Haberin başlığı bu: Irak'ın Şengal bölgesinde bulunan 2.200 PKK'lı terörist, Irak ordusuna katılacak. (Nedim Şener)
Irak'da PKK Irak ordusuna katılacak, Suriye'de katılacak, Türkiye'de katılacak, ama İran'da varlığını sürdürecek, ve İran devletiyle çatışmaya devam edecek.
Hem de Türk halkının olağan üstü tepkisine rağmen, hükumet ite kaka, bu planı uygulayacak.
Bu plan sizce kimin planı?
İkinci olarak dört bölgedeki ayrılıkçıların hepsine birden emir verebilecek, söz geçirebilecek ülke hangisi?
Türkiye mi?
Türkiye olsaydı bunu çok daha önce yapardı.
Peki şimdi ne değişti de Kürtler isyandan vaz geçti?
Gerçekten vaz geçtiler mi?
Misal Irak ve Suriye'de ayrılıkçı gerillalar organizasyonlarını koruyarak topluca, ayrı birlikler halinde mi katılım yapacak?
Yoksa PKK birimleri aynı yapıyı koruyarak mı, Irak ordusu komutası altına girecek?
Doğrusu bu işin okumasını yapmak zor.
Benim düşünceme göre, ABD Kürtlere artık kaynak ayırmak istemiyor.
Silah yardımı, bütçeden destek olmak istemiyor.
Çekip giderken onları yüz üstü ortada da bırakmak istemiyor.
Malum Vietnam'dan, Afganistan'dan çekilirken geride bıraktıklarının sonu hiç iyi ibret yaratmadı.
Yanında da götürmek istemiyor.
Çünkü, işbirlikçi de olsa mülteci istemiyor.
Ayrılıkçı Kürtleri bir şekilde kendi merkez hükumetleriyle barıştırıp, onları kurtarma planı bu.
Evangelist hükümranlığına rağmen ABD hükumeti açısından İsrail aratık taşınamayacak bir yük haline geldi.
İsrail konusunda bocalamalar var.
Yüz üstü bırakırlarsa gerçekten de İsrail'in varlığı sona erebilir.
İsrail vatandaşlığı almaya hakkı olan en abartılı sayılar.
|
Tam tersine, İsrail ABD'ye söz geçirebiliyor.
Bu nedenle ABD İsrail'i himaye etmek adına bile olsa İsrail'e herhangi bir planı dayatamıyor.
Medine sözleşmesi, ayrılıkçı Kürtlerin kurtarılması planları gibi, İsrail'i komşularıyla barıştıracak bir plan bu nedenle yok.
Çünkü İsrail'i yöneten hükumet, halkın temayülleri, ve bütün bunları finanse eden küresel siyonist oligarkların böyle bir niyet ya da arzusu yok.
ABD açısından İsrail konusundaki çaresizlik, ABD'nin bölgeden çekilme planlarına köstek oluyor.
ABD'nde iç politikada judeo-Hristiyanların hakimiyeti bitmeden de bu durum düzelmeyecek.
Doğrusu Yahudilerin yüzyıllar içinde ilmek ilmek ördükleri bu yapıyı etkisiz kılmak neredeyse imkansız.
İsrail ABD'nin kaynaklarını, askeri, siyasi, ekonomik gücünü bir vampir gibi emiyor.
Ve bu böyle devam edecek.
Tüketecek, belki de bunu bilerek ve isteyerek yapıyorlar.
ABD'nin posası çıkınca büyük olasılıkla ABD'deki Yahudi nüfusu İsrail'e ve Çin'e taşımayı hayal ediyorlar.
Geride kalan Judeo-Hristiyanlar mı, onlar zaten GOYİM, yani görevleri İsrail için ölmek, çabalamak.
On yıllar değil, birkaç yıl içinde ABD'nin her anlamda ana karasına çekildiğini, içe kapandığını, hatta eyaletler arasında ayrılıkçı hareketlerin başlayacağını öngörüyorum.
ABD'nin İsraili de koruyamadığı ortaya çıktı.
Dahası, İsrail'i himaye etmeye çabalarken, Ortadoğu'daki askeri varlığını da yitirdi.
Bırakın kendi askerini, himaye vaat ettiği Arap vassalları da koruyamadığı ortaya çıktı.
Arap vassallar kendilerini ortada bırakılmış hissediyorlar, ve alternatifler arıyorlar.
Medine Anlaşmasının okuması budur.
Bu anlaşmayla sürekli olarak İran'dan dayak yiyen Arap vassalları emniyete almaya çabalıyorlar.
Ve buradan da anlıyoruz ki, anlaşmaya taraf olan bütün ülkeler ABD emri altında olan rejimlerle yönetiliyor.
Hürmüz boğazını açıkken trafiğe kapattılar, ve şimdi de açamıyorlar.
Kapsamlı kara harekatı yapacak cesaret ve cüretleri de yok.
Mühimmat sıkıntısının yeni askeri harekatları kısıtladığı çok açık.
Uçak gemilerinin sayısı dünya hakimiyeti sağlamak için artık yetersiz kalıyor, onu da anladık.
Açıkçası ABD yenildi.
Henüz teslim olmadı.
Ancak, onurlu bir geri çekilme imkanı yaratmaya çabalıyor.
Hürmüz Boğazını açmadan çekilirse, Amerika Birleşik Devletleri(ABD) hegemonyasına duyulan güven kaybı, devlet, askeri ve halkında büyük bir onur, gurur kırıklığına sebep olacak.
İran ise dersini çok iyi çalışmış, silahlanma hacmi, tarzı, yatırımları belli ki, bugünleri çok önceden gördüklerini, ve hazırlandıklarını gösteriyor.
ABD'yi bırakmıyor, savaşı sürdürmeye çabalıyor.
Belli ki, ABD'nin dayancının sınırlarına yaklaştını anlamış.
Son günlerde gerek ABD-İran çekişmesinde, gerekse Ukrayna-Rusya çekişmesinde giderek taktik nükleer silah kullanımı ciddi bir seçenek olarak konuşulmaya başladı.
Bu lakırdılar gerek Rusya ve gerekse ABD'nin savaşları sürdürebilecek takatının giderek azaldığını gösteriyor.
Açıkçası ABD çekilmeye hazırlanıyor.
Her yerden.
Çekilirken ortaya çıkacak boşluğu doldurmak ve yine de kendi lehine dengeler oluşturmak için çabalıyor.
Avrupa'dan çekilirken, Ukrayna ve Avrupanın kendi kendini savunabilecek hale gelmesine çabalıyor.
Her şeye karşın Ukrayna, Polonya ve Baltık ülkelerini gelecekleri belirsiz.
Çünkü, Avrupa'da sınırlarını, komşularını koruma iradesi ve çabaları yetersiz.
Ortadoğudan çekilirken Kürtler, Arap vassallar ve İsrail açısında olabildiğince kendi boşluğunu doldurabilecek yapılar oluşturmaya çabalıyor.
Bunun için yönetebildiği Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye gibi ülkelerin hükumetlerini kullanıyor.
Uzak Doğu'da özellikle Japonya ve Güney Kore'ye yol veriyor.
Artık Japonya açısından silahlanmada sıkıntı yok.
Malesef Tayvan'ı emanet edebileceği bir bölgesel güç yok.
Büyük olasılıkla Tayvan'ı barışçıl bir şekilde Çin'e terk edecekler.
Filipinler, Malezya gibi ülkelerin ABD himayesine ihtiyaçları yok.
Buralarda mevcut işbirlikçi rejimlerin korunması yeterli olacaktır.
Avustralya ile birlikte bu devletlerin kendi başlarına korunabilmesi ve emniyette olabilmesi için AUKUS ittifakı devreye alınmıştır.
AUKUS, Avustralya (AU), Birleşik Krallık (UK) ve Amerika Birleşik Devletleri (US) arasında Eylül 2021'de imzalanan üçlü bir savunma ve güvenlik paktıdır.
İttifakın temel amacı, Çin'in bölgedeki askeri ve ekonomik nüfuzuna karşı Hint-Pasifik bölgesinin güvenliğini ve istikrarını sağlamaktır.
Ekonomik olarak ABD'nin artık devlet tahvili ihraç ederek savaşları sürdürmesi imkanı kısıtlandı.
Ekonomik yaptırımlar sebebiyle pek çok ülke yüksek faize rağmen ABD bonolarını almaktan kaçınıyor.
Yüksek faiz ise orta vadede temerrüt riski yaratıyor.
ABD'nin temerrüte düşmesi ise hayal bile edilemeyecek kadar şiddetli, küresel sonuçlara sebep olur.
Doğrusu, ülkemizin kendi yerli ve millî cari açık ve bütçe açığı sorununu en ağır şekilde yaşarken, küresel bir ekonomik buhrandan sağ ve sağlam çıkabilmesi çok zor olacak.
Bu güne kadar işbirlikçi hükumetlerimize dayatılan AÇILIMLAR'IN sosyal dokuda yarattığı tepkimeleri anlamak gerekir.
Hükumetin ülkede yarattığı çeşitli cepheleşmeler, nifaklar, gerilimler de işini tuzu biberi.
Son on yılda giderek derinleşen, ve henüz dibini göremediğimiz ekonomik buhranın yarattığı toplumsal parçalanma da önemli.
Çok zor olacak ama, benim önerim, bir an önce iç cepheyi güçlendirmektir.
Bunun için hükumetin barışçıl ama kararlı şekilde iktidardan uzaklaştırılması ilk adım olmalı.
Eğer bir gün karşımızda duran organize, işbirlikçi, mafyöz cemaatler koalisyonu devrilirse, kurulacak ilk hükumetin ilk işi adalet reformu yapmak olmalı.
HSYK yüksek yetkilerle oluşturulmuş adalet mafyasını ayıklamalı.
Sonrasında adli sistemin eski dönemde işlenmiş bütün organize suçları teeek teek yargılaması sağlanmalı.
İkinci adımda yerel ve küresel ekonomik buhrana karşı gerçekçi ama halkı da önceleyen sosyal ve ekonomik programlar hayata geçirilmeli.
Halkın aile, apartman, mahalle, köy, ilçe bazında her seviyede yardımlaşmasını sağlayacak kurumlar, kurallar, yöntemler geliştirilmeli.
Amaç zenginleşme değil, aç, açıkta, sokakta, işsiz insanlara sahip çıkmaktır.
Çünkü önümüzdeki en az iki yıl çok ama çok ağır geçecek.
İflaslar, işsizlik, fakirlik, hatta açlık, mafyalaşma, karaborsa, vb. inanılmaz derecede hayatı zorlaştıracaktır.
Demokrasi iyidir, güzeldir, halkın temayüllerini göz önüne alan hükumetler üretmesi beklenir.
Bu güne kadar, darbe dönemlerinde bile halk istediğini almıştır.
Halk hastane istediyse hastane, okul istediyse okul, fabrika istediyse fabrika almıştır.
Doktor, ebe istemiştir, onu da almıştır.
Ancak, halk aynı zamanda din, iman, imam, cami, imam hatip, ilahiyat istemiştir ve onu da almıştır.
Dolayısıyla müslümanların etme bulma dünyası, Hinduların Karma ilkesi, benim gibi aklı, bilimi ve uzlaşmayı önemseyenler için etki-tepki ilkesi diyebileceğimiz bu dünyada,
Türk halkının kendi kazdığı kuyuya düşmüş olmasını zevkle izlemek gibi bir durumumuz olamaz.
Biz yine de, halkın içinde, yanında olmak, DAYANIŞMAYI, YARDIMLAŞMAYI, SEVGİYİ VE AKLI anlatmaya devam etmek durumundayız.
Şunu biri kez daha vurgulamak isterim, genelde bütün dinler, özelde İslam her zaman, her toplumda ikilik ve nifak yaratmıştır.
Özellikle belirgin şekilde çakma Yahudi imitasyonu olan İslam, erkeği kadına, Müslümanı diğerlerine, özgür bireyi köleye, takvası yüksek olanı eksik olduğu varsayılanlara üstün tutmuştur.
Ürettiği ahlak da, hukuk da bu ayrımları korumaya, denetlemeye yönelikdir.
Özellikle peygamberin daha ilk anda, üç beş müridi varken Kabe'deki diğer kabilelerin tapındığı, saydığı, sevdiği ilahlara ait sembolleri büyük bir fütursuzlukla, cüretle kırmış olması tarihe çok kötü bir örnek olarak geçmiştir.
Bunun yarattığı büyük infial Arap toplumunda ilk nifağa sebep olmuştur.
Peygamberi linç edilmekten, öldürülmekten, Tebbet suresinde yüzyıllardır lanet edilen amcası olmuştur.
O amca ki, gerçek adı Abdüluzza bin Abdülmuttalib'dir.
Ebu lehep diyerek küçümsemek, alaya almak için lakap takılmıştır.
Ve "Abdüluzza", o dönemin putlarından biri olan Uzza'nın kulu anlamına gelir.
Evet işte o amca buna rağmen yeğenini korumuş ve kurtarmıştır.
Nankörlüğe dikkat ediniz.
Sığındıkları Medine'de imzaladıkları Medine anlaşmasını da gerekçesiz ve tek taraflı olarak bozanlar da müslümanlardır.
Muhammed Tevbe suresini bunun için vaaz etmiştir.
Müslümanların kanı bitlenince onları konuk eden Medine halkını yağmalamak için Allah tarafında(?) izin ve emir gelmiştir.
Sonrası gazveler.
Gazvelerin hemen hepsi pusu, gece baskınıdır.
Hepsinin sonunda bir yağma, bir üleş, cariyelerin paylaşımı hikayesi vardır.
Müslüman toplumun komşusu olan halkların iki seçeneği kalmıştır.
Ya yağmanın nesnesi olmaya devam ederek tükenecekler.
Ya da Müslüman olarak yağmaya katılacaklar.
Hikaye budur.
Gassaniler, Bizans, Farisiler, Türkistan üzerine yapılan bütün savaşların amacı da, sonucu da budur.
Sonradan Müslüman olan Türkler ve Farisilerin de amaçları ve sonuçları budur.
İslam ahlakı genel hatlarıyla budur.
Diğer zararı ise din bilimin tam anlamıyla zıddır.
Din çoksa, bilim azdır.
Ya da tam tersi.
Bilim merak ve şüphe ister.
Din mutlak iman ister.
Bu nedenle dindar toplumlarda inovasyon azalır, diğer toplumlarla rekabet gücü azalır.
Yüzyıldır dış güçler teranesiyle avunuyoruz.
İngiliz'in, Fransızın düşmanları yok mudur?
Bin yıldır yüce dinimiz, lanet olası imamlar teranesiyle oyalanıyoruz.
Bir ideolojinin başarısız, akıl dışı olduğunu anlamak için kaç bin yıl ve kaç toplumda TEST edilmesi lazım.
İslamın, Araplarda 1000'li yıllardan itibaren, Fars ve Türklerde 1500'lerden itibaren kulvar dışına itildiğini anlayabilmek için feraset sahibi olmak mı lazım?
Günümüzde en kudretli İslam devletleri bile varlığını koruyabilmiş olmayı büyük bir zafer olarak görmekte ve halkına anlatmaktadır.
İran'ın uçak gemileri neden Karaiplerde, Uzakdoğuda değil.
Büyük güç, bölgesel güç, geleceğin süper gücü, oyun kuran, masayı deviren, son sözü söyleyen, yüce Türk devleti neden Amerika'dan emir alıyor.
Neden onun planlarını uyguluyor.
Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve vassal Arap devletler, Afrika ve Asyanın, Uzakdoğunun kudretli, yüz milyonun katlarıyla nüfusları olan devletlerin hükümetleri içinde neden işbirlikçi olmayan tek örnek yok.
Mekke anlaşması, Çerçeve Yasası kimin planıdır anlattık.
Önümüzdeki dönemi daha dindar olarak atlatamayız.
Bu bizi daha nifaklar, ikiliklerle, cepheleşmelerle daha da zora sokar.
Türk haklı bütün bu hayhuy içinde dinle de, İslam'la da yüzleşmek zorundadır.
Dinin yarattığı bütün olumsuzlukları, içinde barındırdığı çelişkileri, yanlışları gören, anlatan insanları dinlemeleri, izlemeleri, kitaplarını okumalarını kuvvetle öneriyorum.
Dinden çıkmak, hidayete ulaşmaktır, bir kusurdan kurtulmaktır.
Dindarlığı ile övünenler, şov yapanlar kendi kusurlarını sergiliyorlar.
Dindarlık asla bir erdem değildir.
Erdemlerin neler olduğunu sağ duyu sahibi herkes sezgisel olarak bilir.
Her neyse bir haber beni nereden nereye getirdi.
Selamlar, saygılar.
L2fSIJNoA0xfSNxA
- - - - - - - - - - - - -
a45UyF587661
- - - - - - - - - - - - -
| Gruba mesaj göndermek icin To send a message to the group |
: |
ozgur-gundemgooglegroups.com |
| Gruba üye olmak icin To join the group |
: |
ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com |
| Grup kurucusuna yazmak için To write to the group founder |
: |
0raj.p0yraz@neomailbox.net / oraj.poyraz@openmail.cc |
| Grup Sayfamız Our Group Page |
: |
https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/ |
| Arzu ederseniz bloğuma da göz atabilirsiniz You can also check out my blog if you wish |
: |
http://orajpoyraz.blogspot.com/ |
| Yeni web sayfam Our new website |
: |
https://erkin.cc/ |
| Eposta adresleri (Derdiniz varsa buradan ulaşın.) Email addresses (Contact us here if you have any problems.) |
: |
Oraj.Poyraz@erkin.cc 0raj.p0yraz@neomailbox.net oraj.poyraz@openmail.cc |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder