24 Mayıs 2026 Pazar

Abdulhamidin ekibi komple Ermeni ama fesligiller sadece buna düşman

**Abdulhamidin ekibi komple Ermeni ama fesligiller sadece buna düşman** Atatürk Agop’u la ta Birinci Dünya Savaşı günlerinde tanışmıştı. Nasıl mı? Hadi, önce Agop’u Atatürk’ün karşısına çıkaran süreci kısaca anımsayalım: *O,* Kayserili bir Ermeni ailenin çocuğu olarak *1895* yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul’a göç etmiş ailesi ona en sevdikleri adı koydular: ► Agop... Ailenin soyadı Martanyan’dı... Böylece aileye Agop Martanya da katılmış oldu. Anadili Ermenice’ydi... Grammatik ve Lehçe Uzmanı kendisi. “/*Dilaçar”*/ adını ona Atatürk vermişti. İstanbul’da doğup büyüdüğü için Türkçe’yi ve Rumca’yı da öğrendi. Türk, Rum, Ermeni iç içe yaşıyor; yollar, sokaklar, sokakta oynanan oyunlar ister istemez bu dili de öğretiyordu. Küçük Agop İstanbul’u içinden kavrayarak yaşıyor; onu derinden içinde duyuyordu. Azıcık palazlanınca belki de sokaktan gelen ses, Türkçe olarak onu oyun oynamaya çağırıyordu. Okula başladığında, İngilizce öğrenmeye başladı. Ardından buna İspanyolca da eklendi. Sonra Amerikan Kolejine gitti. Burada edindiği arkadaşlarından ve derslerinde aldığı dil eğitiminden Almanca, Yunanca, Rusça ve Bulgarca da öğrendi... Zehir gibi zeka, cin gibi beyni vardı. Merak duygusu tam; çalışma azmi büyük; sabrı engin ve disiplini tamdı. Derken lise eğitimi sırasında ünlü devrimci Türk şairi Tevfik Fikret’in öğrencisi oldu... “/*Yiyin efendiler yiyin;*/ /*Bu hanı yağma sizin;*/ /*Doyuncaya, tıksırıncaya;*/ /*Patlayıncaya kadar yiyin!”*/ İşte bu denli düzeni eleştiren Tevfik Fikret onu çok etkilemişti. Agop, çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle *1915* yılında Newyork Bilim Ödülü’nü aldı. Okulu bitirdiği yıl, Osmanlı Devleti en zorlu günlerini yaşıyordu. Birinci Dünya Savaşı’nda çok yerde çarpışıyor; savaş ve yokluk ülkeyi ve insanları büyük sıkıntı ve yokluklarla karşı karşıya bırakıyordu. Agop askere gitti, Ermeni isyancılara katılmadı. Yedek subay olmuştu. Önce Diyarbakır’a, oradan da Kafkas cephesine gitti... Ruslar’a karşı savaşırken yaralandı. Devlet onu, üstün özverisinden dolayı madalya ile ödüllendirdi. Askerde, Türk subayların yanı sıra Alman subaylar da vardı. Bunlar Türkçe öğrenmek istediklerinde Agop’tan yardım alıyorlardı. O da canı kadar tutkun olduğu Türkçe’yi öğretmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Bunun karşılığında da o subaylardan Almanca yazılmış gramer kitapları ediniyor ve dillerin teknik yönleri üzerine okumalar yapıyordu. O yıllarda gerek genel dil ve gerekse Türkoloji çalışmalarında Almanlar oldukça yetkindi. *1917* yılında orduda görev yapan Ermeni subayların firar olayları artmıştı. Bunun nedeni; pek çok Ermeni ailenin/*"Tehcir"*/ kapsamında göç ettirilmesiydi. Bu nedenle Ermeni kökenli subaylar, daha güvenli görülen Güney Cephesi’ne gönderildiler. Onlardan biri de Agop Martanyan’dı... Yanına bir kaç Ermeni kökenli asker verilmiş ve Halep’e 7. Ordu Komutanlığı’nda görevlerine devam etmek üzere gönderilmişlerdi. Ancak Şam’a geldiklerinde, yanındaki askerler kaşla göz arasında ortalıktan kayboldular. Agop buna çok şaşırdı. Ancak hayır; bu kural tanımazlık onun kişiliğinde yoktu. Tek başına ordu karargahına gitti ve yeni görev yerine başvurdu. Elinde tabancası, ilmühaberi ve bir kitabı vardı. Onu karşılayan ordudaki subaylar; öteki askerlerin kaçma öyküsünü dinleyince ondan kuşkulandılar. Pek çok dil bilen bu garip adamın bir casus olabileceğinden kuşku duyuluyordu. Komutan’a durum haber verildiğinde, *O,* bu kişinin yanına getirilmesi buyruğunu verdi. Bir kaç asker, silahlarının süngülerini Agop’un sırtına dayamış bir durumda Agop Ordu komutanının karşısına çıkarıldı. ve Ordu Komutanı kimdi dersiniz? Çanakkale Kahramanı, Mustafa Kemal Paşa... Mustafa Kemal Paşa kendisine cin gibi bakan Agop’un öyküsünü denledikten sonra sordu: ► “/*Sen niye kaçmadın?”*/ Agop, bu soruya fena halde sinirlendi: ► “/*Niçin kaçayım? Ben bu vatan için kan döktüm. Madalyam var... Kafkas Cephesinden kaçmadım ki; Şam sokaklarından kaçayım! İzin verin şu süngüleri çıkarsınlar...”*/ Bu tepki Mustafa Kemal Paşa’yı etkiledi. Paşa’nın bir işaretiyle süngüler geri çekildi. Agop, üzerinde bulunan eşyalarını bir masanın üzerine koydu. Kemal Paşa’nın masaya konulan kitap ilgisini çekti. Kitap Latin harfleriyle yazılmıştı ve Türkçe’den söz ediyordu. Türkçe anlatılırken, Türkçe cümle ve tümceler Latin harfleriyle yazılmıştı. Âlman subaylar için hazırlanmış bir Türkçe idi Çok ilginç ve hoş bir şeydi bu: Daha bir yıl önce, Enver Paşa Osmanlıca 'da sözüm ona bir devrim yapmış; yazıya sesliler eklemiş; bu kez zaten okuması zor olan Osmanlıca hiç okunamaz bir duruma gelmişti. Kaş yapılırken göz çıkarılmıştı... Ve şimdi Mustafa Kemal Paşa; bu gencin yanındaki kitapta, Latin harfleriyle yazılmış Türkçeyle karşılaşıyordu. Zaten okumaya çok düşkün olan Paşa, pek çok dili ve dil özelliklerini ayrıntılı biçimde bilen Agop’la uzun uzadıya dil konularını tartıştı. Derken savaş bitti. Agop, savaştan sonra Sofya Üniversitesi’nden bir davet aldı. O arada evlendiği Meline Hanım’la Sofya’ya gitti... Aradan yıllar geçti. Agop hala Türkçe üzerine ilginç yazılar yazıyor ve İstanbul’daki gazetelere gönderiyordu. Derken Türkiye bir ulusal savaşa girmiş; bu savaşı kazanmış ve ardından cumhuriyet ilan edilmişti. Ülkede köklü devrimler yapılıyordu. Atatürk, dil ve tarih konularında da okuma ve araştırmalar yapıyor; dil ve yazı sorununa el atılması gerektiğini düşünüyordu. Derken *1928* yılında yazı devrimi gerçekleştirildi. Bu sıralarda çevresindekiler Gazi’yi Agop Martaryan’ın İstanbul’da yayınlanan bir gazetede çıkan yazılarından haberdar ettiler. Gazi bu zengin ve ilginç araştırma yazılarını okudu. Son derece etkilenmişti. Agop’un yazılarını okudukça belleği onu alıyor; ta yirmi yıl öncesine götürüyor; sanki bu kişiyi tanıyormuş gib bir duygu içine giriyordu. Sonunda anımsadı. Evet Gazi; Agop’u tanıyordu. O arada Birinci Türk Dil Kurultayı için hazırlıklar yapılıyordu. Derhal bir emir vererek, Agop’un kongre için çağrılmasını istedi. Türkiye’ye gelen Agop Gazi’yle yeniden karşılaştı. Kongrede son derece etkileyici bir bildiri sundu. Gazi ondan İstanbul’da kalmasını ve Türk Dil Kurumu aracılığıyla yürütülen Türkçe gramer çalışmalarına katılmasını istedi. Agop derhal bu isteği kabul etti. Artık *O,* Türk Dil Kurumu’nun *200* uzmanından biriydi. *1934* yılında Ankara’ya taşındı. O yıl Soyadı Devrimi yapıldı. Atatürk pek çok kişiye onun yaşamını anlamlı kılan ve o kişiyi anımsatacak bir soyadı veriyordu. Agop’a da yeni soyadını verdi: ► “/*Dilaçar”*/... Agop Martanyan artık Agop Dilaçar’dı. Çevresindekilere sık sık şunu söylüyordu: ► “/*Yaşamım burada, Türk Dil Kurumu’ndaki masamda bitsin isterim”*/. Ancak böyle olmadı: *1979* yılında dinlenmek için gittiği İstanbul’da *84* yaşında öldü... *O,* Türk Dilinin gelişmesine bütün bir ömrünü adamıştı. Evet; Agop tam bir yurtseverdi... Çünkü yurdunun ortak dilinin gücüne inanıyor, ve geliştirmeyi bir görev biliyordu. Osmanlının hér önemli görevinde 1 Ermeni var ve dinciler ses etmez ama Agop a düşmanlar. Neden? Dil tartışmaları başladığında adı hemen gündeme getirilenlerden biri de Agop Dilaçar’dır. Türk dilleri üzerine uzmanlaşmış Ermeni asıllı dilbilimcidir. Türk dilinin eski dönemleri ile ilgili yaptığı çalışmalarından ötürü *1934* yılında Atatürk tarafından kendisine/*"Dilaçar"*/ soyadı verildi. Adı milliyetçiye çıkmış birçok kişi Türk dili üzerinde Arapça, Farsçanın işgalini savunurken Dilaçar/*"Dilde özleşmeyi" */savundu. Necip Fazıl gibi Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları Dilaçar’ın Ermeniliği üzerinden Türk Dil Kurumu önerilerine karşı tavır aldılar. Bu koca karı dedikoduları en çok da cahil ülkücüler ve siyasal ümmetçiler arasında yayıldı. Birçok kişi A. Dilaçar’ı *TDK* başkanlığı yaptığını sanır; hayır yapmadı, Türk Dili uzmanı olarak kurumda görev yaptı. Türkçe’nin yabancı diller boyunduruğundan kurtulmasına ömrünü adadı. Dilaçar/*"Kutadgu Bilig İncelemesi"*/ kitabını yazarken milliyetçi dilciler/*"yanıt, tanık, sanık"*/ gibi Kutadgu Bilig’te geçen sözcüklere/*"uydurukça"*/ diye karşı çıkıyor, Arapça ve Farsça sözcükleri Estergon Kalesi’ni savunur gibi savunuyorlardı. Çok acı değil mi?.. * * *Dilaçar’ın yayınlanan kitapları:* Les bases Bio-Psychologiques de la Théorie Güneş Dil (Güneş Dil Teorisi’nin Biyopsikolojik Kökenleri) (*1936*) Azeri Türkçesi (*1950*) Batı Türkçesi (*1953*) Lehçelerin Yazılma Tarzı Türk Dil ve Lehçelerinin Tasnifi Meselesi (*1954*) Devlet Dili Olarak Türkçe (*1962*) Wilhelm Thomsen ve Orhon Yazıtlarının Çözülüşü (*1963*) Türk Diline Genel Bir Bakış (*1964*) Türkiye’de Dil Özleşmesi (*1965*) Dil, Diller ve Dilcilik (*1968*) Kutadgu Bilig İncelemesi (*1972*) Anadili İlkeleri ve Türkiye Dışındaki Uygulamalar (*1978*) - - - - - - - - - - - - - a45UyF587661 - - - - - - - - - - - - - */Gruba mesaj göndermek icin /* */: /* ozgur-gundem@googlegroups.com */Gruba uye olmak icin /* */: /* ozgur-gundem+subscribe@googlegroups.com */Grup kurucusuna yazmak icin /* */: /* 0raj.p0yraz@neomailbox.net <mailto:0raj.p0yraz@neomailbox.net>  / oraj.poyraz@openmail.cc <mailto:oraj.poyraz@openmail.cc> */Grup Sayfamiz /* */: /* https://groups.google.com/g/ozgur-gundem/ */Arzu ederseniz bloğuma da göz atabilirsiniz /* */: /* http://orajpoyraz.blogspot.com/ Eposta adresleri (Derdiniz varsa buradan ulaşın.) : Oraj.Poyraz@erkin.cc 0raj.p0yraz@neomailbox.net oraj.poyraz@openmail.cc<mailto:HvLWPtIjJR8X@protonmail.com>

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder