur personelin bu aşktan haberleri yok. Olay, Richard McCall Cadwalader’ın kulağına gitti. Aile faciası son anda önlendi.

Savarona Cadwalader ailesine uğurlu gelmemişti. Şubat 1937’de gemiyi satılığa çıkardılar.

Atatürk çok kızdı

Tarih 4 Eylül 1936.

Yer İstanbul.

Atatürk’ün canı bir olaya çok sıkkındı.

O gün, İstanbul’a gelen İngiliz Kralı 8. Edward’ın şerefine Moda koyunda yelken yarışı düzenlendi.

Atatürk yarışı Kral Edward’la birlikte yaşlı Ertuğrul yatında izledi. Fakat Ertuğrul manevra yaptıkça etrafa yağlı kurum yağdırdı. Edward, beyaz elbisesine konan kurumu üfledikçe elbisesi daha da berbat oldu. Atatürk’ün canı sıkıldı; durumu kurtarmak için, “Majeste bu yat epey zamandır çalışmadığı için, kazanları ısınıncaya kadar bu kurumlar bizi rahatsız edecektir” dedi ve Kral’ın koluna girerek bitişikteki İngilizlerin görkemli kraliyet yatına geçtiler.

Atatürk akşam yemeğinde yanındakilere, “Efendim medeniyet iddiası lafla olmaz. Bu iddiaya girenlerin her malzemesi her hususta tamam olmalıdır. Yoksa insan işte böyle kepaze olur” dedi.

Kuşkusuz, bir tek bu olay Savarona’nın alınma sebebi değildi.

Bir başka neden de Atatürk’ün sağlığıyla ilgiliydi. Atatürk’ün hastalığı ağırlaşıyordu. Doktorları, deniz havasının Atatürk’e iyi geleceğini söylüyorlardı.

Savarona bir umuttu; umudun adıydı.

Ama tek başına bu da Savarona’nın alınmasının nedeni değildi.

Gözden kaçan bir olgu var:

Atatürk hayatının son döneminde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin deniz işleriyle çok alakalıydı. O dönemde neredeyse sadece Denizbank’ı kurdurmak, Türk deniz ticaret filosu oluşturmak, Deniz kuvvetlerini güçlendirmek gibi projeler üzerinde çalışıyordu. O yıllarda Almanya’ya Sus, Trak, Marakaz, Etrüsk gemilerinin sipariş edilmesinin sebebi de buydu.

Bunların tümü Savarona’nın alım nedeniydi.

Hitler, Savarona’yı satın aldı mı

Atatürk Savarona’nın fotoğraflarını görünce çok beğendi. Berlin Büyükelçisi Haydar Apak, Cadwalader ailesiyle temasa geçti. Ardından Cumhurbaşkanlığı özel kalem müdürü Hasan Rıza Soyak başkanlığında bir komisyon kuruldu. Heyet Almanya’ya gitti. Tercümanları ise Atatürk’ün manevi evladı Abdurrahim Tunçak idi.

Ayrıca incelemeler yapması için de Sakarya gemisi motor makinisti Adil Aşıroğlu görevlendirildi. Çünkü Savarona 5 yıldır Hamburg limanına demirliydi. Bazı tamiratların yapılması elzemdi.

Fakat Türk heyetini bekleyen bir sürpriz vardı.

Savarona’nın alımında karşılarına bir engel çıktı: Adolf Hitler!

Hitler, Savarona’yı Alman denizaltıları için ana gemi olarak kullanmak istiyordu. Kimi iddialara göre Savarona’yı satın almışlardı. Sadece devir işlemleri yapılmamıştı.

İşte tam bu sırada Türkiye teklifini vermişti. Yani araya giren Hitler değil, Türkiye idi.

Almanya ile Türkiye Savarona yüzünden karşı karşıya geldi. Atatürk geri adım atmaya yanaşmadı. Sonunda Hitler Savarona’dan vazgeçti. Niye?

Bir iddia; Hitler, Savarona’yı Atatürk’ün çok istediğini duyunca almaktan vazgeçti. Çünkü Atatürk’ün askerliğine hayrandı ve Atatürk’ün hastalığını biliyordu. Kim bilir belki de, Avrupa’yı işgale hazırlanırken Atatürk gibi bir askeri karşısına almak istemiyordu.

İkinci iddia ise, Cadwalader ailesi, Hitler’in Savarona’yı hangi amaçla istediğini anladılar; ve kuşkusuz ABD’nin dayatmasıyla satmaktan vazgeçtiler.

Neyse, Türkiye sonunda Savarona’yı 23 Şubat 1938’de resmen aldı. Ödenen para 1 milyon 200 bin dolar idi.

Ve Savarona 1 Haziran 1938’de Dolmabahçe önüne demirledi. Atatürk çok heyecanlandı ve hemen Dolmabahçe’den Acar motoruyla yata gitti. Çok beğendi. Yata “Güneşdil” adının verilmesine karşı çıktı; Savarona adı güzeldi; “Öyle kalsın” dedi.

Savarona’da ilk emrini Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu’ya verdi: “Nuri oğlum, kitaplarımı getirdin mi? Hepsini kamarama muntazam koy, herhalde pek dışarı çıkmayacağım için bol bol okuma fırsatım olacak.”

Savarona’yı görünce sevinci ve heyecanını saklayamayan Atatürk, Savarona’da sadece 56 gün yaşadı. Evet, iki ay bile değil.

İlk günler rahatsızlığı hafifler gibi oldu. Fakat daha sonraki günler, -kendisine o kadar iyi bakmasına, perhizlerine harfiyen uymasına rağmen- iki kez kriz geçirdi.

Hastalığı artınca, 25 Temmuz gece yarısı saat 01.00’de Dolmabahçe’ye nakledildi. Bir daha Savarona’ya hiç gidemedi.

Ve ne yazık ki Savarona, Atatürk’e derman olmadı; uğurlu gelmedi.

SAVARONA HEP GÜNDEMDE KALDI

Atatürk Savarona’da 56 gün kaldı.

Ama Savarona Atatürk’le özdeşleşti. Ata’nın emanetiydi.

Buna rağmen hep politik tartışmaların odağında oldu.

1946 seçimleriyle TBMM’ye Demokrat Parti’nin meclis oturumlarında en çok eleştirdikleri konuların başında, “Cumhurbaşkanlığı yatı” Savarona vardı.

Sadece Savarona değil Atatürk’ün “Beyaz Treni” de polemik konusuydu.

Savarona’nın masrafları CHP’ye yük olmuştu. Aslında DP’lilerin iddia ettikleri gibi “Milli Şef” İsmet İnönü yatı pek kullanmıyordu. Hatta Savarona’nın Deniz Kuvvetleri’nin hastanesi olmasını önermiş; ancak bu dönüşüm çok masraflı bulunduğu için vazgeçilmişti.

Keza İnönü, II. Dünya Savaşı’ndan sonra; 1948’de “bütçeye yararı olur” diye Savarona’nın satılmasını gündeme getirdi. Bu nedenle yurtdışındaki Türk büyükelçilerine haberler gönderildi.

Savaş sonrasının yoksulluğuna rağmen bir İngiliz firması Savarona’ya talip oldu. Satış gerçekleşmedi. Çünkü Türk basınında “Savarona bize Atatürk’ün emanetidir, satılamaz” yazıları çıktı. Bu işin öncüsü ise Ulus Gazetesi’nden Nurettin Artam’dı.

“Kamuoyu baskısı var, madem satamıyoruz, o halde turizm amaçlı kiraya verelim” fikri ortaya atıldı. Trabzonlu denizci Mehmet Şeber Savarona’yı kiralamak için Ulaştırma Bakanlığı’yla masaya oturdu. Anlaşma olmadı. Basın tepkiliydi.

Peki ne yapılacaktı?

Diğer yanda Savarona masraflıydı; bu nedenle senelerdir İstanbul/Küçüksu sahilinde demirlemiş duruyordu.

Mısırlı zenginlere kiralandı

1950’de iktidar el değiştirdi.

DP iktidar olunca Savarona tartışması bitmedi.

Liberal piyasa ekonomisine inanan DP, Savarona’yı atıl durumdan kurtarmak için kolları sıvadı.

1951’de bir Mısır acentası aracılığıyla Savarona’yı bir aylığı 300 bin liradan Mısırlı zenginlere kiraya verdi. Mısırlı zenginlerin Akdeniz’deki maceralı gezileri Türk basınından tepki aldı.

Atatürk’ün emanetinde Mısırlıların oturmasına bazı çevreler sert tepki gösterdi.

DP bunun üzerine (ki Celal Bayar’ın bastırmasıyla) Savarona’yı öğrencilerin eğitiminde kullanılmak üzere Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na “okul gemisi” olarak verdi.

Geminin komutanlığına atanan Deniz Kurmay Albay Vedat Burak, gemi demirbaş sayımını inceden inceye yaparak, (ki şöminedeki yakılacak odunların bile) kaydını yaptı.

Bu kadar özenli olmasının nedeni; Cadwalader çifti antikaya çok meraklıydı ve Savarona’da çok değerli antikalar vardı. Örneğin yatın baş tarafındaki yemek salonu tamamen orijinal Fransız Kralı XV’inci Louis’e aitti.

Kral Faysal’ın hizmetinde

1955’de Savarona konusu yine meclis gündemine geldi.

Bu kez konuyu meclise taşıyanlar CHP’lilerdi.

Savarona, askeri eğitim amacıyla Akdeniz’de sefere çıkmıştı. Fakat yatta sadece askeri öğrenciler yokmuş; Irak Kralı Faysal’ın ricası üzerine kendisi İtalya/ Capri’ye götürülmüştü!

CHP’liler kızgındı; Atatürk’ün emaneti Savarona ve askeri öğrenciler nasıl Kral’ın emrine, hizmetine verilirdi.

DP’lilerin yanıtı bir gerçeği ortaya çıkardı.

“Sizin döneminiz 1946’da Kral Faysal, İskenderun’dan alınıp Marsilya’ya yine Savarona’yla götürülmedi mi?” Götürülmüştü.

Kral Faysal, Savarona’yı çok seviyordu. Bazı gezilerinde Türk Hükümeti’nden rica ediyor, Savarona’yı kullanıyordu. Eh komşu hakkı bu olsa gerek!

Savarona herkesin gözdesiydi.

Başbakan Adnan Menderes de Savarona’yla mehtap gezisine çıkmaya bayılıyordu.

Ne garip değil mi; Savarona’yı çok seven Kral Faysal da, Başbakan Menderes de idam edildi.

Savarona onlara da uğurlu gelmemişti.

Fatma Bacı Savarona’ya çağrıldı

Savarona, İran Kraliçesi Süreyya’ya da uğurlu gelmedi.

Bilirsiniz dünyalar güzeli Prenses Süreyya’nın çocuğu olmuyordu. Bu nedenle Şah Muhammed Rıza Pehlevi eşini boşadı.

Fakat boşanmadan kısa bir süre önce, 1956’da Şah ve Prenses İstanbul’a geldiler; Savarona’da kaldılar.

İkisi de Ata’nın emanetini çok beğendiler.

Bu arada kimin aklına geldiyse, Prenses Süreyya’ya, yaptığı kocakarı ilaçlarıyla çocuğu olmayanların dertlerine derman olan 65 yaşındaki Fatma Bacı’dan bahsetti. Süreyya heyecanlandı; görüşmek istedi.

Bunun üzerine Fatma Bacı Yalova’dan bulunup Savarona’ya getirildi!

Fatma Bacı ile Prenses Süreyya uzun müddet kamarada kaldılar. Sonra Yalova kaplıcalarına gittiler.

Savarona’daki herkes artık emindi; Prenses Süreyya nur topu gibi oğlan doğuracaktı.

Olmadı; Fatma Bacı’nın ilaçları yeterli gelmemişti!

Özal Savarona’yı jilet yapacaktı

Savarona 40 yıl önce büyük bir tehlike atlattı.

3 Ekim 1979’da İstanbul Heybeliada yakınlarında demirliyken makine dairesinde çıkan yangınla büyük hasar gördü.

Kısa sürede onarıldı ve 24 Ağustos 1980’de tekrar okul gemisi olarak kullanılmaya başlandı.

Fakat...

Savarona, 27 Temmuz 1986’da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı envanterinden çıkarıldı. Savarona başıboş kaldı.

Bu arada Çankaya Köşkü’nde oturan “Büyük Atatürkçü” Kenan Evren Savarona’nın çürümesini seyrediyordu.

Ve en hazin olay 1989’da yaşandı.

ANAP Hükümeti Savarona’yı hurdaya çıkardı. Yani parçalanıp satılacaktı, jilet olacaktı.

Haberin basında çıkması üzerine devreye armatör Kahraman Sadıkoğlu girdi. Savarona’yı 49 yıllığına kiraladı.

Bu arada, yatı teslim aldığında gördü ki, Savarona kapı tokmaklarına kadar yağmalanmıştı. İşin acı yanı, hırsızların Sadıkoğlu’na çaldıklarını satmalarıydı.

Sadıkoğlu Savarona’yı eski ihtişamlı haline dönüştürüp turizm amaçlı kullandı.

Ne kadar çabalasa da Sadıkoğlu bu kiralama işinden para kazanamadı; Savarona’nın giderleri çoktu.

Geçen hafta Savarona’da yapılan fuhuş operasyonu geminin bundan sonraki hayatını değiştirecek gibi görünüyor. Hükümet, Savarona’yı müze yapmayı düşünüyor.

Bakalım bundan sonra Savarona’nın seyri nasıl olacak.”

 


-
--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ TİTREK BİR DAMLADIR Titrek bir damladır aksi sevincin Yüzünün sararmış yapraklarında Ne zaman kederden taşarsa için Şarkılar taşırsın dudaklarında.  İşlerken hülyama sesten örgüler Bir çini vazodan dökülen güller Gibi hülyada fecirler güler Buruşmuş bir çiçek parmaklarında.  Gözlerin kararan yollarda üzgün Ve bir zambak kadar beyazdı yüzün Süzülüp akasya dallarından gün Erir damla damla ayaklarında.  Sesin perde perde genişledikçe Solan gözlerinden yağarken gece Sürür eteğini silik ve ince Bir gölge bahçenin uzaklarında.  Sen böyle kederden taştığın akşam Derim dudağında şarkı ben olsam Gözlerinde damla, içinde gam Eriyen renk olsam ayaklarında.  Ahmet Muhip DRANAS  oO-------------------------------------------------------------------Oo  http://orajpoyraz.blogspot.com/

TÜRKLERİ YOK ETME STRATEJİSİ !


 

TÜRKLERİ YOK ETME STRATEJİSİ !

 

Emin Işık’ın “Aşkı Meşk Etmek” isimli yeni bir kitabı çıktı.Emin hocanın bu kitabındaki bir tespiti çok dikkat çekici.

Hoca;Hz. İsa’nın doğduğu yıllarda Çin nüfusunun 35 milyon Türk nüfusunun ise toplam 15 milyon olduğunu söylüyor.Aradan geçen iki bin sene zarfında Çinlilerin nüfusu 1.5 milyarı aştı,Türkler’in nüfusununda bunun yarısına yakın ya da hiç olmazsa en az beşte ikisi kadar olması lazım diye devam ediyor.

Ancak Emin Işık’ın ifadesine göre Çin Seddi’nden Adriyatik kıyılarına kadar sayabileceğimiz Türk nüfusu 180 milyon çıkıyor.Peki bu Türklere ne olmuş?

Türkler ya asimile olmuşlar ya da soykırıma uğramışlar.

Burada Allah uzun ömür versin Türk Dünyası Araştırmaları Vakfının Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan’ın söylediklerini hatırlamamak mümkün değil.

Yazgan’a göre son iki yüz yılda 150 milyon Türk katledilmiştir ve bunun adı soykırımdır.Bunu bir anlayabilsek ,yeryüzünden soyu silinmek istenilen birinci milletin Türkler olduğununda farkına varacağız.

Yine Emin Işık,Türk nüfusunun günümüzde en az  1 milyar civarında olması gerektiğini ve eğere böyle olsaydı bu sayıda bir nüfusun küresel güçler için büyük tehlike oluşturacağını söylüyor ve ekliyor “bugün Türkiye’yi bile çok görüyorlar”.

Bu asimilasyon ve soykırım kendiliğinden zuhur etmemiştir.Türk Milletine hasım olanlar bunu bir plan ve strateji içinde gerçekleştirmiştir.Bunların son hedefi de Türkiye ve Türkiye toprakları üzerinde yaşayan Türk Milletidir.

Unutmayalım ki;dünya sürekli akan,hareket eden bir enerjik alandır.Dünyamız üzerindeki koşullar değişken olduğu için,fiziksel ve psikolojik çevrenin değişmesiyle uygulanan stratejilerde zamanla değişimler göstermektedir.

Tarihin derinliklerine dalıp gittiğimizde ve önyargısız bir şekilde tarihle yüzleştiğimizde,başımıza gelenleri doğru algılayabilir ve bu gün karşılaştığımız olayları analiz edebiliriz.

Stratejinin dehası olarak kabul edilen SunTzu ve Çinliler “savaşmadan kazanmayı” en arzulanan zafer yolu olarak görürler.Onlara göre savaş kazanmak başarı değildir. Başarı,düşman askerlerinin savaşmadan teslim olmasını sağlamaktır.Şimdi Türkiye’ye karşı öz yurdumuzda uygulanan strateji bu temel hususa  dayanmaktadır.

Türk Milletinin karşısındaki güçler,1919’dan itibaren karşılarında Mustafa Kemal’le bayraklaşan bir direnç ve onun en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti Devletini bulmuştur. Bundan dolayı doğrudan savaş açıp sonucunun ne olacağı meçhul bir mücadeleye girip askerlerini öldürmek yerine Şeyh Sait,Dersim,PKK isyanlarını ,12 Eylül öncesi olaylarını çıkartıp,Türk Milletine karşı bölücü kürtleri,kripto Ermenileri,Balat’taki patrik namlı papazı kullanma yolunu seçmişlerdir.

Sırada daha kullanacakları bolca malzeme bulunmaktadır.Strateji dehalarının çok iyi bildiği ve bizim bir türlü farkında olmadığımız bir  diğer  hususda “düşmanınızın gücünü strateji aracılığıyla azaltın ve içten çökmesini sağlayın” prensibidir.Bu prensip içinde Türk Milletinin yaşadıklarını bir mantık çerçevesinde değerlendirdiğinizde  Türkler açısından hiçte iç açıcı olmayan sonuçlara ulaşırsınız.

Türk Milletine karşı uygulanan stratejilerin sonuç vermesi  için devamlı surette dikkatimiz dağıtılmakta ve dikkatsizlik körüklenmektedir.Böylece dikkatimizi toparlayamadığımız için kendi menfaatlerimizi korumak yönünde harekete geçme isteğimiz körelmektedir.

Türk Milletinin,başına gelenleri anlaması ve bunlardan kurtulmak için çabalaması,zihnimize saldırarak,enerjimiz kurutularak ve moralimiz bozularak engellenmek istenmektedir.Bütün bunlar,perde arkasındaki güçlerin maşaları eliyle yapılmaktadır.Maşaların kullanılmasındaki amaç ise,ola ki;Türkler bu oyunu bozarsa yarın yine müttefik olunur kapısını açık tutmaktır.

Örneğin;Yunanlıların İngilizler başta olmak üzere Haçlı zihniyetinin kışkırtması ve desteği ile Anadolu’ya çıkartılarak Türklerle savaştırılması,ABD’de karargah kurmuş cemaat eliyle Türkiye’nin sosyolojik dengelerinin bozulması,isyanların dost ve müttefik olduğunu sandığımız  devletlerin eliyle gerçekleştirilmesi,PKK’nın arkasında stratejik dostlarımızın maddi ve manevi duruşunun olması,zavallı ermenilerin Türklere karşı  kullanılmak üzere bunların tuzağına düşmüş olmaları gibi çoğaltabilecek bir çok hususun Türk Milletine karşı strateji geliştirenlerce değerlendirildiğini görüyoruz.

Türkiye’de son zamanlarda Türk  Milletinin ve devletinin bekası üzerine söylem geliştiren buna karşılık Türk Milletinin sessizliğini garipseyen İnsanlara karşı “siz başka bir şey bilmezmisiniz” stratejisi uygulanıyor.

Elbette bizlerde başka şeyleri biliriz. Ancak bir milletin ve devletin beka sorunu ortaya çıkmışşa,milletin güvenliği ve bu sorundan ivedilikle selamete çıkarılması, öncelikle konuşulması ve çözülmesi gereken bir sorun haline gelmiş demektir. Daima bunları hatırlatmamızın başlıca nedeni budur.

Türkiye’nin ve Türk Milletinin,üzerine oynanan  ve nihai amacı Türk Milletinin varlığını yeryüzünden silmeyi hedefleyen bu stratejilerin varlığını açık etme vazifesi,bunları bilen ve anlayan insanların üzerindedir.Bu insanların ehliyet ve liyakat esasına göre,bilimin ışığında, Türkiye’ye yapabilecekleri katkı bu güne kadar yapılanların fersah fersah üzerinde olacaktır.Fakat ilk önce Türklere karşı uygulanan stratejileri anlamak kaydıyla.Onun için etrafınıza bakarken mutlaka aklınızı ve vicdanınızı uyanık tutun.

 

Özcan PEHLİVANOĞLU

www.trakyanethaber.com


- ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~
Hem laik hem Müslüman olunmaz.
İkisi bir arada ters mıknatıslanma yapar.
1,5 milyar İslam alemi Müslüman Türk Milletinin ayağa kalkmasını bekliyor,kalkacağız, ışıkları göründü.
Allahın izniyle kıyam(zumla, haksızlığa başkaldırı) başlayacak.
Türkiye Cezayir olur mu diyorlar.
Biz hazmettire hazmettire geliyoruz.

(RTE 1994-Belediye Başkanı)

- ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~ - ~
HASAN TAHSIN'E KADAR BU ÜLKEDE DÜŞMANA HİÇ KURŞUN ATILMADIĞINI BILMEK NE KADAR UTANÇ VERİCİDİR ASLINDA.

Anonim...

Diaspora NY konserini hazmedemedi!

Diaspora NY konserini hazmedemedi!

Wednesday, 06 October 2010 00:47
Ermeni diasporası, İstanbul doğumlu Ermeni piyanist Şahan Arzruni'nin New York'ta vereceği konsere engel olmaya çalışıyor.

New York'taki ünlü Carnegie Hall konser salonu, Türk ve Ermeni sanatçıların birlikte vereceği konsere ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Ancak, Ermeni diasporası, İstanbul doğumlu Ermeni piyanist Şahan Arzruni'nin bu konsere çıkmaması için kampanya başlattı.

New York Başkonsolosluğu'nca, Akdamar Kilisesi'nin açılışı onuruna Carnegie Hall'de düzenlenecek konserde dünyaca ünlü piyanist Şahan Arzruni, misafir sanatçılar kemancı Cihat Aşkın ve bariton Kevork Tavityan ile birlikte klasik müzik bestecilerinin eserlerini yorumlayacak. Yarın gerçekleşecek etkinlikte, Adnan Saygun, Yüksel Koptagel, Ferid Alnar, İlhan Baran gibi ünlü Türk besteciler ile Komitas, Alan Hovhaness, Sirvart Karamanuk ve Aram Khachaturiyan gibi ünlü Ermeni bestecilerin eserleri çalınacak.

SİYASİ ŞOVA ALET OLMA

Ermeni Devrimci Federasyonu (ARF) ve Ermeni Liberal Demokrat Parti ise, ABD'de yaşayan Ermenilerden, Akdamar'ın açılışı onuruna verilecek konseri boykot etmelerini istedi. ABD'deki Ermeni toplumunun ileri gelenlerinden gazeteci-yazar Harut Sasunyan, Şahan Arzruni'nin Van'da konser vererek Akdamar'da 'siyasi şova' malzeme olduğunu iddia ederek, müziğinin Türkiye tarafından propoganda malzemesi yapılmasına izin vermemesi gerektiğini belirtti.

ABD'de yaşayan ünlü piyanist

Arzruni ise konserle ilgili yaptığı yazılı açıklamada, Türk ve Ermenilerin neredeyse bin yıl yan yana yaşadıklarını ve iki halk arasında özellikle de müzik alanında büyük etkileşim olduğunu belirtti. Piyanist Arzruni, 18 Eylül'de de Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde (YYÜ) Cengiz Andiç Kültür Merkezi'nde konser vermişti. 

KOMİTAS'I BİZ ÇALMAYACAĞIZ DA KİM ÇALACAK?

Konserde yer alacak olan müzisyen Cihat Aşkın, Akşam'ın sorularını yanıtladı. Yaşadığı dönemde Ermeni soykırımı iddialarının büyük destekçilerinden biri olan besteci Komitas'ın eserlerinin de çalınacağı konserle ilgili olarak Aşkın, 'Şu anda bu konser gerçekleştiriliyor diye Ermeni diasporası büyük bir öfke içinde. Biz kardeşliği ve birlikteliği savunuyoruz, bunu istemiyorlar, tehdit ediyorlar, gösteri yapacaklarını söylüyorlar. Bence yanlış bir tutum içerisindeler. Ayrıştırıcı olmasınlar, destek olsunlar, o zaman bizim bu konserde aldığımız yapıcı tutumu takdir edeceklerdir. Tüm bu tehditlere rağmen bu konseri yapacağımız için mutluyum. Her iki taraftan ölen insanlar için çalacağız' diye konuştu.

1869 Kütahya doğumlu Komitas'ın eserlerinin Türk kültürünün de bir parçası olduğunu söyleyen Aşkın, 'Komitas sonuçta Kütahyalı bir sanatçı ve Anadolu'da yaptığı türkü derlemeleri ile müzikolojik öneme sahip bir besteci. Kütahya'da doğmuş bir bestecinin eserlerini ben çalmayayım da kim çalsın?' diye konuştu. Aşkın, 'Bin yıldır bir arada yaşamış olan kardeşliğin temsilini yapıyoruz. Kültür olarak birbirimizden ne çok şey alıp vermişiz! Anadolu'nun bize sağlamış olduğu bu zenginliği dünyaya haykırmak için bu konseri yapıyoruz. Biz kardeşiz ve bu kardeşliği bozacak hiçbir yabancı güç istemiyoruz' dedi.

InternetHaber

http://www.amerikaliturk.com/manset/4368-diaspora-ny-konserini-hazmedemedi.html

--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ Silgi kullanmadan resim çizme sanatına hayat denilmektedir.   JOHN CHRİSTİAN  oO-------------------------------------------------------------------Oo  http://orajpoyraz.blogspot.com/

NUR-31,Kur'an yorumlamak

Her yaş güzeldir.Değerini geç anlasak ta...

8/9/2009 - NUR-31,Kur'an yorumlamak

Kategori: KURANDAN

Türkçe:Baş,Arapça'da re's olarak ifade edilir.
Arapçası:رأس

Türkçe:Örtü
Arapçası:غطاء

Türkçe:başörtüsü
Arapçası:الحجاب

Türkçe:Örtülerinizi
Arapçası:الحجاب

Türkçe:baş örtülerinizi
Arapçası:غطاء الرأس

Birleşik yazarsak....
Türkçesi:başörtülerinizi
Arapçası:حجابك
---------
Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.
اقول نساء المؤمنين ، فإنها قد تجنب العيون حرام ، لأنها محافظة على العفة.
---------
Görünen kısımlar müstesna, zînetlerini göstermesinler.
عرض قطع استثنائية ، وإظهار الزينة.
---------
Örtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar.
صدق على الجانبين حتى الإفراج عنهم الغطاء.
Not:Özellikle bu kısım şöyle de olabilir.
على الجانبين حتى الإفراج عنهم الغطاء تا
--------
şimdi de A’râf Sûresinin 41 .Ayetinde geçen örtü(غطاء) kelimesine bakalım.
Neden A’râf diyorum?Çünkü,buradaki örtü(غطاء) anlamına en yakın olanıdır da ondan.

Onlar için cehennem ateşinden döşek, üstlerinde de cehennem ateşinden örtüler var.
بالنسبة لهم في نار جهنم من فراش وغطاء رأس من نار جهنم هي أيضا.
İşte biz zalimleri böyle cezalandırırız.(A’râf/41)
وبهذه الطريقة يمكننا معاقبة الظالمين.
-------

Hamr: Örtmek anlamında mastar; çiğ üzüm şırasından sıkılmış ve köpüğü atılmış şarabın ismi. İçkiye, aklı örttüğü için "humar" denir. Himar: Hımır maddesi, setr, örtü ve kapalılık;bundan dolayı(örtü/örtmek/kapamak anlamından dolayı) baş örtüsü olarak ta kesin hüküm olup olmadığı tartışmalara konu olmaktadır.
Bu konu daha önceki yazılarımda detaylı olarak incelenmiştir.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3004.0

Görüldüğü üzere baş(رأس) ne şekilde kullanılmıştır.

Ayrıca başkaca benzeşim için bakınız...
http://www.pultar.org/~mustafa/YAS/R.html

-------------------------------------

 

وَقُل لِّلۡمُؤۡمِنَـٰتِ يَغۡضُضۡنَ مِنۡ أَبۡصَـٰرِهِنَّ وَيَحۡفَظۡنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبۡدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا مَا ظَهَرَ مِنۡهَا‌ۖ وَلۡيَضۡرِبۡنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَىٰ جُيُوبِہِنَّ‌ۖ وَلَا يُبۡدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلَّا لِبُعُولَتِهِنَّ أَوۡ ءَابَآٮِٕهِنَّ أَوۡ ءَابَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوۡ أَبۡنَآٮِٕهِنَّ أَوۡ أَبۡنَآءِ بُعُولَتِهِنَّ أَوۡ إِخۡوَٲنِهِنَّ أَوۡ بَنِىٓ إِخۡوَٲنِهِنَّ أَوۡ بَنِىٓ أَخَوَٲتِهِنَّ أَوۡ نِسَآٮِٕهِنَّ أَوۡ مَا مَلَكَتۡ أَيۡمَـٰنُهُنَّ أَوِ ٱلتَّـٰبِعِينَ غَيۡرِ أُوْلِى ٱلۡإِرۡبَةِ مِنَ ٱلرِّجَالِ أَوِ ٱلطِّفۡلِ ٱلَّذِينَ لَمۡ يَظۡهَرُواْ عَلَىٰ عَوۡرَٲتِ ٱلنِّسَآءِ‌ۖ وَلَا يَضۡرِبۡنَ بِأَرۡجُلِهِنَّ لِيُعۡلَمَ مَا يُخۡفِينَ مِن زِينَتِهِنَّ‌ۚ وَتُوبُوٓاْ إِلَى ٱللَّهِ جَمِيعًا أَيُّهَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ لَعَلَّكُمۡ تُفۡلِحُونَ (٣١)

---------------------------------------

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini /harama bakmaktan/ korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Örtülerini, yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları , ellerinin altında bulunanlar , erkeklerden, ailenin kadınına şehvet duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut henüz kadınların gizli kadınlık hususiyetlerinin farkında olmayan çocuklardan başkasına zinetlerini göstermesinler. Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar.
 Ey müminler! Hep birden Allah`a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz. / (31)
------------------------
İngilizce
And say to the believing women that they should lower their gaze and guard their modesty; that they should not display their beauty and ornaments except what  appear thereof; that they should draw their veils over their bosoms and not display their beauty except to their husbands, their fathers, their husbands' fathers, their sons, their husbands' sons, their brothers, or their brothers' sons, or their sisters' sons, or their women, or the slaves whom their right hands possess or male servants free of physical needs, or small children who have no sense of the shame of sex; and that they should not strike their feet in order to draw attention to their hidden ornaments. And O ye Believers! Turn ye all together towards Allah that ye may attain Bliss. (31)
-------------------
Almanca
Und sprich zu den gläubigen Frauen, daß sie ihre Blicke zu Boden schlagen und ihre Keuschheit wahren und ihren Schmuck nicht zur Schau tragen sollen - bis auf das, was davon sichtbar sein darf, und daß sie ihre Tücher um ihre Kleidungsausschnitte schlagen und ihren Schmuck vor niemand  enthüllen sollen als vor ihren Gatten oder Vätern oder den Vätern ihrer Gatten oder ihren Söhnen oder den Söhnen ihrer Gatten oder ihren Brüdern oder den Söhnen ihrer Brüder oder Söhnen ihrer Schwestern oder ihren Frauen oder denen, die sie von Rechts wegen besitzen, oder solchen von ihren männlichen Dienern, die keinen Geschlechtstrieb mehr haben, und den Kindern, die der Blöße der Frauen keine Beachtung schenken. Und sie sollen ihre Füße nicht so stampfen, daß bekannt wird, was sie von ihrem Schmuck verbergen. Und wendet euch allesamt reumütig Allah zu, o ihr Gläubigen, auf daß ihr erfolgreich sein möget. (31)
------------
Fransızca
Et dis aux croyantes de baisser leurs regards, de garder leur chasteté, et de ne montrer de leurs atours que ce qui en paraît et qu’elles rabattent leur voile sur leurs poitrines; et qu’elles ne montrent leurs atours qu’à leurs maris, ou à leurs pères, ou aux pères de leurs maris, ou à leurs fils, ou aux fils de leurs maris, ou à leurs frères, ou aux fils de leurs frères, ou aux fils de leurs sœurs, ou aux femmes musulmanes, ou aux esclaves qu’elles possèdent, ou aux domestiques mâles impuissants, ou aux garçons impubères qui ignorent tout des parties cachées des femmes. Et qu’elles ne frappent pas avec leurs pieds de façon que l’on sache ce qu’elles cachent de leurs parures. Et repentez-vous tous devant Allah, ô croyants, afin que vous récoltiez le succès(1). (31)
---------
İspanyolca
Y di a las creyentes que bajen la mirada y guarden sus partes privadas, y que no muestren sus atractivos a excepción de los que sean externos; y que se dejen caer el tocado sobre el escote y no muestren sus atractivos excepto a sus maridos, padres, padres de sus maridos, hijos, hijos de sus maridos, hermanos, hijos de sus hermanos, hijos de sus hermanas, sus mujeres*, los esclavos que posean, los hombres subordinados carentes de instinto sexual o los niños a los que aún no se les haya desvelado la desnudez de la mujer.Y que al andar no pisen golpeando los pies para que no se reconozcan adornos* que lleven escondidos.Y volveos a Allah todos, oh creyentes, para que podáis tener éxito. (31)
----------
Endonezya
Katakanlah kepada wanita yang beriman: "Hendaklah mereka menahan pandangannya, dan memelihara kemaluannya, dan janganlah mereka menampakkan perhiasannya, kecuali yang  nampak daripadanya. Dan hendaklah mereka menutupkan kain kudung ke dadanya, dan janganlah menampakkan perhiasannya, kecuali kepada suami mereka, atau ayah mereka, atau ayah suami mereka, atau putera-putera mereka, atau putera-putera suami mereka, atau saudara-saudara laki-laki mereka, atau putera-putera saudara laki-laki mereka, atau putera-putera saudara perempuan mereka, atau wanita-wanita Islam, atau budak-budak yang mereka miliki, atau pelayan-pelayan laki-laki yang tidak mempunyai keinginan  atau anak-anak yang belum mengerti tentang aurat wanita. Dan janganlah mereka memukulkan kakinya agar diketahui perhiasan yang mereka sembunyikan. Dan bertaubatlah kamu sekalian kepada Allah, hai orang-orang yang beriman supaya kamu beruntung. (31)
--------
Malezya
Dan katakanlah kepada perempuan-perempuan yang beriman supaya menyekat pandangan mereka  dan memelihara kehormatan mereka dan janganlah mereka memperlihatkan perhiasan tubuh mereka kecuali yang zahir daripadanya; dan hendaklah mereka menutup belahan leher bajunya dengan tudung kepala mereka; dan janganlah mereka memperlihatkan perhiasan tubuh mereka melainkan kepada suami mereka atau bapa mereka atau bapa mertua mereka atau anak-anak mereka, atau anak-anak tiri mereka atau saudara-saudara mereka atau anak bagi saudara-saudara mereka yang lelaki atau anak bagi saudara-saudara mereka yang perempuan, atau perempuan-perempuan Islam atau hamba-hamba mereka atau orang gaji dari orang-orang lelaki yang telah tua dan tidak berkeinginan kepada perempuan atau kanak-kanak yang belum mengerti lagi tentang aurat perempuan dan janganlah mereka menghentakkan kaki untuk diketahui orang akan apa yang tersembunyi dari perhiasan mereka dan bertaubatlah kamu sekalian kepada Allah, wahai orang-orang yang beriman, supaya kamu berjaya. / (31)

Allah hiç bir yerde baş dememiş olmasına rağmen,tevilciler ne hikmet ise allahın demediği şeyi anlamakta hiç gecikmemişler be BAŞ kelimesini sokuşturmuşlardır.
Önceleri parantez içinde,ileriki yıllarda ise alenen...

İlk şeyhülislamın Nur:31 tercümesi
http://ahmetdursun374.blogcu.com/ilk-seyhulislamin-nur-31-tercumesi_51095011.html
***********
Oysa ki yaratan BAŞ demeyi çok iyi biliyor ve defalarca baş diyebildiği halde...
KUR'AN DA BAŞ KELİMESİNİN GEÇTİĞİ BAZI AYETLER
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=621.0

Ya da
http://ahmetdursun374.blogcu.com/bizzat-uckur-tanrisi-turban-kur-an-daki-ayrac-seriat_4261500.html

-----------

UÇKUR TANRILARI,KUR'AN DAKİ AYRAÇ ŞERİAT.
ve Rusların güdümünde başlayan Molla Selim ve Şeyh Şahabettin  ...
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=304.0
Ahmet Dursun

Molla,yargıçlık yapabilir mi?


Kur'an yorumlamak için hangi bilgiler gerekir,halktan olanlar ne söylemiş,hangi alimler ne demiş.
http://ahmetdursun374.blogcu.com/bizzat-uckur-tanrisi-turban-kur-an-daki-ayrac-seriat/2384985
---------
AMERİKAN KUR'AN'I,FURKAN
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=620.0
-----
Hz. Muhammed’in süt annesi Halime anlatıyor:
“... Muhammed ile kardeşi evlerinin arkasında kuzu güdüyorlardı. Kardeşi koşarak gelip bana ve babasına:
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=3334.0
----------
TÜRKLERLE ÖLDÜRÜŞME;HZ.MUHAMMED'İN TÜRKLERE BAKIŞI
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=642.0
-----------
HZ.MUHAMMED'İN İDRARINI İÇMEK SEVAPTIR.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=305.0

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu  
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->
--  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ Nescire autem antequam natus sis quid acciderit, id est semper esse puerum. *  *  * Dogmadan önce olanlari bilmemek sürekli çocuk kalmaktir.  Latin Atasözü - (Çiçero)  oO-------------------------------------------------------------------Oo  http://orajpoyraz.blogspot.com/

Aziz Nesin Neredesin?..........

  • Tuncay Özkan : Bizi burada tutarak neyi engelliyorsunuz?
  • Balbay: Yakında mahkemeye arkeolog isteyeceksiniz
  • -- 
    -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~
    DESTAN ÖNÜ

    İşte zamanın karanlığı, gece gibi,
    Geçer bir gölge komadan.
    İşte Tanrı nefesli sahiller,
    İşte Bizans kopmuş Romadan.
    Sakalları uzamış keşişler sırtında,
    Bahar halinde bir yük:
    Sur örülmüs kıyılarda yokluğa taraf,
    Taşlarla, kiskançlıkla ağır ve büyük.
    Eski Istanbul, ruh kadar eski,
    İnsan daha fazla eskiyemez ki.
    Bir boşluk ki göller tadında uzun,
    Ya hiçe uzanmış vaktimiz, ya hepe.
    Yedi meçhul üstüne açılmış,
    Yedi tepe.
    Haliç, dünya öküzünün boynuzu, hiç kımıldamaz,
    Kımıldar bir kapalı su.
    Geçer, asırlar gövdesine, aydınlık,
    Uyumayanların uykusu.
    Eski İstanbul, hatıralardan eski,
    Göresin usul usul gez ki.
    Tarümar olmuş,
    Daradan, Sardanapaldan anlar.
    Gemilerle, kervanlarla dolmuş, çırılçıplak,
    Aşkı kaybedenler, bulanlar.
    Devir devir kapılarında durmuş,
    Nesilleri Asyanın, bu bakış ahu diye.
    Sormu ş sıcak rüyasını,
    Peygamberin orduları, Hu, diye.
    Eski İstanbul, eski,
    Geçmiş günleri kimse söyletemez ki.
    Saz nameleri gelir, din uğruna çarmıha gerileceklerden,
    Belki çarmıhsınız, belki sazsınız.
    Ölümlerden hangisi gerçek,
    Anlıyamazsınız.
    Farkedilmez Doğu ve Batı.
    Hayaller dolusu cenaze, düşüncelerden.
    Ayaklarınızın, ayaklarınızın,
    Ayrılışı yerden.
    Eski İstanbul, yakın ve eski
    Öyle bir ses ki.

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

    oO-------------------------------------------------------------------Oo

    http://orajpoyraz.blogspot.com/

    Atatürk'e ölü inek diyen bir Başbakan...


     
    Dunya'nin hic bir ulkesinde bu kafada bir adam yonetici olamaz, hele hele basbakan, cumhurbaskani hic olamaz.
     
    Turkiye'nin dis dusmana ihtiyaci yok.
    RTE en buyuk Ataturk, Turk ve Turkiye Cumhuriyeti dusmanidir ve iktidardan ne pahasina olursa olsun uzaklastirilmalidir.


    oO-------------------------------------------------------------------Oo

    http://orajpoyraz.blogspot.com/

    BİZANS SENARYOLU, AMERİKAN OYUNU!

     BİZANS SENARYOLU, AMERİKAN OYUNU!

     ‘’ Kıbrıs konusunda Rum tarafının ve Yunanistan’ın değişmeyen ve değişmeyecek olan bir tek hedefi vardır! Türk Askerinin adadan çıkarılması, Türkiye’nin garantörlük hakkının yok edilmesi ve önünde, sonunda adanın Yunanistan’a bağlanması! Bu amaç uğruna 1878’den beri vermiş oldukları tarihsel mücadelelerinin ardında, dün olduğu gibi, bu günde tüm Hıristiyan âlemi vardır, yarında onlar olacaktır…’’

     

          16. Eylül.2010 tarihinde, Rum lobisine yakınlığı ile tanınan ve Yunan asıllı Florida Milletvekili Gus Bilirakis tarafından ABD Temsilciler Meclisi’ne KKTC’de ki tarihi varlıkların ve dini özgürlüklerin korunmasına yönelik bir yasa tasarısı sunulduğu haberi, iki günden beri birkaç yazılı basına konu olmuştur! Görsel basınımızın haber kanalları, bilinen sebeplerden dolayı! Bu çok önemli gelişmeye pek itibar etmemiştir!

          Bu yasa tasarısının içerisinde, ‘’ 20.Temmuz.1974’ten bu yana Türk ordusunun Kıbrıs’ın kuzeyini yasa dışı bir şekilde işgal etmeyi sürdürdüğü, Türk ordusunun işgali altında dini yerlerin sistematik bir biçimde yok edildiği, büyük sayıda dini arkeolojik eserin yasadışı biçimde söküldüğü, yurtdışına gönderildiği ve satıldığı ‘’ şeklinde ifadeler yer almıştır!

         Gerçek dışı suçlamalar ile dolu bu karar tasarısı, önce ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde görüşülmesi gerekirken; sözde Ermeni Soykırımı tasarısının da, aynı mecliste kabul edilebilmesi için türlü oyunlar oynayan Meclis Başkanı Nancy Pelosi, 28. Eylül. 2010 gecesi içi tamamen gerçek dışı suçlamalar ile dolu bu yeni ‘Bizans Senaryosunun’ doğrudan genel kurula getirilmesini onaylayarak, 10 dakika içerisinde kabul edilmesini sağlamıştır…

         Kabul edilen bu karar tasarısıyla Türkiye’ye; BM Güvenlik Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulaması, dini alanların yok edilmesini durdurması ve KKTC’de yaşayan dini azınlıkların özgürlüklerini sağlaması, ABD Dışişleri Bakanlığı’na ise bu tasarı uyarınca somut adım atması çağrısında bulunulmuştur!

          Bu akıl almaz suçlamaların tamamı külliyen yalandır. Ama bu yalanları destekleyen de ne yazık ki, hala birilerinin stratejik ortağımız dediği, dost ve müttefik sıfatının yanı sıra, kimilerinin BOP’nin eş başkanı olmakla övündüğü Amerika’dır!

          Ne üçlü ama! Güney Rum Kesimi, Yunanistan ve Amerika!

         Aslında bu üçlü kumpanya, yeni bir Bizans oyununa imza atmış değildir! Tam tersine, Ülkemizin tüm uluslar arası sorunlarında, en haklı olduğumuz dönemde dahi bu üçlü daima karşımızda ve bizi köşeye sıkıştırmak için görev başındadır! Zaman, zaman bu kumpanyaya İngiltere de katılması ile oluşan mahşerin bu 4 atlısı, Kıbrıs adasını elimizden çeke, çeke alabilmek için var güçleri ile çalışmaktadır!

         Son dönemde bu güçler birliğine AB’ de katılmış olup, Türkiye’nin müzakereler sürecinin önüne Kıbrıs sorunu çöz dayatmasını koymuştur!

         Ya gerçekler nedir? Kabul edilmez suçlamalar ile dolu bu karar tasarısının aksine, KKTC’de ki gerçekler nelerdir?

         20. Temmuz. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtına katılan ve sonrasında görev yapan, o topraklarda yaşananları çok iyi takip eden bir Kıbrıs Gazisi, bir Kıbrıs Sevdalısı olarak söyleyeceğim yegâne gerçek; ne savaşın içinde, ne sonrasında ve ne de günümüze kadar geçen 36 yıllık süreçte; dinimizin gereğince ve bizim için de; ‘’Allahın Evi’’ olarak tanımladığımız hiçbir kiliseye, arkeolojik eserlere dokunulmamış, sistematik bir biçimde yok edilmemiş, yasa dışı bir biçimde sökülmemiş ve yurt dışına çıkarılmamıştır…

         Bu suçlamaları yaparak asılsız iddialarda bulunanların, bu tasarıyı onaylayarak kabul edenlerin, tasarının içindeki yalanları ispat etmek mükellefiyeti vardır!

         1974 yılından beri KKTC’de var olan ve Rumların bırakmış olduğu tüm kiliseler, dini ve arkeolojik eserler yerli yerinde durmakta, Kilislerin çoğu cami yapılmış, insanlarımız tarafından ibadet için kullanılmaktadır. KKTC Diyanet İşleri Müdürlüğünce de, her türlü bakımları yapılmaktadır.

         Bir zamanlar çan seslerinin işitildiği ata yadigârı vatan topraklarımızda, şimdi ezan sesleri duyulmaktadır. İşte esasında onların kabul edemediği gerçek budur!

         Rumların arkeolojik eserler dedikleri kültür mirası da yerli yerinde ve gayet bakımlı olup, yıllardan beri KKTC’ye turizm geliri sağlamaktadır.

        Bu Bizans senaryosunun içerisinde ki, kabul edilemez önemli bir suçlama da; Kıbrıslı Rum, Maronit ve Ermeni gibi tarihi toplulukların geleceğinin ve varlıklarının tehdit altında olduğu ifadesidir!

         Özellikle 23. Nisan. 2004 tarihinden itibaren Kıbrıs’ta sınırlardan geçiş serbestliğinin başlaması ile birlikte, bu tarihi topluluklar tanımlaması içine alınanlar, istedikleri zaman kiliselerinde serbestçe ibadetlerini yapabilmekte, onlar için özelliği olan günleri, yine KKTC’de ki kiliselerde kutlayabilmekte ve anabilmektedirler, tarihi yerleri gezip görebilmektedirler…

        Ya Kıbrıs Türk Halkı? Kıbrıs Türk’ü, adanın tarihi bir topluluğu değil midir? Kıbrıs Türk Halkının ataları tam 307 yıl Kıbrıs adasının sahipliliğini yapmamış mıdır? Kıbrıs adasına hakkı, adaleti ve medeniyeti bizim atalarımız getirmemiş midir?

        Özellikle çözüme odaklı olduğu söylenen müzakereler sürecinde, Türk tarafının her türlü iyi niyetine rağmen, devam eden müzakereler bu yılsonuna kadar bitirilsin dayatması yapanlara, böyle bir kararın çıkması için çaba gösterenlere, her şeyi yeni ‘Bizans Senaryoları’ ile saptırmayı adet edinip, ‘Amerikan Oyunları’ ile yutturmaya çalışanlara, şimdi bir de bizim gerçeğimizi soralım:

         1571 yılından, 1878 yılına kadar, Kıbrıs’ı yöneten Osmanlının, adanın her yanına inşa ettiği o muhteşem camilerimizden, medreselerimizden, hanlarımızdan, çeşmelerimizden, Rum kesiminde kalanlar ne durumdadır?

         Neredeyse tamamı bakımsızlık, ilgisizlik ve terk edilmişlik nedeni ile yok olmak üzere olan ama bize ait olan, bizim olan bu tarihi eserlerimiz de, insanlığa ait değil midir? Bu ata yadigârı tarih mirasımızı, sistematik bir biçimde söken, üzerlerinden yol geçiren, yıkan, yok eden Rumların hiç mi suçu yoktur? Yapmış oldukları bu insanlık ayıplarının hesabı neden onlara sorulmaz?

        Sadece yapmış oldukları bununla mı sınırlıdır? Ya ‘’Evlad-ı Fatihan’ın’’(Feth edenlerin evlatları.) yatmış olduğu Şehitliklerimiz ne durumdadır?  Kıbrıs Adasının fethi sırasında o vatan topraklarına 80.000 Şehit emanet edilmiştir? Aziz şehitlerimiz için yaptırılan kabirler ne durumdadır? Şehitliklerimizin pek çoğu bakımsızlık nedeni ile neredeyse yok olmuştur!

         1955-1974 yılları arasında yakıp yıkılan 103 Türk köyünden, sırf Türk oldukları için öldürülen, diri, diri topraklara gömülen binlerce Kıbrıs Türk’ünün akıbetini, bilen var mıdır? Bu gerçekler günümüzün görüşmelerinde dile getirilecek midir? Tazmin edilecek midir?

         Amerikan Temsilciler Meclisinde, bu ‘çakma tasarıya’ oy vererek kabul edenlerin, Kıbrıs Türk’ünün yaşamış olduğu bu acılardan, bizim gerçeğimizden haberi var mıdır?

        Ya 1974’ten bu yana Türk ordusunun Kıbrıs’ın kuzeyini yasadışı bir biçimde işgal ettiğini ifade edenler!

        1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin Anayasal iki kurucu ortağından birisi olan Kıbrıs Türk Halkının 1963 yılında, Rumlar tarafından bu ortaklıktan zorla atıldığını, 1974 yılında yine Rumlar tarafından topyekûn ortadan kaldırılmasını, adanın Yunanistan’a bağlanmasını önlemek adına ve Garantör ülke sıfatıyla Türkiye’nin adaya yasal müdahale hakkını kullandığını bilmezler mi? O tarihten beri de ada barışının yegâne teminatının Türk Askeri olduğunu neden görmezler?

         Bu tarihi gerçek tüm çarpıcılığı ile ortada dururken; içi yalanlarla dolu bu ‘çakma senaryoyu’ oyları ile kabul edenler, âlemi aptal kendilerini çok mu akıllı zannederler?

         Pekiyi haklılığımızın bu tarihi ve çarpıcı gerçekleri ortada dururken, bunları dile getiren, uluslar arası arenada savunan, benzer bir yasa tasarısını hazırlayarak, kimilerince dost ve müttefikimiz ve de stratejik ortağımız olduğu öne sürülen ABD’nin Temsilciler Meclisine getirmeyi düşünen herhangi bir lobimiz ve faaliyeti var mıdır?

        KKTC’de ve T.C’de zaman, zaman uluslar arası kongreler düzenleyerek, Kıbrıs Türk Halkının yaşadığı sıkıntıları, uygulanan ambargoları, uluslar arası arenada yaşadığı yalnızlığı ve tanınmamayı ve Türkiye’nin haklılığını gündeme alarak konuşan, kongreler, sempozyumlar düzenleyen, sivil toplum kuruluşları, komiteler, konseyler, bilim insanları, dernekler ve başkanları; neden bir araya gelerek, Rumlar kadar seslerini duyuracak bir lobi oluşturmazlar?

         Bu karar tasarısının kabulünden önce, ABD’de ki Rum ve Yunan lobileri, Ermenilerin de desteğiyle New York Times’a, Türk Askerinin Kıbrıs’ta işgalci olduğunu belirten binlerce dolarlık tam sayfa gazete ilanları vermişlerdir!

         Yıllardan beri yapılan Kıbrıs toplantılarda söylenenleri hep birbirimize anlatıp dururuz! Bir de dünyaya anlatabilsek! Bunu yapabilmek için tek bir yumruk gibi olabilsek! Bu o kadar zor mudur?

        Bu arada 30. Eylül.2010 tarihinde, bir-iki gazetemizin manşetlerine düşen ve ABD Temsilciler Meclisinde kabul edilen bu karar tasarısının; asılsız suçlamalar ile dolu olduğu yönünde, henüz ne T.C, ne de KKTC Dış İşleri Bakanlığı yetkililerinden bir yanıt gelmemiştir!

         Mavi Marmara gemisine İsrail’in yapmış olduğu kanlı baskını ve 9 vatandaşımızın İsrail komandolarınca öldürülmesini kınayan metnin, BM’lerce kabul edilmesi sırasında ret oyu veren ABD’yi kınayan T.C Dışişleri Bakanlığı, henüz bir açıklama yapmamış olsa da!  Hiç şüphesiz ABD’nin Temsilciler Meclisince kabul edilen ve içi kabul edilemez suçlamalarla dolu bu Kıbrıs Tasarısını da kınayacaktır!

       Ya da Türkiye’nin uygulamış olduğu, komşu ülkelerle sıfır sorun politikası gereğince; bu tasarı sessizce karşılanacak, muhatap alınmayacak ve Rumlardan bir adım önde olmak adına yanıtsız bırakılacaktır!

        Sıfır sorun politikaları uygulamak adına Kıbrıs sorununu çözmek mümkün müdür? Hem de Bizans Senaryosu ile oynanmaya çalışılan bu Amerikan oyunlarına rağmen!

        KKTC ise oynanmak istenen bu oyunları bozan yegâne gerçektir…

     

        Atilla ÇİLİNGİR

        30. Eylül. 2010

     


    --  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ Mademki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, Attığı her adımda Allah'ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.   TEBRİZ’ Lİ ŞEMS  oO-------------------------------------------------------------------Oo  http://orajpoyraz.blogspot.com/

    Gerilla savaşı nasıl olur?

    Alev ÇUKURKAVAKLI

    Gerilla savaşı nasıl olur?

    acukurkavakli@haberdukkani.com 06 Ekim 2010 Çarsamba

    Che'nin bile hayran olduğu en büyük gerilla Mustafa Kemal'dir...


    * Ya da tarihimizdeki ÇETE HARBİ bugüne nasıl uyarlanır?

    1911 yılında, II. Abdülhamit döneminde, İstanbul'da, Harp Akademisi'ndeyiz...
    Asker giysili hoca (Trabzonlu Nuri Bey) derse giriyor ve şöyle diyor:

    "Efendiler, harp, muharebe, artık bunlar sizce malûm şeylerdir. Fakat 'gerilla' nedir biliyor musunuz? İşte en müşkülü budur. Gerilla kolay bir askeri hareket değildir. Gerillayı bastırmak da onu yapmak kadar güç bir harekettir."

    ***

    Üstteki satırları Profesör Afet İnan'ın 1968 yılında ikinci baskısı yapılan (ilki sanırım 1959) ATATÜRK HAKKINDA HATIRALAR VE BELGELER adlı kitabından aldım. Sayın İnan; "Atatürk'ün yazdırdıkları" başlığı altında toplamış bunları.

    ***

    Mustafa Kemal sözlerini, İnan'a dikte ettirmiş, sonra da onun daktilo ederken kendi yorumunu kattığı yazıyı eliyle düzeltmiş; "Bak Afet, bu böyle olmalı" demiş...

    ***

    Yeniden kitaba dönelim ve Türk ordusuna kurmay yetiştiren akademide yıllardır subay eğiten, ders veren Trabzonlu Nuri Bey'e sorulan soruya gelelim:

    "Bu verdiğiniz dersi Türkiye'nin muayyen bir noktasında olmuş gibi izah eder ve bu dediğiniz tedbirlerin orada nasıl tatbik olunacağını lûtfen anlatır mısınız?"

    ***

    Bu soruyu soran öğrenci yirmi yaşındadır ve adı Mustafa Kemal'dir...
    Şaşırmamak elde değil...
    Değil ama isim Mustafa Kemal olunca şaşırmıyor, o yüce isme olan hayranlığınıza bir yerine bin hayranlık katarak okuyorsunuz...
    Ardından 1. Dünya Savaşı'na, sonra Kurtuluş Savaşı'na en sonunda da yeni kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk dönem isyanlarına bakıyorsunuz...
    Bakıyorsunuz ve de şallak mallak oluyorsunuz...
    Hepsinde Mustafa Kemal'in dehasının getirdiği muhteşem zaferler var

    *(H.C. Armstrog'un BOZKURT kitabında da, Ekim 1918'de Mustafa Kemal'in elindeki bitmiş orduyu gerillaya çevirip Halep'in 10 mil kuzeyinde, Toros Dağları'nda sadece Anadolu topraklarını elde tutmak için yaptığı mücadele yazar... )

    KIVIRTMACA YOK...

    Efendim zaten çok uzamış olan bu yazıyı daha da uzatmayalım...
    Ve gelelim sözümüzün özüne:

    SÖZÜN ÖZÜ...


    Cumhuriyetimizin kuruluşundan Mustafa Kemal'in ölümüne kadar gerçekleşen ayaklanmalara şöyle bir yüzeysel olarak bakalım;

    1) Nasturi Ayaklanması 12-28 Eylül 1924
    2) Şeyh Sait Ayaklanması 13 Şubat- 31 Mayıs 1925
    3) Raçkotan ve Raman Tedip Har. 9-12 Ağustos 1925
    4) Sason Ayaklanması 1925-1937
    5) Birinci Ağrı Ayaklanması 16 Mayıs-17 Haziran 1926
    6) Koçuşağı Ayaklanması 7 Ekim - 30 Kasım 1926
    7) Mutki Ayaklanması 26 Mayıs-25 Ağustos 1927
    8) İkinci Ağrı Harekâtı 13 -20 Eylül 1927
    9) Bicar Tenkil Harekâtı 7 Ekim -17 Kasım 1927
    10) Asi Resul Ayaklanması 22 Mayıs - 3 Ağustos 1929
    11) Tendürük Harekâtı 14 -27 Eylül 1929
    12) Savur Tenkil Harekâtı 26 Mayıs - 9 Haziran 1930
    13) Zeylan Ayaklanması Haziran - Eylül 1930
    14) Oramar Ayaklanması 16 Temmuz - 10 Ekim 1930
    15) Üçüncü Ağrı Harekâtı 7-14 Eylül 1930
    16) Pülümür Harekâtı 8 Ekim -14 Kasım 1930
    17) Menemen Olayı 23 Aralık 1930
    18) Tunceli (Dersim) Tedip Har. 1937-1938

    * Bu hareketler içinde Nasturi Ayaklanması ve Menemen olayı Kürtlerle ilgili değildir...

    Ne olmuş bu isyanların, ayaklanmaların sonucu?
    Dünkü Şeyh Sait'in sonu ne olmuş?
    Bugün İmralı'da piknik yapan Apuş'a kadar, ne olmuş bu isyanların sonucu?

    SÖZÜN BİTTİĞİ YER...

    Mustafa Kemal düzenli ordunun da yeri geldiğinde gerilla olabileceğini, gerilla hareketinin taktikleri ne ise bunun devlet tarafından da uygulanıp onun ezilebileceğini göstermiş bir asker, devlet adamıdır.

    "Gerilla ile savaş olur mu?"

    "Uzlaşalım..."

    "Silaha silahla mı yanıt vereceğiz, masaya oturalım."


    diyen, yavşaklara uyarı olsun diye, cumhuriyet bayramımız yaklaşırken yazdım bu yazıyı...


    --  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ Kul hakkından korkan [önemini bilen] ayağını uzatıp rahat yatamaz.  Ehl-i hikmet  oO-------------------------------------------------------------------Oo  http://orajpoyraz.blogspot.com/

    Dışa Açık Büyüme Masalı Bitti

    Dışa Açık Büyüme Masalı Bitti

    Bülent ESİNOĞLU

    Dikkat etmişseniz iş adamlarında, hükümetin ekonomi ile ilgili sözcülerinde bir tedirginliktir gidiyor.

    Ya bir dolar bir lira olursa diye.

    Şimdiden söyleyeyim bir dolar bir liranın da altına düşecek.

    Bunu anlamak için ekonomist olmaya gerek yok.

    Olan biteni takip etmek yeter.

    Olup bitenleri sıralayalım.

    -Amerika krizden sonra, 12 trilyon elektronik ve kağıt dolar bastı.

    Bu dolarlar Amerika’nın krizden çıkmasına bir faydası dokunmadı.

    Talep artmadığı için değere dönüşmedi.

    Tuvalet kâğıdı gibi merkez bankalarında duruyor.

    -Ülkeler için dış satım olanakları doların ve Euro’nun istikrasızlığı ve karşılık değerlerinin bulunamaması nedeni ile artık gemisini kurtaran kaptan.

    -Çin’in ABD pazarlarına bağımlılığı, Çin Rusya takas anlaşmaları nedeni ile iyice zayıfladı.

    Rusya’nın Çin’e sadece petrol satımı 30 milyon ton/yıl’ı geçti.

    -Amerika’nın Çin’e yuan’ın değerini yükseltme baskıları sonuç vermedi.

    Çin Amerika’yı kurtaramadı.

    Ya da kurtarmadı.

    - Dış satım yapamayan ülkeler kendi iç pazarına dönmek zorunda kaldı.

    (Brezilya, Japonya, Türkiye ve benzer ülkeler)

    İç pazara dönmeye zorlayan temel etken, dış talebin daralması ve değişim değeri olarak kullanılan doların artık bu görevi göremez duruma gelmesidir.

    Dolar nasıl iş görsün ki, krizden sonra, Amerika’da gıda yardımı alan Amerikalı sayısı 11 milyondan 41 milyona çıkmış.

    Kendine hayrı kalmayan bir ülkenin parasının değeri mi olur? Silah üretimi de artık para etmiyor.

    Ama Amerika’daki iktidar sahipleri, hala doların dünyada mal değişim değeri olarak kalmasını zorluyor.

    Çin’in varlığından ötürü bu artık mümkün görünmüyor.

    Dolara ve Euro’ya güvenmeyen dolar sahipleri, ileride değişim aracı olarak kullanmak üzere, gidip altın, platin, gümüş, bakır gibi değerli metallere yöneliyorlar.

    Türkiye özeline dönersek.

    İç pazara yönelmek, ne demektir?  İç ulusal pazarı kullanmak, yani ürettiklerimizi 70 milyon Türk halkına sarmak.

    Bunu yapabilmek için dışarıdan gelen mallara yüksek gümrük vergisi koyarak dışarıdan gelen ürünü ulusal pazarımızda rekabetten düşürmekle olur.

    Aslında, Gümrük Birliği Antlaşmasının sonuna geldik.

    Bizim gümrük vergilerinin ne olacağına AB karar veriyor.

    Hangi ürünün pazarda satılacağına(ce işareti, sertifika v.s.) AB karar veriyor.

    Dolayısı ile artık bu süreç işleyemez.

    Ya başka karar mekanizmaları kurmak gerekir, ya da GB’den çıkmak gerekir.

    AB’yi savunanlar artık, Avrupa’yı mı yoksa Türkiye’yi mi savunacaklar bir karar verecekler.

    İş artık hızla buraya gidiyor.

    6.10.2010, bulentesinoglu@gmail.com


    --  -~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~-~ KORKU..  Korkuyorum anneciğim, nerde ellerin Bu gecelerden ki kalbe aşina Havalarda büyük misafirlikler dolaşıyor. Korkuyorum değerken karanlığın hayatına. Korkuyorum anneciğim, nerde ellerin; Bu adamlar ki çalışmakta Sabahın temiz şarkıları, Yükselmiş bayraklar uzakta. Korkuyorum anneciğim ellerin nerde Okşa benim saçlarımı rüyaya bedel. garip ninnilerle uyut beni, Korkuyorum yaşamaktan ki, çok güzel.  Fazıl Hüsnü DAĞLARCA  oO-------------------------------------------------------------------Oo  http://orajpoyraz.blogspot.com/

    Efonaltı


    Yılmaz ÖZDİL

     

    Efonaltı


    El Kaide’de F16 pilotu Türk subay varmış, Pakistan istihbaratı tespit etmiş.

    *
    “Bunlar yakında New York’taki ikiz kuleleri bizim Genelkurmay’a bağlar” diyorum, inanmıyorsunuz bana... Siz bakın, Cinnah’ın ölümünü evirip çevirip Gandi Kemal’e yıkmasınlar!
    *
    Şaka bir yana...
    Pakistanlı ceymis bont’ları rencide etmek istemem ama, o arkadaş subay filan değildir, pilot hiç değildir.
    Sadece Türk’tür.
    *
    Dikkat ederseniz, öyle pırpır uçak, F104, Fantom falan kesmemiş...
    Direkt F16 kullanıyor.
    Sorsanız, uzay mekiği de sürüyordur.
    *
    “El” âlem bilmez çünkü.
    “Kaide”dir bizde.
    Uçulur.
    *
    Hatırlarsınız, tiyatrocu çıktı, “Rumları alnından vurdum, Yunan askerlerini doğradım, et yiyemiyorum hâlâ, burnuma ceset kokuları geliyor” dedi, askerliğini mutfakta yaptığı ortaya çıkınca, “Cümlemi bitirmeme müsaade etmediler” diye yakındı... Maazallah, cümlesini bitirmesine müsaade edilse, “Makarios’un rahibelerini yatağa attım” da diyebilirdi.
    *
    Her kadın bi Rambo’yla evlidir Türkiye’de... Kaplumbağa yedim, kobrayı sote yaptım, tam teçhizatlı 50 kilometre koşardık, 8 gün uyumadım, Antalya açıklarında firkateynden denize atladım, denizaltıya bomba yapıştırdım, çarşı iznine tankla çıktım, albayın kızı hastaydı bana, nişanlıyım o zamanlar tabii, yüz vermedim. Kenef nöbeti tuttu halbuki...
    Fizik, göt göbek.
    *
    Askerlik şubesinde şofördür mesela, aç bak albümüne, bütün fotoğrafları beline kadar karda, gözaltları kömür boya...
    Zannedersin, Pakistan’da gizli harekâta katıldı, Himalaya’da şerpa.
    *
    “Ya sen?” diyeceksiniz haliyle... Bi tane fotoğrafım var kendi payıma, ben ve 9 arkadaşım, hamamın önünde sırıtıyoruz... Havanla 200 metreden namlucuk atışı yapıp, 350 metrelik sapmayla vurduğumuz hamamın önü yani, hatıra... Dünya askerlik tarihine geçen kabiliyet düşmanı manga!
    *
    Veya, kulak verin başbakanımıza... West Point’ten bröveli gibi “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir canım kardeşim” diye öğretiyor ama, kantinde bisküvi kolileriyle şafak saydı aslında.
    *
    Netice itibarıyla.
    Biz birbirimizi biliyoruz da...
    Bin Ladin agresif adam, ona nasıl anlatacağız, “seni yemişler hoca...”

     

    -
    ---------------------------------------------------------

    “... Silahlarımızı, cephanelerimizi, bütün müdafaa vasıtalarımızı elimizden almaya çalıştılar. Sonra kumandanlarımıza ve subaylarımıza tecavüz ve taarruza başladılar. Askerlik izzetinefsini yok etmeye gayret ettiler. Ordumuzu tamamen lağvederek milleti, bağımsızlığını muhafaza için muhtaç olduğu dayanak noktasından mahrum etmeye teşebbüs ettiler. Bir taraftan da müdafaasız, ordusuz bıraktıklarını zannettikleri milletin de izzetinefsine, her türlü haklarına ve mukaddesatına taarruzla milleti alçaklığa, boyun eğmeye alıştırmak planını takip ettiler ve ediyorlar. Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci taarruz hedefi oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka subayını mahvetmek, aşağılamak lazımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta engeller ve müşkülat kalmaz.”

    31 Temmuz 1920’de Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde subaylara hitaben,

    ...........
    "Bir yandan batının işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika'nın köleleştirilmiş halkları milletler arası sermayenin kendilerini yıkmak ve efendilerine büyük çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirilmek istediğini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suç Dünya işçilerince kavrandığı gün burjuvazinin gücü sona erecektir."
    22 Ekim 1922
    Gazi Mustafa Kemal Atatürk


    VE BAŞ FİTNECİNİN DİĞER HERZELERİ

    Hedef  Türkiye
    BOB'un Yeni Kur'anı
    Fettullah Efendinin Gizli Yahudi Mezhepleriyle İttifakı
    Papalığın Gizli Kardinali Fitnetullah Efendi
    Fitnetullah Efendi CIA Bağlantısı
    Fitnetullahlara Göre Hristiyanların Şehitliği de geçerliymiş
    Fitnetullahçılık ve Diğer Şeriatçılar
    Hedef Türkiye -2
    Gerekirse Avukat Hatta Hakim Kiralayacaksınız!
    Kur'an Hükümleri Çok Sert
    Dinlerarası Diyalogdan Dinler Arası Düğüne
    Fitnetullah Efendinin Heybeli Ada Maceraları
    Hristiyanların Şehadeti de Geçerliymiş-2
    Muhammed Allahın Resulüdür İbaresi Gereksiz miş!..
    Nurettin Veren'in Anlatımıyla İçeriden Fitnecilik
    Gözümüzü Açmalıyız, Gidişat Kötü..
    VEEE NİHAT GENÇ'LE AYKIRI SORULAR