BEN ASIL ORADA ÖLDÜM
Ben mezarda yatan
bir kız babasıyım.
Adımı taşa yazdılar,
rütbemi altına,
doğduğum yılı bir yana,
öldüğüm yılı öbür yana.
İki tarih arasına
bir ömür sığdırdılar.
Oysa benim ömrüm
o çizgiden uzundu biraz;
bir kız çocuğunun
babasız büyüyeceği kadar.
Onu hiç görmedim.
O da beni.
Dünyaya geldiğinde
ben çoktan
toprağın altında
babasının kim olduğunu soracağı günü
bekliyordum.
Asker olmuştum.
Çünkü yoksul evlerin çocukları
bazen meslek seçmez,
gelecek seçer.
Ben de onun geleceği için
kendi geleceğimden vazgeçtim.
Dağ dediler, çıktım.
Tepe dediler, aştım.
Gece dediler, yürüdüm.
Soğuk dediler, sustum.
Güneydoğu’nun dağlarında
ölümü çok gördüm.
Ölüm de beni gördü.
Bir gün
bir kurşun benden önce davrandı.
Düştüm.
Silah arkadaşlarım kaldırdı beni,
bayrağa sardılar.
Memleketime döndüm.
Ama yürüyerek değil.
Sonra bir gün
mezarıma geldiler.
Annesinin elinden tutmuş
küçücük bir kız...
Benim kızım.
Toprağımın başında durdu.
Önce harflere baktı,
okuyamadı.
Sonra taştaki fotoğrafıma.
Minicik parmaklarını
yüzümün üzerinde gezdirdi.
Kaşlarıma dokundu,
gözlerime,
yanağıma...
Ben toprağın altından
o küçücük eli
bütün bedenimde hissettim.
Sonra annesine döndü:
“Babam bu mu?”
İşte...
Ben asıl orada öldüm.
Kurşun yalnızca bedenimi almıştı.
O üç kelime
babalığımı aldı elimden.
Bir kere bile
“kızım” diyememiştim ona.
Bir kere omzuma alamamış,
ateşi çıktığında başında beklememiş,
ilk adımını görmemiş,
saçını okşamamıştım.
Ben vatan için ölmeyi bilirdim.
Ama bir çocuğun
babasını bir mezar taşından öğrenmesinin
hangi vatan tarifine sığdığını
bilmiyordum.
Yıllar geçti.
Toprağın altında
sesleri duymaya devam ettim.
Bir zamanlar uğruna
dağlarda yürüdüğümüz ordunun
başına başka fırtınalar geldi.
İftiralar dolaştı koridorlarında,
kumpaslar kuruldu,
üniformalar örselendi,
silah arkadaşlarımın onuru
mahkeme kapılarında sınandı.
Ve gün geldi,
benim uğruna can verdiğim değerlerle
hesaplaşanların gölgeleri
yeniden düştü memleketin üzerine.
Bazıları affedildi,
bazıları unutuldu,
bazılarının adı değişti.
Ama mezar taşlarındaki isimler
hiç değişmedi.
Ben orada
bir daha öldüm.
Çünkü insanı öldüren
yalnızca tetiği çeken değildir bazen;
uğruna öldüğü şeyin
anlamını kaybettiğini düşünmek de
öldürür insanı.
Şimdi burada yatıyorum.
Üstümde bir bayrak,
başucumda birkaç karanfil,
taşımda genç bir adamın fotoğrafı.
Kızım büyümüştür.
Belki artık
fotoğrafımdaki adamdan daha yaşlıdır.
Belki bir çocuğu vardır,
belki ona benden söz eder:
“Bu, senin deden.”
Ben hâlâ
o ilk dokunuştayım.
Minicik bir el
taştaki yüzümü okşuyor hâlâ.
Ve bir çocuk
annesine aynı soruyu soruyor
yıllardır:
“Babam bu mu?”
Evet kızım.
Baban o.
Ama bil ki
ben o dağda yalnız bir kere öldüm.
Asıl sen
fotoğrafıma dokunup
beni tanımaya çalıştığında öldüm.
Sonra inandığım değerlerin
yaralandığını gördüğümde
bir daha.
Bir insan
kaç kere ölür bilmiyorum kızım.
Ama bir baba,
çocuğunun hafızasında
yalnızca bir mezar taşıysa,
ölüm
bir kere olmuyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder