7 Kasım 2013 Perşembe

10-Milliyetçi yazarlar sizin için yazdılar...



Mustafa Mutlu: Halil Ergün'e…

Bir zamanların solcusu Halil Ergün isimli oyuncu, "muhalefet"te ekmek kalmadığını görmüş olmalı ki son zamanlarda sıkı bir AKP'li kesildi.

Oynadığı diziler tutmadığında, yani her işsiz kaldığında Başbakan'ı övüyor; gündemdeki konuları onun ağzıyla yorumlayıp kendisinden kocaman bir "Aferin" alıyor.

Elbette bu "Aferin" sadece sözde kalmıyor; Halil Bey yandaş kanallardaki dizilerde, hatırı sayılır bir ücretle iş buluyor!

Önceki akşam da devletin el koyduğu SKY Türk 360 isimli kanala çıkmış ve Gezi direnişçilerine hakaret üstüne hakaret etmiş!

Sözü Gezi direnişi sırasında polis tarafından altı gencin öldürülmesine gösterilen tepkilere getirip "Altı çocuğun ölümü üzerine, bir şeylere karşı olmanın tepinmesi yapılıyor" demiş…

***

Ah, be Halil Ergün…

De ki biz tepiniyoruz!

Peki; sen ne yapıyorsun?

Seni "sen" yapan değerleri, züccaciye dükkanına giren fil misali dağıtmıyor musun?

İnsanları aşağılayıp, padişaha tapınmıyor musun?

Ne demek, "tepinmek?"

Sen yıllarca Deniz Gezmiş'i, Yusuf Aslan'ı, Hüseyin İnan'ı, Sinan Cemgil'i, Mahir Çayan'ı, Erdal Eren'i anarken "tepiniyor muydun" yoksa?

***

Bu halinle sana değil solculuk, "eski solculuk" sıfatı bile yakışmıyor Halil Ergün…

"Sosyalist", iktidardan yana değil, halktan yana olur…

Zulmü, dayatmayı, katliamı, devlet terörünü değil; bunların hedef aldığı insanlardan yana tavır alır!

Diktatörlerle değil, halkıyla kol kola girer…

Zalimin perişan ettiği mazluma bir tekme de kendisi atmak için fırsat kollamaz…

Sosyalist; gerektiğinde bedel öder Halil Ergün, para tahsil etmez!

Üç kuruşluk iş için, değerlerini satmaz, küçülmez…

Aç yatar, özgürlüğünü kaybeder ama sadece halkına kulak verir.

Sen hem bunları yapmıyorsun; hem de hâlâ sosyalist olduğunu söylüyorsun.

Geç bunları anam babam; maval okuma bize!

***

Ayrıca…

Bizi bırak da eski Halil Ergün'e bir sor bakalım; acaba bugünkü "taklidi" için ne diyecek?

Biliyorsun; kankan Mustafa Alabora da düne kadar bu iktidarın şakşakçılığını yapıyordu.
Şimdi ise öz be öz oğlu Mustafa Alabora, Gezi direnişi nedeniyle bu iktidar tarafından linç ediliyor.

Sahi, bir de ona sor; şu Gezi meselesini…

Sor da alacağın yanıtı bize de söyle!

SADIK!

ABD Büyükelçisi Ricciardone önceki gün bir basın toplantısı yapmış ve son günlerin tartışılan bürokratı MİT Müsteşarı Fidan'a övgüler düzmüş…

Onun "sadık ve yetkin bir üst düzey yetkili" olduğunu söylemiş…

Allah, Allah!

Bizim "gizli servis"in yöneticisinin sadakatini, bir yabancı büyükelçi nasıl değerlendirebilir ki?

İyi de Hakan Fidan kime sadık Mr.Ricciardone?

Türkiye'ye mi, ABD'ye mi?

Türkiye'ye sadıksa; bunu nereden biliyorsunuz?
Satın almaya çalıştınız da beceremediniz mi?

ABD'ye sadıksa, Türk gizli servisinin başında işi ne?

Hadi; söyleyin de öğrenelim şu işin aslını!

GÜNÜN SORUSU

Başbakan dün partisinin il başkanları toplantısında konuştu ve "Ülkemizdeki nice ölümün kaynağında 'ötekileştirme' vardır" dedi.
Sorum kendisine:

Bu "ötekileştirmeyi" kim yapıyor?"Bizim yüzde 50" demek bile bir ötekileştirme değil midir?
Gezi olaylarında can veren altı genç kimlerin "ötekileştirmesi" sonucunda öldürülmüştür?

SS bantlı eğitimciler!

İktidar yalakası milli eğitim yöneticileri ve okul müdürleri, önce liselerdeki kız öğrencilerin erkek öğrencilerle birlikte aynı merdiveni kullanmasını yasakladı.

Sonra Antalya'da bir lisede etek giyilmesi yasaklandı…

Dünkü Cumhuriyet'ten öğrendik ki bu kez de Diyarbakır'ın Çınar ilçesinin Milli Eğitim Müdürü Mehmet Demir, liselerde kız öğrencilerin kantinlere girmesini yasaklamış…

***

Tek tek yasaklarla niye uğraşıyorsunuz beyler; sorunu kökten halledin!

Kızların okumasını engelleyin!

Hatta cumhuriyetimizin kurucularının kadınlara verdiği seçme-seçilme-haklarını da ellerinden alın…

Çalışmalarını önleyin…

Gerekirse, nüfus kağıdı bile vermeyin!

Onlar sadece üç-beş çocuk doğursunlar, erkeklerini memnun etsinler yeter!

Ancak tüm bunları yaparken kolunuza birer "SS" bandı takmayı da unutmayın!

Eminim ki çok yakışacaktır!

Günün İsyanı!

AKP İstanbul Milletvekili İsmet Uçma, Meclis çatısı altında yaptığı bir konuşmada, "Gezi'de, tıpkı Çanakkale'de olduğu gibi 77 düvelle savaştık" demiş…
Gezi eylemine katılanları, Çanakkale'deki düşman askerlerine benzetmiş…
İsyanım kendisine:

Çanakkale'de hangi Türk askeri kendi halkına kurşun sıktı?
Siz ise Gezi olayları sırasında "psikolojik savaş yöntemlerini" öğrenmek için MOSSAD Başkanı'nı çağırdınız!

Ondan sonra da yalan ve karalama kampanyalarınızı başlattınız…
Bu durumda MOSSAD Başkanı da sizin başkomutanınız mı oluyor?

=========================================

Levent Kırca: Yazıya bak hizaya gel

Turnelerden biraz vakit kaldı, kendimi köye attım.
Köy, Çanakkale Eceabat'ın bir köyü.
İnekler, koyunlar vesaire.
Köyde cep telefonları çekmiyor.
Çeksin diye Eceabat'a iniyorum.
Görüşmeleri yapıp, tekrar köye dönüyorum.
Bu arada, "her yerden çekiyoruz", "en çok biz çekiyoruz" diyen telefon kuramlarına: "N.h çekiyorsunuz!" diyorum.

Köy o kadar sessiz ki, kendimi öldüm de, öteki taraftayım gibi hissediyorum.
İstanbul'da doğal yaşamdan, hatta insanlıktan o kadar uzaklaşmışım ki, buradaki doğal yaşama adapte olmak için çaba sarfediyorum.
Ama bu çok kısa sürüyor.
Hemen sabahında yumurtayı tavaya kırıp, taşta sıkılmış zeytinyağı ile 'coss'latıyorum, ağzıma bir lokma attığımda sanki farklı bir lezzetle tanışıyorum.
Çocukluğumdan hatırladığım, ama sonra bize tamamen unutturulan çok tanıdık bir lezzet.
Ağzımı şaplata şaplata damağımda çevirip duruyorum yumurtayı.
Lokmayı yutup da bu lezzetten mahrum olmak istemiyorum.
Eğer gerçek yumurta bu ise, yumurta diye bize İstanbul'da kakalanan ne?
Süt de farklı, peynir de, yoğurt da.

İstediğin mesafeye yürüyerek gidiyorsun.
Yolda ineklerle, koyunlarla selâmlaşıyorsun.
İstanbul'da da selâmlaşıyorum bol bol bunlarla, ama onlar selamlaşmasını bilmiyor.
Bunlar en azından mee, möö diyorlar.

Meğer orda bir köy varmış da, uzak değilmiş.
Köyün küçük bir camisi var.
Ufacık.
Namaz kılmak için önceden rezervasyon yaptırman lazım.
Yoksa müezzin kapıda karşılayıp: "Bugün doluyuz.
Yarın sabah namazına bekleriz"
diyor.
Cami benim hemen yanı başımda.
Müezzin ezan okurken selâmlaşıyoruz.
Küçük bir minaresi var, müezzinle aynı boyda.
Bir mezarlık var, insanın ölesi geliyor.
Mezarlık da bana komşu.
Pencereden düşsem, mezara düşerim.
O kadar yani.

Balıklar günlük, taze.

Tazenin ne olduğunu da burada anımsadım.
Balıkçı balığı temizlerken, balık oynuyor.

Daha ölmemiş, canlı.

Temizledikten sonra da eve gelirken kesekâğıdında da kıpır kıpır.
Bir arkadaşım tavada pişirirken öldürememiş.
Ertesi gün canlı canlı çıktılar diyor.

Yaşlısı bol.
Üç günde bir cenaze kalkıyor.
Allah rahmet eylesin.
Hani "öldük, dört kolluya bindik" derler ya, burada o söz, iki kollu diye kısaltılmış.
Köyde nüfus çok az.
Bir tabutu anca iki kişi kaldırıyor.
Gazeteci yok, ölüm ilanı yok, güneş gözlüğü yok.
Cenaze için peşpeşe düşmüş otomobiller yok.
Yalandan ağlayanlar, mezara su dökenler yok.
Kendin pişir kendin ye.
Yıkıyorsun, götürüp gömüyorsun.
Helvasını pişirip kendin yiyorsun.

Özlemişim be köy hayatını.
Yalan yok, riya yok.

Köylüler, Ulusal Kanal, bir de Halk Tv izliyorlar.
Bu çok önemli.

Evde bir usta var.
Bahçe duvarı örüyor.
Yani duvar ustası.
İlk usta sahtekâr çıktı.
Bu İkincisi"Abi" diyor bana, "bunlar seni televizyona niye çıkarmıyor?"..
Bunlar dediği Tayyipler.
Diyorum, "Ben Atatürkçüyüm de ondan." Bir süre bakıyor yüzüme melül melül"E Atatürkçü olmayan mı var?" diyor.
Ben de diyorum, "dolu!"..
Peki diyor, bunlar Atatürkçü değil de nedir?

Kısa kesmek için, bunlar Said-i Nursiciler diyorum.
Onlar seçimlerde görecekler günlerini diyor.
Ben de ağzımı doldurarak ve iştahla "âmin" diyorum.

Bu arada, teşekkür etmek istediğim bir dostum var.
Şu anda bulunduğum taş evle ilgili.
Geçen yıl biz Çanakkale turnesinde iken, birlikte yemek yediğim müteahhit bir dostun hediyesi bu ev bana.
Tanıştığımız o gece, "devlet sizlerin değerini bilmiyor ama biz vatandaşlar farklıyız.
Al bu köy evi senin olsun.
Sen yıllarca bizi güldürdün, düşündürdün, sana az bile.
Ara sıra gel, kafanı dinle güzelleş"
dedi.
Hemen ertesi gün de tapuyu yaptı.
Ne adamlar var yahu.
Bu ülke biter mi arkadaş?
Dostun adı Mehmet Uzuner.
Her köye gelişimde elliyor benden duayı.

Aktaş şehitliği

Benim köye gelirken, Aktaş Şehitliği adında bir mezarlık var.
Bu şehitliği Opet yenilemiş, muazzam bir esere dönüştürmüş.
Koçlar benim dostlarım.
Yanımdaki köy de, Bigalı köyü.
Mustafa Kemal, Çanakkale Savaşını burada bir köy evinde idare etmiş.
İşte o evi ve o köydeki bütün evleri Koç Grubu restore etmiş.
Taş evlerden oluşan bir mahalle, bu mahalle.
Atatürk'ün evi de müze olmuş.

Opet'i yürekten kutluyorum.
Koç'lara yakışmış.
Doğrudur.
Çanakkale geçilmez.
Bu mahalleye de girilmez.
Kalbinde Atatürk sevgisi olmayan, yani kısaca AKP giremez.

Ben göğsümü gere gere girdim.
Bütün evlerden kırmızı Türk Bayrakları dalgalanıyor.
Köylünün başı, burada daha bir dik.
Atatürk'ün evine giriyorsunuz, yattığı yatak, yemek yediği yer sofrası, çorba tası, kaşığı…
O zamanlar Atamız yarbay.
Burada bağdaş kurduğu yerden söylemiş: "Ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum" diye.
Bir kez daha Opet'e teşekkür ediyorum.
Birileri, Atamız da dahil, ona ait olanları yıkarken, devrimlerini, bayraklarını kaldırmaya çalışırken, birileri de "yaşatma" gayreti içindeler.
Çok yaşa OPET..

Bakanlarımız

Bunlar Türkiye'ye bakmıyor.
Çünkü ülkenin neresine varsan, bakılmış gibi durmuyor.
Köylü mutsuz, çiftçi keza.
İşçi perişan.
Kümle konuşsam "boyunları altlarında kalsın" diyorlar.
Ben de, "demeyin öyle" diyorum "Yahu, şimdilerde kendilerine bakıyorlar, daha sonra da size bakacaklar" AVM, çarşı-pazar, ihaleler havada kapışılıyor.
İzliyoruz, okuyoruz.
Bir tanesi diyor ki, "abi bunların tiplerinde meymenet yok.
Sanki sen tipleme yapmışsın"
Diyorum, "böyle demeyin.
Onları da Allah yarattı.
Devam ediyor: "
Mesela Dışişleri Bakanı, Dışişlerinin içini dışına çıkarttı.
Komşularla ilişkiler arapsaçı.
Amerika yan çizmeseydi, şuan savaştaydık.
Ülkeyi talan ediyorlar.
Düğünlerde dolarlar havalarda uçuşuyor.
İsimleri de "süslümanmış"

Vatandaşın içi yanmış, konuşuyor.
Ben onaylamıyorum ama, en azından susturmuyorum da..

Devam ediyorlar: "Başını bağlıyorsun, saçının teli gözükmüyor.
Peki tamam da, yüzündeki en az bir parmak kalınlığındaki boyaya ne demeli?
Gözlerdeki rastıklar, rimeller, kaşlar hilal boyalı, gözlükler, eşarplar marka, dudaklar ciğer gibi boyalı.
Üstlerindeki elbiseler, vücut hat ve kıvrımlarını öyle bir ortaya çıkarıyor ki, bunlar salına salına gezerken, insan dinden imandan çıkıyor.
Bu süslümanları cipten aşağısı kurtarmıyor"

Ben ses etmiyorum.
Konuşup, söylenip, küfürler, beddualar edip gidiyorlar.
Bu da bir rehabilitasyon en azından.
Deşarj oluyor vatandaş.
Tam bu minval üzerine konuşuyorduk ki, bir polis yanaştı yanımıza.
Vatandaş lafı çevirdi.
Devam etti: "anladın değil mi abi, Temel işte.
Piyano çalmaya niyet etmiş, oturmuş tabureye..
Bakmış kolları piyanoya erişmiyor.
Kalkmış piyanoyu çekip, tabureye yanaştırmış.
Kendi anlattığı fıkraya, kendisi kahkaha atıp uzaklaşıyor yanımdan"

Sidik Komedisi

Başıma gelenleri anlatmadan edemem.
İki kere İstanbul trafiği ve aldığım tansiyon, idrar sökücü haplar yüzünden altıma etmiştim.
Bunları yazdım, siz de benimle bol bol eğlendiniz.
Geçenlerde Aslı'nın arabasıyla boğaz köprüsünden geçme gayreti içindeyiz.
Trafik yürümüyor.
Hapı da yeni yutmuşum, sıkıştım mı?
Trafik sıkışık, bir de ben sıkıştım"N'apcaz?" dedim Aslı'ya?
Kısaca, "yap" dedi.
Tamam, yap demesi kolay.
Yapınca, önce sıcak sıcak bedenimi sarıyor, sonra da soğuyup içimi titretiyor.
Aslı, "yap", yalnız her yerde anlatma diyor.
Seni bunadı, altına yapıyor sanarlar.
Trafik açılacak gibi değil.
E o zaman "hakkını helal et" diyorum.
Tam yapıcam, "dur bir dakika" diyor.
Havlu, şal, ne varsa tıkıştırıyoruz altıma, öyle ya, arabanın hali ne olacak?
Başlıyorum yapmaya.
Garip bir boşluk kaplıyor içimi.
Yüzümde rahatlamanın huzurunu ifade eden bir tebessüm.
İşin kötüsü, alışıcam ben bu işe.
Ne zaman bir arabaya binsem, koyuvericem altıma gidecek.
Sakın diyor, bir yerde anlatma.
Ağzımla, 'yok yok' diyorum.
Ama içimden, "ben bunu bu hafta gazetede yazmaz mıyım" diye geçiriyorum.
Bir psikologa gittim, dedim bu benim halim ne olacak?
Doktor bana, merak edilecek bir şey yok dedi.
Sen kendini ilk zannediyorsun, geçen gün benim de başıma geldi.
Üstelik benimki büyük abdest.
Bağırsaklarım bozulmuş anlarsın işte.
Dört pencereyi de dibine kadar açtım.
Hava da soğuktu.
On gün gripten yattım.

Aslı'nın arabası ne oldu diyenlere: Merak edilecek bir şey yok diyorum.
Altıma koyduğum şal ve havlu, olup biteni emmiş.
Zaten benim işememden ne olur?
Hepi topu iki bardak var yok.

İşte böyle..
Sizinle paylaşayım dedim.
Hal ve gidiş bu merkezde.
Yalnız bir ricam var: Sakın bu hikayeyi kimseye anlatmayın.
Aramızda kalsın..

=========================================

Şahin Mengü: Dış ilişkiler ciddiyet ister

Siyaset çevreleri son üç dört gündür CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu'nun, Ankara Sheraton otelinde, ABD Büyükelçisi Francis Ricciardone ile gizlice buluşarak baş başa bir akşam yemeği yemesini konuşuyor ve eleştiriyor.

Eleştiri konusu yapılan husus, Büyükelçiyle yemek yemesi değil, bunu gizlice ve hatta parti yönetiminden bile kimsenin bilgisi olmadan yapılmış olması.

Siyasi Partilerin Genel Başkanları dilediği her kişi ile dilediği ortamda görüşür.
Ama bunun bir usulü, bir adabı vardır.

CHP geleneğinde bu tür görüşmelerin Parti Genel Merkezinde ya da Genel Başkan'ın belirlediği bir yerde olmasıdır.

Ana Muhalefet Partisi Genel başkanı bir ülkenin büyükelçisi ile gizli kapaklı görüşemez.
Zira gizlilik şüphe yaratır.
Bu nedenle görüşmesini alenen yapar.
Görüşmeden sonra da muhakkak bir "görüşme tutanağı" düzenler.

Bu olayı gazetelerde okuyunca geçmişte ve hem de 12 Eylül cuntası zamanında yaşadığım bir olayı anımsadım.

12 Eylül sonrası Rahmetli Bülent Ecevit'in avukatlığını yapıyordum.
Bir gün Or-An semtindeki evine çağırmıştı.

Gittiğim zaman o tarihteki ABD Büyükelçisi Jozeph Strauz Hupe evde idi.
Ben, konuğunu kabul ettiği odanın yanındaki odaya alındım.
Büyükelçi'nin ziyareti bitip gittikten sonra Sayın Ecevit benle tek kelime konuşmadan, o meşhur emektar daktilosunun başına geçti ve bir görüşme tutanağı hazırladı.
Biter bitmez de yanlış hatırlamıyorsam Dışişleri Bakanlığına telefon etti, gelen memura bu görüşme tutanağını verdi.

Rahmetli o tarihte yasaklı bir siyasetçi olduğu gibi, CHP Genel başkanlığından da istifa etmişti.

12 Eylül cuntası tarafından siyaset dışına itilmeye çalışılıyordu.
Siyasi demeç vermesi toplantı yapması yasaklanmıştı.

Bunu şunun için yazdım, CHP Genel başkanlığı devlet ciddiyetinden taviz verilmeyecek bir makamdır.

CHP Genel Başkanı sıradan bir kişi değildir, Atatürk'ün koltuğunda oturan kişidir.
Bir yabancı büyükelçiyle gizlice görüşmez.
Büyükelçiyle ne zaman nerede görüşeceğini daha başından basına açıklar.

Görüşmeden sonra da çıkar hangi konularda ne mesaj verdiğini basına açıklar.

Kıbrıs Barış harekatı devam ederken bile görüşmeler basının gözleri önünde büyük bir açıklıkla gerçekleştirilmişti.

Hatta eğer Büyükelçi Türk iç ve dış politikasını ilgilendiren bir konuda görüş bildirmişse bir tutanak ile de bunu Dışişleri bakanlığına da bildirilmesi gerekir.

Bu devlet adamlığının ve özellikle de CHP Genel Başkanı olmanın gereğidir.

Nitekim, her Büyükelçi de yaptığı bu tür görüşmeleri kendi merkezine bildirir.
ABD Büyükelçisi de Sayın Kılıçdaroğlu ile yaptığı görüşmeyi kendi merkezine doğal olarak bildirecektir.
Bildirmiştir de.

CHP'nin dış işlerinden sorumlu Genel Başkan Yardımcısını bu görüşmeden habersiz olması da ayrı bir sorundur.

Dış ilişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısının haberi olmadan gerçekleştirilen bu görüşme, Davutoğlu'nun Obama tarafından parmak işaretiyle çağrılması kadar onur kırıcı bir davranıştır.

Ama maalesef Türk dış politikası iktidarı ile muhalefeti ile devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan bir tarzda götürülüyor.

Başbakan ABD'ye resmi geziye çoluk çocuk gayri ciddi bir tavır içinde gidiyor.

Türk Dışişleri Bakanını, Obama parmak işaretiyle yanına çağırabiliyor, o da bu laubali çağrıya uyuyor.

Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı ABD Büyükelçiyle gizlilik içinde buluşuyor.

Görüşmede Partinin Genel başkan yardımcısı bulunmuyor; ama Büyükelçiliğin getirdiği, yani ABD Büyükelçiliğin görevlisi tercüman bulunuyor.

Kapalı kapılar arkasında ne konuşuldu, kimse bir şey bilmiyor.
Bilinmediği içinde varsayımlar üstüne fikir yürütülüyor.

Dış ilişkiler ciddiyet ister.
Herkesin buna özen göstermesi gerekir.

En azından görüşmenin bir tutanağa bağlanıp CHP'nin arşivine konması gerekir.
Bu makamlar geçici, yarın bu makama oturacak bir başka kişi, ABD'ye her hangi bir taahhütte bulunuldu mu?
Bulundu ise bunlar nelerdir, bilmek zorundadır.

Bu taahhütleri kabul veya red ayrı bir sorundur.

=========================================

Ümit Zileli: Onlar…Evlatlarımız

Onlar, iyi ki varlar…
Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çoklar…
Her yerde, her zaman, her ahval ve şerait altında bile hazırlar…
Enerjilerine ayak uydurmak zor, çok zor…
Biyonik misin birader, ne yorulma biliyorlar ne acıkma, mızmızlanmak, şikâyet etmek yazmıyor defterlerinde ya da anlamını öğrenmemişler bu sözcüklerin…

Zalime karşı dimdik, yoksula, düşmüşe, mağdura karşı bi o kadar müşfikler…
Yeri geldiğinde, despotun TOMA'larının, akreplerinin, gaz bombalarının, biber gazlarının, plastik mermilerinin üstüne üstüne yürüyorlar..
Hani o meşhur şarkıdaki "Sık bakalım, sık bakalım, biber* gazı sık bakalım…
Kaskını çıkar, copunu bırak delikanlı kim bakalım"
dizeleri dudaklarında ıslık olmuş yürüyorlar hem de…

Gözlerimle gördüm, tanığım; Silivri'de, geçen yılın 13 Aralık'ında, üstlerine vahşice, düşmana saldırıl' gibi hücum eden "destancılara" karşı göğüslerini yaşlı teyzelere, amcalara siper etmiş haykırıyorlardı:

-Vız gelir bize duvarlarınız vızzz!..

Gaz bombalarından bayılanları, biber gazından, kimyasal karışımlı tazyikli sudan düşenleri tedavi etmek için çadır bile kurmuş sırtlarında insanları taşıyorlardı…
Yağmurun altında yırtık ayakkabılarla direnenleri bile vardı.
Arada bir çadıra koşuyor, biraz ısınıyor, sonra gerisin geriye, kaldığı yerden devam etmek için dönüyordu…

Onlar, Türkiye Gençlik Birliğinin (TGB), her biri pırlanta değerinde gençleri, savaşçıları, evlatları…

-Bizim evlatlarımız…

İstiklal 'de buluşuyoruz

Onlar, geçen yıl gerçekten destan yazdılar…

29 Ekim'de, 10 Kasım'da, 19 Mayıs'ta, milyonları meydanlarda topladılar…
İstiklal Caddesi'nde 250 bin kişiyle yürüdüler..
Cumhuriyet yıkıcılarına, Türk milletinin nasıl şahlanacağını, ihanete nasıl geçit vermeyeceklerini gösterdiler…

Şimdi yine, daha büyük, daha görkemli bir destan yaratmak için kolları sıvadılar…
İzmir'de, 1 milyon kişiyle yasaklanan Andımız'ı tek ses, tek yürek halinde haykıracaklar, örneğin…
Ankara, Tandoğan'da milyonlar bir araya gelecek, hadi yıkıcıların deyimiyle söyleyelim; bu asil milletin cumhuriyeti yedirmeyeceğini dosta düşmana ilan edecek…

İstanbul'da yüz binler, yine İstiklal Caddesine akacak, o büyük "İstiklal Buluşması"nda kucaklaşacak…
Sloganlar bile yüreğimi titretmeye yetiyor:

-29 Ekim Özgürlüktür…
29 Ekim
Mustafa Kemal'di?:..
29 Ekim İstiklaldir…

TGB'liler, gayet net biçimde, ama bir o kadar da kıvılcımlar saçarak şu çağrıyı yapıyorlar:

-Cumhuriyet 29 Ekim 2013'te İstiklal Caddesi'nde ayaklanıyor: Diktatörün saltanatına karşı halkın cumhuriyeti bir özgürlük ve bağımsızlık programı olarak önümüzde duruyor…
Vatanımız için, emeğimiz için, kardeşlik için, geleceğimiz için, cumhuriyetimiz için İstiklal' de buluşuyoruz…

Söz verdilerse bilin ki yapacaklar

Bu eli öpülesi gençler, bugüne dek tüm söylediklerini, tüm ilan ettiklerini bir bir gerçekleştirdiler…
Paket şaklabanlıkları ile Cumhuriyet'i boğmaya, vatanı parçalamaya, özgürlükleri yok etmeye yeltenen AKP'yi paketleme sözü verdilerse, bilin ki onu da yaparlar, yapacaklardır.
İstiklal Caddesi'nde açacakları dev paket işte bu sözün ilanı olacaktır…
Üstelik dev Cumhuriyet Bandosu eşliğinde Andımız'ı ve marşlarımızı söyleyerek…

Kendi hesabıma ben, İstiklal Buluşması'nı iple çekiyorum…
Gurur duyduğum bu çocukları büyük bir keyifle izlemek, Andımız'ı onlarla birlikte haykırmak için orada olacağım…
Bizi yalnız bırakmayın lütfen…
O slogan zaten her şeyi gayet açık biçimde anlatıyor:

-Cumhuriyet ayaklanıyor…

========================

Emre Kongar: Atatürk ve İnönü Olmasaydı…

Bağımsızlık Savaşı'nınkahraman komutanları genellikle Cumhuriyetçi değildi…

Sadece İsmet Paşa daima Atatürk'ün yanında yer aldığı ve sonradan da Çok Partili Düzen'e geçtiği için Cumhuriyetçidir…

Bir de Mareşal Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal'e inandı ve onun Cumhuriyet projesine destekverdi…

Buna karşılık, Rauf Bey,Karabekir Paşa gibi MustafaKemal'in yakın arkadaşları Cumhuriyete karşıydılar…

Cumhuriyete karşı oldukları içinde savaşın kazanılmasından sonra, Mustafa Kemal'in yönetimine muhalefet ettiler.

Bu onların kahramanlıklarına gölge düşürmez…

Nitekim Atatürk'ün ölümünden sonra İsmet İnönü bunlarla barışmış, kabul edenleri devlet içinde önemli görevlere getirmiştir.

***

İsmet İnönü, henüz sermaye sınıfı ve ona bağlı olarak işçisınıfı gelişmediği, demokrasinin temel sınıfsal yapısı oluşmadığ halde, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Çok Partili Düzen'e geçti…

Zaten Cumhuriyet projeside sınıfsal altyapı olmadanbaşlatılmamış mıydı!

Ama Tek Parti yönetimin dereformlar (devrimler) yaparak Cumhuriyeti kurmak başka şey,Çok Partili Düzen'de, olmayan bir çağdaş sınıfsal yapıyı vebu yapıya dayalı çağdaş birtoplumu, feodalitenin (toprakağalığının ve dinci köylülüğün) direnişine karşın geliştirmek başka şeydi!

***

Nitekim, Türkiye'deki Çok PartiliDüzen bir türlü gerçek demokrasiye evrilemedi…

Gerçek bir demokratik anayasayı hedefleyen 27 Mayıs müdahalesi,Menderes, Zorlu ve Polatkan'ınasılmasıyla kana bulandı vetoplumda ciddi düşmanlıkları körüklediği için uzun vadede beklenen gelişmeyi sağlayamadı.

Onun arkasından gelen 12 Martve 12 Eylül müdahaleleri ise hemçağdaş bir demokrasiyi hedefleyen 27 Mayıs Anayasası'nı ortadan kaldırdı, hem de dinci çizgide feodaliteye boyun eğdi…

Üstelik de askeri vesayetle demokrasinin gelişmesini veserpilmesini engelledi.

***

Türkiye'nin Bağımsızlık Savaşı, Cumhuriyet ve Demokrasi öyküsüuzundur…

Tektir ve biriciktir…

Ama bu öykünün en acıklısayfası, oturdukları koltukları Cumhuriyet ve Demokrasiye,Cumhuriyeti ve Demokrasiyi kuran Atatürk ve İnönü'ye borçluolanların, onlara saldırmakta oluşlarıyla, günümüzde yazılmaktadır!


=========================================

Oktay Akbal: 29 Ekim Kutlu Olsun

Mektuplar alıyorum.
Tanıdıklar kadar tanımadıklarımdan da.

Hemen hepsinin bir yakını içerde…
İçerde demek yetmiyor, beş yıldır kapalı bir hücrede yaşamak zorunda bırakılmak ne demektir bilen bilir.
Bilmeyen de kısa sürede öğrenir.
Ya bir yakını tutuklanmıştır, ya başka bir yakını mahkemelerde

"ebedi" denilecek bir mahkûmluğa uğramıştır.

Evet bütün bu suçlu diye hücrelere tıkılanlar yakınlarımızdır.
İnsan olmanın, yurdunu, vatanını sevmenin karşılığıdır bu aşk, bu sevda, bu insanoğluna has duyarlık…

Önce yetkililere sormak isterim.
Açık açık söyleyin, tutuklu ya da mahkûm olarak kaç insanımız var?
Öğrenci, öğretmen,

gazeteci, yazar, asker, doktor, işçi, her şey…
Binlerce mi, daha mı çok?
Ne yapmış ne etmişler de böyle bir korkunç yaşantıya sürüklenmişler.
İşledikleri suç var mı?
Varsa neden, niçin olmuş, yaşanmış?

Yargıç, savcı önüne gelen dosyayı dikkatle inceler, sonra yasalara uygun gerekeni yapar.
Konuyu iyice inceler, ama daha önce suçlu diye karşısına getirilen adamın kimliğini, yaşantısının ayrıntılarını, neden, niçin yargıya ters düştüğünü anlamaktır.
Adalet denen eşsiz değer ancak gerçek bir insan duyarlılığıyla, sevgisiyle anlaşılır.
Binlerce insan var.
Generaller, amiraller, değişik rütbeden beş yüz sanık.
Ben beş yüz diyorum.
Yetkililer açıklasınlar gerçek sayıyı.
Kimse bilmiyor, ünlü avukatlara soruyorum, siz biliyor musunuz?

Atatürk cumhuriyetinin devrimleri henüz ayakta.
Öyle sanılıyor.
Bir değişme yapılmadı daha.
İnsanoğluna yakışır niteliğini yitirmedi henüz.
Ama azaldıkça azaldı.
Ne kadar kolay, karşına getirilen kişiyi gereği gibi tanımadan, tanımaya kalkışmadan hüküm vermek.
Beş, on, daha çok yıl kalsın hapishane hücrelerinde.

Mahkemelerde "casusluk"la suçlananları düşünüyorum"Casusluk" korkunç bir tutumdur.

Kendine ve geleceğine ihanettir.
Ben doğrusu ya bugün cezaevlerinde casusluk diye cezalandırılanların varlığına inanmıyorum.
Kim onları casuslukla suçluyorsa iyi bilelim ki o kişi gerçek bir halk düşmanıdır.
Huzuru bozmak, halkımızı birbirine karşı bölmek, böylece yaşama gücünü yok etmek.
Ordu her şeyin teminatıdır.
Yakın zamanlara kadar

öyle idi, bence bugün de hepimizin en çok güvendiği güçtür.
Ama iktidardaki kimi cahiller durup dururken askerle uğraşmaya başladılar.
Sayısız generalin,amiralin, subayın bir yana itilmesi, daha da güç olarak ağır cezalara çarptırılması ortada…
Tehlike, Türk ordusunun tarihsel gücünü, değerini, varlığını küçümsemeyle başlar.

Gide gide ordu denen ulusal güvence yavaş yavaş pasifleştirilecek bir hale gelir.
Ordu her şeyimizdir.
Ordusuz bir Türkiye Cumhuriyeti var olamaz.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda bütün bunlar anımsanmalı, değerlendirilmeli…

Hepimize 29 Ekim kutlu olsun diyorum.

=========================================

Cüneyt Arcayürek: Bağımsız Ülke Ha?..

Her hafta bugüne kadar okuduklarımıza, bildiklerimize, tarihsel gerçeklere aykırı düşen açıklamalar yapıyor.

Örneğin: Van'daki konuşmasında Türk milleti denilmesini istemiyor.
Şöyle diyor: "Diyorlar ki Türk milleti; Türk'ü

de Kürt'ü de, Lazı, Çerkezi de kavrar.
Hayır kavramaz!"
Pekâlâ ama bu mantık, bu zihniyet geçerli ise bu topraklarda yüzyıllardır yaşayan halkın en az dörtte üçü, "Hangi ulustansınız" sorusuna onurla, iftiharla "Türk milletindenim" yerine ne diyecek?
Yanıtı hazır: "Millet hepsini kavrar!" diyor"Nasıl yani" diye soracak olursak; etnik grupları saymaya başlıyor; ne ki eşi Arap kökenli, Arapları, Rize'nin eski adı Potamya köyünden Gürcü olduğunu saymayı unutuyor.

***

RTE'nin bu tanımlaması maazallah gerçekleşirse Alman, İngiliz, Fransız, "hangi millettensiniz" diye soracak olursa;

artık ya "milletin milletindenim" diye ya da "Türkiyeliler veya Türkiye milletindenim" diye yanıt vermek zorunda kalacak insanlarımız.
Kimi bakanların geveledikleri "Yeni Türkiye" kavramına uygun düşen bu ulus tanımını böylece yaşama geçirmeyi istiyorlar…
Ha neden mi Yeni Türkiye?
..
1923-2002 arasındaki Cumhuriyet dönemlerini inkâr ederek tek başına iktidara geldiği Kasım 2002'den itibaren, RTE ile din kulvarında Yeni Türkiye'nin yaşama geçtiğini ifade ediyorlar!..

***

Fakat öyle bir Yeni Türkiye ki; bağımsız ülkeye yabancı bir devletin, ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ricciardone dışardan rahatlıkla gazel okuyor.
Görevi, uygulama biçimi ve içeriği tartışılmakta olan, istihbaratla görevli devlet kurumunun başındaki MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı, "kendini işine adamış, sadık ve yetkin bir yetkili" diye savunuyor.
Aynı büyükelçi, en azından bağımsız bir ülkeye yakışmayacak bir durumu rahatlıkla açıkça vuruyor.

Şu hale bakınız, şu açıklamaya: ABD Büyükelçisi, bu ülkenin saygın ana muhalefet partisi liderine ve partisine, bilgi vermeyen ya da başbakanın emriyle gitmekten alıkonulan MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı "Ne zaman bir araya gelsek ondan çok şey öğreniyorum" diye övüyor, övünüyor.
Akla gelen şu olasılık yabana atılacak, üzerinde önemle durulmayacak bir olasılık değil:

***

İsterse dost olsun ya da müttefik; yabancı bir ülkenin büyükelçisi, demek ki "her zaman bir araya geldiği" MİT Müsteşarı'ndan, doğrudan değilse bile ola ki büyükelçi aracılığıyla CIA; bu ülkenin muhalefet liderinden esirgenen bilgileri alabiliyor.
Yabancı elçilikler bir ülkeyle ilgili bilgileri ya gazetelerdeki yorum ve haberlerden ediniyorlar ya da büyükelçilik o ülkenin sorumlu yetkili kurumlarındaki kişilerle yaptığı "dost" görüşmelerde gerekli bilgiyi ediniyor ve buna açık istihbarat deniliyor.

Ama ABD Büyükelçisi'nin bu açıklaması tabii demokrat ülkelerde derin tartışmalara yol açacak nitelik ve içerikte olmasına karşın…

maalesef medya, açıklamayı olağan bir olaymış gibi küçük br haberle duyuruyor, üzerinde durmuyor.

***

Demokratik ülkelerde geçerli olan, o ülkenin ana muhalefet partisine de zaman zaman gizli servislerin bilgi verme kuralına MİT'in uymayarak yabancı bir devletin büyükelçisini yeğlemesine…

ne yazık ki CHP de tepki koymuyor.

=========================================

Orhan Bursalı: 90 Yıl Önce Atatürk, Recep Bey'e İktidar Yolunu Açtı

Düne denk gelen, ama dünden 89 yıl 364 gün uzaklıkta, 28 Ekim 1923 tarihinde Atatürk, arkadaşları Kemalettin Sami Paşa, Kazım Özalp Paşa, Fethi Okyar Bey, Fuat Bulca ve Ruşen Eşref Bey'i köşkte akşam yemeğine davet edecek ve onlara "Beyler!
Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz…"
diyecekti.

Böylece Recep Tayip Erdoğan'a da başbakanlık yolu açılmış oldu!
Sadece ona mı?
Abdullah Gül'e, Ahmet Davutoğlu'na, AKP'nin kurucularına, özetle 11 yıldır bu ülkeyi yönetenlere..
Arada sırada bunu düşünseler iyi olur…
Özellikle de Başbakan ve Davutoğlu ikilisi…

Bugün Cumhuriyet tehlikede mi?
Başbakan geçen günkü konuşmasında, 2007 seçimlerinden hemen önce gazetemizin kullandığı "Tehlikenin farkında mısınız?" sloganını anımsattı…
Ne unutulmaz ve ne yakın geleceği öngören bir sloganmış!
Cumhuriyet, büyük yara aldı Recep Tayyip Erdoğan döneminde.
Cumhuriyet bir Erdoğan Cumhuriyeti'ne dönüşmekte…
Erdoğan Padişahlığı yaşıyoruz.
Her şeyin RTE'nin iki dudağının arasına girdiği bir Cumhuriyet.
Taksim Parkı'nın bile geleceğini tek başına belirlemek isteyen bir insan…
ODTÜ Ormanı'nı vurup yıkma hakkını tek başında kendisinde gören, hukuksuzluklara direnenleri de eşkıya olarak nitelendirmeye kalkışan bir lider…

***

Cumhuriyet, tabii ki tehlikededir…
Cumhuriyet'in temsil ettiği ulusun birliği hiç bu kadar parçalanmamış ve millet hiç bu kadar birbirini yok etmeye hazır kuvvetler olarak siperlerinde mevzilenmemişti!
Kendisine oy vermeyenleri düşman olarak gören bir iktidar yarattılar…
Cumhuriyet ve yarım yamalak demokrasi için en büyük tehlike şudur:

Seçim sandığından çıkanın, kendisini kral olarak görmesi ve artık ülkede her şeyi tek başına ve kendi çıkarına yapabileceğine ilişkin yeni bir hukuk anlayışını ülkeye yerleştirmesi..
Bana diktatör diyorlar, evet diktatörsem işte seçimler geliyor, sandıkta diktatörü yıkın diyen bir anlayışla karşı karşıya bulunuyoruz.
Unutuyor: Sandıktan büyük yasalar var, bir hukuk düzeni var(dı)!

Evet bütün yasalar sandıktan büyük ve önemlidir.
Sandık, var olan hukuk düzeninin bir sonucudur, uzantısıdır, ürünüdür!
Sandık, hukuku yaratmamıştır, hukuk sandığı oluşturmuş ve halkın önüne koymuştur…
Eğer sandığın da dahil olduğu, anayasanın emirlerini, basın özgürlüğünü, güçler ayrılığını, ülkenin, milletin birliğini hiçe sayar ve kaldırıp çöpe atarsanız…

Milletin iktidara anayasal itiraz hakkını çiğner, yok sayarsanız…

O zaman ortalıkta sandık da kalmamış olur..

Tepede gayri meşru bir iktidar oturuyor olur.
Erdoğan bunu bir düşünsün…
Meşruluğun tek yolu ve seçeneği var, anayasallık…

***

Bu iktidar, Cumhuriyeti de, demokrasinin yarım tuğlalarını da havaya uçurmakla uğraşıyor.
Dışişleri Bakanı diyor ki, biz yeni Osmanlıyız, evet, ulusal devletle hesaplaşmanın zamanı geldi…
Bu iktidar, Cumhuriyetin temel direklerinden olan medeni hukuk ve bilimsel-özgür eğitimi baltalıyor ve yerlerine din aklını ve hukukunu yürürlüğe sokacak bir dinci nesil yetiştirmeye yöneliyor…
Kadını toplumdan dışlamayı ve öncelikle anne olarak evde yaşamasını vaaz eden politikaları öneriyor.
Üyeleri arasında müthiş gelir uçurumları olan, beşte biri yoksulluk sınırında yaşayan, işi gücü, aşı olmayan milyonların yaşadığı, fırsat eşitliğinin asla olmadığı bir ülke, Cumhuriyet olamaz…
Cumhuriyeti ve demokrasiyi yeniden inşa etmek gibi büyük bir görev var bu milletin önünde…

***

Atatürk, Cumhuriyet ilan ederek Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ve bütün diğer bakanlıkların yolunu açtı AKP hükümetine, 90 yıl önce bugün…
Ama onlar en büyük saldırıyı, Atatürk'e ve kurduğu Cumhuriyete karşı yapıyorlar..
Bunu da gerçekleştirebileceklerini sanıyorlar…
Yanılıyorlar…
Bugün tüm meydanlarda, iktidara karşı itirazlarımızı dile getirmenin zamanıdır.

Yaşasın Cumhuriyet!

=========================================

Özgen Acar: Bir Mülkiyeli!

Esenboğa Havaalanı'nda bayinin açılmasını bekledikten sonra gazetelerimi aldım.
Keşke almasaydım!

Cumhuriyet dahil bazı gazetelerde şu ortak başlık vardı: "ODTÜ'ye bayram gecesi baskın!"

***

Yıl galiba 1962 idi…

Dolayısıyla bugün 50 yaşındaki insanlar o günleri bilmezler.
Bir pazar sabahı Cumhuriyet bürosunda telefon çaldı.
Bir arkadaş telefonu uzattı, "Kemal Kurdaş seni istiyor!" dedi.
Merhabalaştıktan sonra "Sen niye burada değilsin?
Herkes ağaç dikiyor.
Sen neden dikmiyorsun?
Hadi kalk gel, birkaç ağaç da sen dik.
Sonra masanın başına dönersin!"
dedi.
Beş çam fidanı diktim…
Kurdaş'ı 1960 devriminden sonra Maliye Bakanı olarak tanımıştım.
Ekonomi muhabiri olduğum için sıkça karşılaşıyorduk.
Kendisi Siyasal Bilgiler Okulu'ndan (Mülkiye) mezundu, ben de o yıllarda Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde (Mülkiye) öğrenci olduğum için beni kollardı.
Demokrat Parti'nin (DP) iflasa sürüklediği ekonomiyi düzeltmesi için Vaşington'da Uluslararası Para Fonu'ndaki görevinden Ankara'ya Maliye Bakanı olarak getirilmişti.
Birkaç yıl sonra kendisine Vaşington Büyükelçiliği ile ODTÜ Rektörlüğü önerildi.
Birleşmiş Milletler (BM) ve UNESCO gelişmekte olan 10 ülkede çağdaş üniversiteler kurulması için beşer milyon dolar veriyordu.
Türkiye listede yoktu.
Her nedense öneriyi benimsemeyen Mısır'dan dönerken Ankara'ya uğrayan BM heyetini, dönemin

Karayolları Genel Müdürü ikna etti ve ODTÜ'nün ilk kaynağı sağlandı.
DP, üniversite için 4 bin 500 hektarlık bir bozkır arazisini verdi.
Bu yeni üniversite TBMM'ye bitişik barakalarda derslere başladı.
ODTÜ'yü seçen Kurdaş, kolları sıvadı.
Bir yandan mimarlık ödüllerini kazanacak binaları başlatırken, bir yandan da yalnızca birkaç ahlat ağacının bulunduğu bozkırı yeşertmek için ağaç bayramları düzenledi.
Bana gelen telefon da öğrencilerin, öğretim üyelerinin, çalışanların ve hatta ordunun katıldığı o bayramlardan birindeydi!

On yıl boyunca 33 milyon çeşitli ağaç dikildi.
Kentin göbeğinde kalan bu yeşillenen bölge, kekliğe, tavşana, tilkiye, kurda, yaklaşık 140 çeşit kuşa yuva oldu; değişik türde yabani ot, bitki ve çiçek bozkıra renk kattı.
Bu oluşum 1995'te ODTÜ'ye Ağa Han'ın "Çevre koruma ve geliştirmede yenilikçi kavramlar" ödülünü kazandırdı.

Kurdaş, bununla da yetinmedi.
Atatürk'ün başlattığı ilk Türk arkeoloji kazısı Ahlatlıbel'i korumaya alıp ODTÜ'de müze kurdu.
Dünyanın dört bir yanından bilim adamlarını çağırarak Keban Barajı'nın suları altında kalacak eski yerleşmelerde kurtarma kazılarını başlattı.
Konya yolu üzerindeki Frig dönemi tümülüsünün kazısı sürerken, yağmurlu

bir gece yarısı evinden kalkarak üniversite deposundan aldığı muşambalar ile bir iki yardımcısıyla kazıda açıkta kalan yerleri örterek koruma altına aldı.
Başkentlilerin koşu, spor, piknik yaptığı, kürek çektiği ve başkentin yağış değerini de yükselten ODTÜ ormanları, örneği dünyada pek az görülen kalabalık bir kent dokusu içinde doğal bir çevre yaratıldı.
Ne yazık ki Kurdaş'ın ODTÜ girişine yazdırmak istediği "Bu kapıdan sadece bilim ve hoşgörü girebilir!" sözleri yazılamadı.

Bir Mülkiyesiz!

"ODTÜ'ye bayram gecesi baskın!" haberinin kahramanı kim?
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ.
Melih Gökçek…
Az çok

neyin nesi, kimin fesi olduğunu biliyordum.
Yine de bilgilerimi tazelemek için internette resmi sitesindeki özgeçmişine göz atma gereğini duydum.

Kendinin kaleme aldığı özgeçmişini okurken 2.paragrafta durdum.
Bir daha, bir daha okudum.
Paragrafın iki cümlesi aynen şöyleydi:

"1967 senesi Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanınca tekrar Ankara'ya yerleşti.
Mülkiye'den

sonra Gazi Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Meslek Okulu'nu bitirdi"

Bu sözlerden sizin ne anladığınızı bilemem.
Ben sanki beyefendinin önce "Mülkiye'yi" sonra "Gazi Üniversitesi'ni" bitirdiğini algıladım…
Oysa beyefendi, 2.sınıftayken Mülkiye'nin arka kapısından çıkmıştı!
Kimileri ağaç"kakan"dır, kimileri de kelime oyunları ile seçmenlerini aldatan ağaç "kesen"lerdir.

AKP kurulduğu yıllarda partinin başkanlığı için iki adaydan söz ediliyordu.
Biri İstanbul'dan Recep Tayyip Erdoğan, ötekisi de Ankara'dan İ.
Melih Gökçek…
Erdoğan başkan oldu.
Sonrasında AKP, Gökçek'in nazını çekmek, beceremediği projeleri ve borçların bazılarını devlete yüklemek zorunda kaldı.
Ama şimdi nehir sularının ters akmaya başladığı anlaşılıyor!

Sabah gazetesinde Nazlı Ilıcak'ın köşesinde bir başlık: "Bu ne aculluk Melih Gökçek!!!" HaberTürk gazetesinde Yavuz Semerci'nin köşe yazısı şöyle bitiyor: "(…) gece yarısı operasyonunun amacı sanırım Gökçek'e 'Bakın izin vermiyorlardı, ben hallettim' yalanı için zemin yaratmaktır.
Bunun için insanların sinir uçlarına basılmasına gerek
var mıydı?
Galiba işin içinde Melih Gökçek oldu mu her şey beklenmeli!"

Radikal gazetesinde Koray Çalışkan "ODTÜ haklı, Gökçek haksız.
10 neden"
başlıklı yazısında şu yargıyı aktarıyor:

"Esas mesele yolun açılmasıyla ortaklık payı üzerinden ODTÜ arazisinin belediye inisiyatifiyle maddi değerlendirmeye açık hale gelmesiydi"

Meslektaşlarımızın yargılarından daha da önemlisi AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Sözcüsü Hüseyin Çelik'in Ankaralılara verdiği şu müjdedir: "ODTÜ bu millete aittir.
Melih Gökçek kıyamete kadar büyükşehir belediye başkanı olarak kalmayacak"
Ben de beş ağacımı katleden İ.
Melih Gökçek'e ödediğim vergiden maaşına düşen payımı haram ediyorum.
Ya siz başkentliler?

=========================================

Hikmet Çetinkaya: Cumhuriyet Çınarı, Kıyımlar ve Ölümler…

Nasıl bir hukuk devletidir, nasıl adalettir bu anlamış değilim…

Öyle 50 yıl geriye falan gitmeye gerek yok!

1980 öncesinden başlayıp bugüne bir yolcu­luk yaptığımızda, katilleri de tanırız, cinayetlerin arkasında olan derin güçleri de.

Hep korunur kollanırlar!

Devlet öyle ister, lamı cimi yok!

Gezi eylemleri sırasında Ethem Sarısülük'ü beylik silahıyla vurup öldüren polis memuru Ahmet Şahbaz dokunulmazlık zırhında.

Şanlıurfa'ya atanan "peruklu polis" dün Ankara'da yapılan duruşmaya katılmadı.

Jandarma önce eğitimli köpeklerle mahkeme salonunda bomba araması yaptı.

Ethem Sarısülük' ün aile bireyleri buna tepki gösterdi.
Bu arada avukatlardan kimlik soruldu.

Sanık polis ifadesini Şanlıurfa'dan telekonferans yoluyla verecekti.

Avukatları böyle ifade alınmasını istedi.

Tıpkı Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya'nın yaptığı gibi…

Mahkeme polis memurunun tutuklanması istemini kabul etmedi.

Neden?

Kaçma ve kanıtları yok etme olasılığı olma­dığı için…

Biz böyle davaları çok gördük 70'li, 80'li,

90'lı, 2000'li yıllarda…

Gazi olaylarından tutun da Güneydoğu'da işlenen cinayetlere dek.

Metin Göktepe ve Madımak, Hrant Dink davaları…

Daha çok sayıda benzer dava…

★★★

İktidar, güvenlik güçleri ve yargı…

Nedense Cumhuriyet tarihimizde hep iç içedir!

Dün Sarısülük davasının bitiminde yine olan­lar oldu, gaz bombaları atıldı.

Polis sanık yakınlarını engelledi…

Çıkan olaylarda 18 kişi gözaltına alındı.

Ethem Sarısülük' ün ağabeyi olaylara tepki gösterdi:

"Lise öğrencisi bir kız arkadaşımız, polis mü­dahalesi sırasında genital bölgesinden yaralan­dı; kanama durdurulamıyor…
Genç kız Başkent
Hastanesi'nde ameliyata alındı"

16 yaşında bir kız öğrenci…

Polis, onları düşman gözüyle görüyor…

40 yıl önce de böyleydi, 40 yıl sonra da böyle!

Hayatın ucundan tutunmuş yarınlarımızın aydınlık çocukları hep böyle vuruluyordu.

Ya başından ya da genital bölgesinden!

16 yaşındaki Berkin E.
gibi…

Çocuklarımız, gençlerimiz vurulurken benim halkım uykudaydı.

Zaten çabuk unuturdu bu tür olayları…

Acımasızlar cehenneminde yaşamak çok zordu…

Zorbalar, zalimler kuşatmıştı bizi.

Hep yazdığım gibi:

"İçimiz yangın yeri!"

O gençleri ve çocukları hemen yaftalarsın, "terör örgütü üyesi" dersin, içeri atarsın.

90 yıllık Cumhuriyetimizin alın yazısıdır bu!

Cumhuriyete sahip çıkmak ama nasıl?

Cumhuriyetimizin 90.yılını kutluyoruz şarkı­larla, türkülerle…

90 yılı geride bırakırken, haydi 63 yıl önceye bakıp, 1950'den başlayalım.

Demokrasimiz ve özgürlüklerimiz ortada!

Hukuk devletimiz karşımızda!

Ülkeyi yönetmiş olanlar da, yönetenler de…

Sadece yaşayanlara bakıp karar verin!

★★★

Laik demokratik Cumhuriyetimizin altı hem sermaye sınıfı hem de gericiler tarafından oyuldu.

Bağımsız devlet dedik ama bağımlı bir devlet olduk…

Emekçiler daha yoksul, varsıllar daha da varsıl oldu!

Emperyalizmin kurduğu tuzaklara düştük, taşeron olduk, etnik ve dinsel ayrımcılığın içine düştük…

Kör milliyetçiliğin çukurundan kurtulup yurt­sever olamadık!

Çocuklarımızı, gençlerimizi, emekçilerimizi, aydınlarımızı, yazarlarımızı, sanatçılarımızı ya zindanlara attık ya da öldürdük.

Daha açıkçası aydınlanma devrimine sahip çıkamadık!

Ben, hiçbir zaman Cumhuriyetimize karşı kin, nefret duyguları beslemedim ve beslemem.

Düşman olmam!

Şunu da bilirim:

Cumhuriyete sahip çıkan hep emekçiler olmuştur!

★★★

Türkiye neoliberalizmin, küresel güçlerin egemenliğinde.

Yoksulu aydınlatacak olanlar sosyalistler ve emekçilerdir!

Eğer bu gerçekleşmezse daha çok Et­hem Sarısülük'ler, Uğur Mumcu'lar, Musa Anter'ler, Doğan Öz'ler, Hrant Dink'ler öldürü­lür; emekçiler, aydınlar, yazarlar, gazeteciler, bilim insanları, yurtseverler, sosyalistler, komünistler, Türkler, Kürtler zindanlarda yatar!

=========================================

Şükran Soner: Hangi Cumhuriyet?

İktidarları sürecinde, bugünün, Cumhuriyet Bayra­mı kutlamaları ekseninde sokaklara en çok insanın döküldüğü bir gün olacağını söylemek güçlü öngörü gerektirmiyor…
Hangi değerlerle, hangi duygular amaçlara yönelik sorusunun yanıtları ise akla kara kadar birbirinin tersi.
Cenaze namazını kılarken imamın "er kişi ya da hatun kışı niyetine…" deme­sine benzer yarı yarıya bir bölünme, bu soruların yanıtlarında tersine düşme durumları var…

Bilemediğim nedenlerle Vatan Caddesindeki provalar pazar yerine cumartesi günü yapıldığında.
İstanbul'un zaten felç olan trafiğinin katlanarak tıkandığı haberleri yapıldı.
Gönlünüze sığmadığı için duymamazlıktan gelmiş olabilirsiniz, ancak mikrofon uzatılan sokaktaki vatandaşlardan "bu işkenceden bıktık, vazgeçilsin." cümlesini kurabilenler!
azınlıkta değildi…
Biri ekranlardan tanımış olarak "Hocam" diye saygılı seslenerek, çileden kurtulmak üze­re Cumhuriyet Bayramı töreninden vazgeçilmesi isteğini açık açık yüzüme söylemekte bir sakınca görmedi.
Anımsattığımda bayram trafiğinden başbakan, bakanlar için dünyada, demokrasilerde örneği görülmez biçimde yolların kapatılmasından yakınmadığını da söyledi…

Önce içim burulduysa da İktidarları surecinde "90 yıllık Cumhuriyet" söylemi ile yapılan ağır suçlama­lar medya güdülemesinde saldırıların boyutların anımsayınca, İktidarları yandaşlığına soyunmuş bu vatandaşın, özünde saygılı konuşması ile Cumhu­riyete karşı olmasa da kavram kargaşası yaşaması, kendi değerlerini de yerli yerine oturtamaması kadar doğal ne olabilirdi?
Besbelli İktidarları-medya güdümlemesi ittifakında "90 yıllık diktatör Cumhuriyet" kampanyaları, akla, tarihi gerçeklere ters düşse de en azından bir kafa karmaşası yaratmıştı.
90 yıllın Cumhuriyetin ortalama bir 70 yılının, sağ siyasal sivil iktidarlar elinde, arada aynı çizgide askeri darbelerle emperyal düzene, sıkı çıkarlar ağında eklemlenmiş olarak yaptıkları icraatlar gerçeğinin yoka sayılması boşuna değildi.
Kurtuluş Savaş destanının yazılması gerçekleri tersyüz edilerek.
Cumhuriyet-Atatürk devrimleri, laikliğin, tabandan ulusa, çağdaş yaşama geçişin , halkın yaşadığı tüm olumsuzlukların nedenleri gibi pazarlanmasının olumsuz önyargılarını yoka sayabilir miyiz?

Yine de "Bugün dünden çok daha umutlu, Cum­huriyetin kutlanış coşkusu bunun kanıtı." cümleler ile söze girişimi sakın Polyannacılık olarak değer­lendirmeyin…

★★★

İktidarları cephesinin özünde bizi buluşturan Kur­tuluş Savaşı destanının yazılmasından Cumhuriyetir kuruluş felsefesine, Atatürk devrimlerine, laiklik, çağdaş yaşam yolunda, ulus bilincine, yıkmak, en azından kendi değerleri ile algılanması, savunulmasını kırmak isteyen çabalarında, istedikleri, öngördükleri yol alışta başarılı oldukları hiç ama hiç doğru değil Ağızlarından düşürmedikleri sandık, cepheleşmeye oynayarak toplumu ortadan böldükleri de geçici sanal bir durum.
Evet, siyasal İslamcı politikalar din üzerinden siyaset oyunları bütün dünyada çok geçerlidir…
Evet ırkçılık da içinde olmak üzere halkları, inançları, kökenleri üzerinden çatıştırmak birbirine kırdırmak sadece yoksul güney dünyası içinde değil, zengin kuzey dünyası, en gelişmiş toplumlar için bile, en geçerli, en kolay oyundur..

Yoksa bilimsel teknolojik devrimler, uygarlık ça­ğında milyarlarca dünyalıyı, insanlık için en geçerli söz konusu veba mikropları üzerinden kırmak bu kadar kolay olabilir miydi?
Bu çağda bu kadar ilke iç savaşların yaşanacağını, milyarlarca dünyalının en yaşamsal insan haklarında bu kadar geriye püskürtülebileceklerini, insanca yaşamda düzer dışına atılabileceklerini öngörmüş müydük?
Tür­kiye Cumhuriyeti, ayrımcılık, parçalanma, ırkçılık din, mezhepler üzerinden, hem emperyal çıkarlar odaklı hem de iç kirli siyasal çıkar oyunlarında, kuşatılmış, dibe vuran örnekler yaşanmışken, en baştan üzerinde en çok oyun oynamış, projelendilmiş ülke iken, hâlâ ayakta ise, işte o yıkılmak istenen Cumhuriyetin değerleri ile çimentosu çok sağlam demektir…

İktidarlarının seçim kazanabilmek, en azından oy kaybetmemek üzere yeniden bayrak ve Cumhuriyettir adına, yorumunu kendilerince yapıyor olsalar de sığınmak zorunda kalmalarının, Boğaz'ın iki yakasını birleştiren projenin açılışının bugüne getirilmesinin anlamı olmalı…
Bu yıl iki cephede gerçek Cumhu­riyet değerlerini savunmakta daha dirençli olanlar alternatif, muhalefet kutlamaları etkinliklerinde iktidarları cephesi resmi törenlerde ağırlıklı olsalar da..
Sonuçta yorum farkıyla da olsa halkın bilinçli ya da bilinçsiz buluştuğu 90 yıllık Cumhuriyetin te kendisi…
Değerlerinden yaşatılan sapmaları, bilinçli ya da bilinçsiz halkın çoğunluğu kabul etmediği içindir ki Cumhuriyetin 90.yıldönümü sokaklarda coşkulu, içten olmasa da aynı genel söylemler e kutlanıyor.
Halkımız büyük büyük çoğunluğu ile Cumhuriyeti, Atatürk devrimlerini, laikliği, insan hakları demokrasi, hukuk devleti düzenim, tam içselleştirmiş olmasa da seviyor; yarattığı değerler, yaşam biçimi ile tadına varmış olarak aynı yolda yürümek istiyor.


a45UyF587661-201307301451-10

  ^^^^^ - vvvvv

 

zaryop:jaro
Siginak cukurlarinda melek bulunmaz.

Charles Bukowski Sozleri / Heinrich Karl Bukowski / Bilge Sozleri
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Kurmus oldugum gruba uye olun
Moderasyonsuz, sansursuz ve ozgur bir gruptur:
Ozgur_Gundem-subscribe@yahoogroups.com
Ayrilmak isterseniz de :
Ozgur_Gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup Sayfamız :
http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz.
http://orajpoyraz.blogspot.com/


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder