23 Temmuz 2017 Pazar

UZMANLAR UYARDI: TRUMP TEHLİKELİ BİR AKIL HASTASI

Kesinlikle bunu kabul ederim, bu güne kadar küresel basından izlediğim haberler bunu doğrulamıştır.
Ancak, buna şaşıranlara ben itiraz ederim.
Unutmayın ki bizim de bir ulusal akıl hastamız var.
Ve bunun da peşine takılmış bir o kadar % 50 insanımız var.
Yani bu o kadar da tuhaf bir olay değil.

Dünya tuhaf, çılgın bir dünya.
Henüz olmadık, o kadar olmadık.
Aklımız, idrak ve muhakememiz var.
Evet, gorillerden, şempanzelerden daha zekiyiz.
Gözünüzde bunu büyütmeyin.

Dünyanın tamamına baktığınızda herkes Einstein değil.
Herkes Nihls Bohr değil.
Hatta daha da geriye gidersek günümüz toplumunun büyük bölümü M.Ö. 200'lü yıllarda yaşamış Eratosthenes'den daha zeki değil.
Bu nedenle gündelik hayatta etrafınızda yaşayan insanlara anlayışla yaklaşın bunlar aslında yalnızca kıcını kapatacak kadar giyinmeyi bilen ilk çağ insanı kadar zekidir.
Bunların cep telefonu kullanması sizi yanıltmasın.

Oraj POYRAZ ( 0raj.p0yraz@neomailbox.net / oraj.poyraz@openmail.cc / oraj_poyraz@alpinaasia.com )
           L2fSIJNoA0xfSNxA     


UZMANLAR UYARDI: TRUMP TEHLİKELİ BİR AKIL HASTASI

ABD'nin en prestijli üniversitelerinden Yale'de düzenlenen bir konferansta, psikiyatri uzmanları Başkan Donald Trump'ın tehlikeli bir akıl hastalığı olduğu konusunda uyarıda bulundular.

23 Nisan 2017

Akıl sağlığı uzmanları Başkan Trump'ın "paranoyak olduğunu ve hayal dünyasında yaşadığını" belirttiler.

Konferansa Johns Hopkins Üniversitesi'nden katılan psikoterapist Dr. John Gartner, "Trump'ın tehlikeli bir akıl hastalığı bulunduğu konusunda halkı uyarmak bizim etik sorumluluğumuz. Bir yalancı ve narsist olmasından da kötüsü paranoyak ve hayal dünyasında yaşıyor. Bunu Başkan olduğu ilk gün kanıtladı. Eğer Trump gerçekten (yemin töreninde) tarihin en büyük kalabalığını topladığını düşünüyorsa, bu hayal dünyasında yaşamaktır" dedi.

Yale Üniversitesi Psikiyatri Bölümü'nden Band Lee, "Bazı önde gelen psikiyatristlerin belirttiği gibi, Trump'ın akli dengesi aşikâr bir sorun" diye belirtirken, New York Üniversitesi'nden James Gilligan ise, "Bu adamın ne kadar tehlikeli olduğunu anlamak için tehlike uzmanı olmanız gerekmiyor" dedi.

http://www.sozcu.com.tr/2017/dunya/uzmanlar-uyardi-trump-tehlikeli-bir-akil-hastasi-1810663/

 
a45UyF587661-170423215703 Oraj Poyraz oraj_poyraz@alpinaasia.com
2017/04/23  22:27 2  65  alelma@yahoogroups.com


 

Tanri var olamaz cunku var olsaydi onun ben olmadigima inanamazdim.

Friedrich Nietzsche

Bundan on iki sene evvel isittim ki, en dehsetli ve muannid bir zindik, Kur an a karsi su-i kastini, tercumesiyle yapmaya baslamis.
Ve demis ki: Kur an tercume edilsin, ta ne mal oldugu bilinsin
Yani, luzumsuz tekrarati herkes gorsun ve tercumesi onun yerinde okunsun diye dehsetli bir plan cevirmis.
Fakat Risale-i Nur un cerh edilmez huccetleri kati ispat etmis ki, Kur an in hakiki tercumesi kàbil degil.
Ve lisan-i nahvi olan lisan-i Arabi yerinde Kur an in meziyetlerini ve nuktelerini baska lisan muhafaza edemez.
Ve herbir harfi on adetten bine kadar sevap veren kelimat-i Kur aniyenin mu cizane ve cemiyetli tabirlerinin yerinde beserin adi ve cuz i tercumeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunmaz, diye Risale-i Nur her tarafta intisariyla o dehsetli plani akim birakti.
****
Fakat, o zindiktan ders alan munafiklar, yine seytan hesabina Kur an gunesini uflemekle sondurmeye, ahmak cocuklar gibi, ahmakàne ve divanecesine calismalari sebebiyle, bana gàyet $iki ve $ikici ve $ikintili bir halette bu Onuncu Mesele yazdirildi tahmin ediyorum.
Baskalar ile gorusemedigim icin hakikat-i hali bilmiyorum

Said-i Kurdi
Risale-i Nur Kulliyati Sozler 11.Sua sayfa 425
Risale-i Nur Kulliyati > Sualar 11 Sua Onuncu mesele > Sayfa: 227
http://www.risaleinu...Sozler&Page=425
http://www.risaleinu...ayiMusa&Page=64
http://www.risaleinu...Sualar&Page=227

Hayat her hangi bir doga disi etkenin mudahalesi olmaksizin dunya uzerinde dogal ve zorunlu bir kimyasal ve fiziksel olaylar dizisi sonucudur.
Hayat sicak, gunesli ve sig bir bataklikta basladi.
Oradan sahillere ve denizlere yayildi; denizlerden tekrar karalara gecti

Mustafa Kemal ATATURK
(Afet Inan Ataturk hakkinda Hatiralar va Belgeler 1968)


Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : ozgur_gundem@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin : ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/










BitCoin URL: 16496HKpgEEpx1d6t688HiXXdJP5jdA9xo






Homeopati Şarlatanlığı

 


Homeopati Şarlatanlığı

Aralık 25th, 2016 Umut Can Yıldız

Dün gece çok içtiniz ve "geceden kalma" mısınız? Sıkıntı değil, içinde bir damla bile kalmamış kadehinizi suyla doldurun, karıştırın ve için. İşte oldu, artık kendinizdesiniz. Homeopati sizi hasta edenin, sizi tedavi de edeceğine ve ne kadar çok seyreltilirse o kadar etkili olacağına inanan ve pratikte az önceki örneğimizden çok da farklı olmayan karışımları ilaç olarak satan bir şarlatanlığı. Böylesi bir şarlatanlığa yer ayırmamızın sebebi ise Avrupa'daki eczanelerin bu sahte ilaçlarla dolmuş olması, kendi okullarının ve hatta İngiltere'de devletin finanse ettiği bir hastanelerinin dahi yakın tarihe kadar bulunmasıdır. Akla ve bilimsel düşünceye açık bir saldırı olmasının yanı sıra insanlarının ceplerine ve alternatif olması mümkün olmayan bir "alternatif tıp" palavrası ile sağlıklarıyla oynanmakta. ABD ve Avrupa'ya göre geç kalmış olsa da bu şarlatanlık ülkemizde hızla yayılmakta, hem de hekimliğin, bilimin ve üniversitelerin güvenilirliğini istismar ederek.

Şarlatanlığın kanıtsız savlarına karşı bilimin gerçeklerini ve modern tıbbın mevcut sorunlarına doğan haklı tepkiyi manipüle ederek kurulan bu dolandırıcılığın neden toplumda kabul gördüğünü ortaya koymalıyız. Bu yazı buna çalışacak ve umarım çözüme de katkısı olur.

Çivi çiviyi söker mi?

Bir "alternatif tıp" tekniği olan Homeopati kelimesi Yunanca benzer (homoios) ve hastalık (pathos) sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle türetilmiştir. Her ne kadar bazı homeopatlar yani homeopati uygulayanlar kişiler, "benzer benzeri tedavi eder" ilkelerini temel alarak homeopatinin kökenini antik Uzak Doğu'ya dayandırmaya ve mistisizmin dozunu arttırmaya çalışsalar da, aslında homeopatinin mucidi 18. YY'da yaşamış Leipzig'li bir hekim olan Samuel Hahnemann'dır.

Hahnemann dönemin Avrupa'daki yaygın hastalıklarından olan sıtmanın tedavisinde kullanılan kınakına ağacı (Cinchona officinalis) kabuklarını (kinin etken maddesini barındırdığı için sıtmayı tedavi etmektedir) kaynatarak hasta değilken yüksek dozda kullanmış ve (tesadüf bu ya) sıtma hastalığının belirtilerini gösterdiğine kanaat getirmiştir: "Ayaklarım ve parmak uçlarım aynı anda üşümeye başladı; ağır ve uyuşuk hale geldim; kalbim hızlı ve düzensiz atmaya başladı; önlenemez bir anksiyete ve titreme baş gösterdi … halsizlik … başta vuru, yanaklarda kızarma ve dindirilemez susama … aralıklı ateş … şaşkınlık … rijitite"[1]. Hahnemann kınakınanın herkeste aynı etkiyi göstereceğini varsayar. Sadece kendi deneyimine bağlı bu varsayımdan yola çıkarak belirli semptomlara sebep olan maddelerin aynı semptomlara sahip olanları iyileştireceği genellemesini yapacak kadar ileri gider. Pek çok maddenin oluşturduğu semptomları gözlemeye devam ederek hacimli bir arşiv yapmaya başlar. Homeopati savunucularının sıklıkla yanlış dile getirdikleri 'doğallık' ve 'bitkisellik' iddialarının aksine kullanılan malzemeler bitki ve hayvan parçalarından, minarellere ve hatta radyoaktif elementlere kadar çeşitlilik gösterir. Dışkı, batık gemi kıymığı ya da at tırnağı gibi garip olanlarından değil de daha makul bir örnek verelim: Rxhomeo isimli satış sitesindeki Ferrum Phosohoricum (demir fosfatı demenin 'havalı' ve 'bilimsel' gözüken biçimi) remedisinin[2] pek çok başka ürün gibi her derde deva olduğunu görebilirsiniz. Başlıca ateş ve iltihap tedavisinde kullanılmak üzere pek çok hastalığa da yardımcıdır:

Anemi, bronşit, soğuk algınlığı, bitkinlik, ishal, hazımsızlık, dizanteri, gastrit, yaralanma, boğaz ağrısı… Anlıyoruz ki yüksek dozlarda demir sülfat ve fosfat bunlara sebep olmaktadır ve dolayısıyla homeopatlar tedavi de edeceğine inanmaktadırlar (!)

Kahve ile uykusuzluğa çözüm!

 

Basit bir örnek daha verelim, örneğin uykusuzluk sorunu mu çekiyorsunuz? Kahve uykuyu kaçırma etkisi gösterdiği için homeopatlara göre uykusuzluk sorununuzu da tedavi edecektir, tabii ki size doğrudan kahve içmenizi ve kafein almanızı tavsiye edecek kadar da ahmak değiller. Önce seyreltmek lazım!

Homeopatinin başka bir 'kanunu' ne kadar seyreltirseniz "benzeri tedavi eden" etken maddenin etkisinin o kadar artacağını öne sürüyor. Seyreltme işlemi madde çözünebiliyorsa su ve(ya) alkolle, eğer bunlarda çözünmüyorsa (ya da hap biçimine getirerek gerçek bir ilaç gibi göstermek istiyorsanız) katı halde laktozla (süt şekeri) gerçekleştiriliyor. Her seferinde 10 kez seyreltilen karışımlar (Roma rakamıyla X), 100 kez seyreltilenler ise benzer şekilde C ile kodlanıyorlar. Yani 1 ölçek havanda dövülmüş kahveyi (daha "bilimsel" gözüksün isterseniz kafein de kullanabilirsiniz) 99 ölçek laktozla karıştırdığınızda remedimiz 1C olacaktır, 1C'den aldığınız 1 ölçeği yine 99 ölçek ile karıştırırsanız 2C olacaktır ve bu kodlama benzer şekilde devam edecektir. Piyasada sıklıkla 30C "gücünde" karışımlar bulunmakla birlikte 6X, 12X, 30X, 30C, 200C, 1M gibi alternatifler de mevcut. Gücünü arttırma istiyoruz ancak gelin görün ki bildiğimiz tüm madde atom ve bileşiklerden oluşmakta. Hannehman'ın ne yazık ki tanıma fırsatı bulamadığı Avagadro bir elementin bir molündeki atom ya da molekül sayısını başarıyla yaklaşık 6.02×1023 (Avagadro sayısı) olarak hesaplamıştır. Örneğin, kafeninin 194 gramında Avagadro sayısı kadar kafein molekülü bulunmaktadır. 12 C'ye ulaştığımızda, yani 1024'e seyrelttiğimizde elimizde bir tane molekül kalma olasılığı dahi çok düşüktür. Homeopatlar 12 C'den 1 birim alarak devam ettikleri seyrelteme işlemlerinde maalesef sadece laktozla laktozu ya da suyla suya karıştırmakla vakit kaybediyorlar. İlla ki hazırlayacaklarsa sıvı halde hazırlamalarını öneririm, yine su dışında bir şey kalmamış olacak olsa da 10 kere şu şekilde, bilmem ne kabının içinde ritüelleri ile rahatlayabilirler. Ritüellerin insanları rahatlattığı homeopatinin aksine bilimsel kanıtlara sahiptir[3].

Şarlatanlığın kanıtsız savlarına karşı bilimin gerçeklerini haykırmalıyız. Tweet At

Homeopatik 'ilaçların' reklamının sıklıkla yan etkilerinin olmaması vurgulanarak yapıldığına şahit olabilirsiniz, elbette laktoz intöloransı (hassasiyeti) dışında bir rahatsızlık mümkün değildir çünkü ortada bir etken madde yoktur. 30C'yi zihnimizde canlandırmayı deneyelim: Havuz, göl, deniz, hatta Dünya üzerindeki bütün su bile değil; çapı Dünya ile Güneş arasındaki mesafe uzunluğunda (150 milyon kilometre, ışık bu mesafeyi 8 dakikada kat etmektedir) bir su küresi hayal edin ve içine tek bir molekül koyun işte bu 30C'dir[4]. Bu sayede sağlık kurumlarından homeopatik 'ilaçlar' zararsız belgesi alabilmektedir. Gerçek ilaçların yan etkilerinin yanı sıra gerçek etkileri de varken asıl sorulması gereken soru 'ne etkisi var' olmalıdır?

Hafız olan su ve ölçülemeyen enerjiler

Elbette çağımız homeopatları seyreltme sorununun da farkındalar ve apaçık bir gerçeği reddetmiyorlar, bunun yerine 'bilimselliklerini' kanıtlamak için tıbbi deneyler yerine (birazdan değineceğiz) çok daha belirsiz yolları tercih ediyorlar. Metafizik veya tinsel argümanları uzunca tartışmak gereksiz, canlılarla cansızların ayrımını yapmak için ortaya atılmış ve yüzyıllar önce terkedilen 'yaşam enerjisinden' (vital force) 'iç enerjiye' kadar pek çok terkedilmiş kavram kullanılıyor. Genellikle seyreltmede kullanılan su ya da laktozun ilk maddenin enerjisini taşıdığı öne sürülüyor. Ardından 'kuantum psikoloji' gibi sahte bilimlere benzer şekilde atomik, kimyasal ya da biyolojik düzeyde farklı enerji kavramları ile ilgili bilimsel bulgular alakasız biçimde sıralanıyor ancak ilk maddenin enerjisinin nasıl aktarıldığının ya da nasıl iyileştirdiğinin hiçbir bilimsel açıklaması yok. Elbette işin 'ruhsal' boyutuna gelirsek psikiyatrik ve psikolojik rahatsızlıklar için homeoterapi randevuları gibi 1-2 saatlik psikoterapilerin etkisi olabilir, ancak her hastalığı düşünce gücümüzle yenebileceğimizi iddia etmek başka bir mistisizm örneği olarak kesinlikle yanlıştır.

Etken maddenin etkisinin çözücü aracılığıyla nasıl taşındığı ile ilgili homeopatinin 'en bilimsel' yaklaşımı suyun hafızasının bulunmasıdır. Bu iddianın daha bilimsel gözükmesinin sebebi 1988 tarihli Nature'de yayınlanmış bir biyoloji makalesinin homeopatlar tarafından sahiplenilmesidir: "Çok seyreltik İmmünoglobulin E antiserumu tarafından tetiklenen insan bazofili degranülasyonu"[5]. Makale bir tür savunma(ak yuvar) hücresi olan bazofili üzerindeki orta derecede seyreltilmiş bir alerjenin etkisini ölçen bir deneye dayanıyor. Bir teknisyenin yanlışlıkla aşırı seyreltik bir çözelti hazırlanması ve buna karşın bazofil tepkisinin orta derecede seyreltilmişle aynı sonucu vermesi yaygarayı başlatır. Fransa'daki bir ekibin iki yıl boyunca tekrarlayan denemeleri de durumu onaylar gözükür. Homeopatlar için müthiş haber! Başka onaylayıcı verileri beklemeden makalenin propagandasına başlarlar, çünkü eğer bu makale doğruysa hiçbir etken madde barındırmayan kendi 'ilaçları' da etkisini aynı şekilde gösteriyor olabilirdi. Ancak deneye bilim çevrelerince kuşkuyla yaklaşıldığı için bilim insanlarının çözeltilerin seyreltilme oranını bilmedikleri bir kör deney gerçekleştirilir. Araştırmacıların hangisinin homeopatik hangisinin sadece su olduğu bilinmeyen 'çözeltilerle' deney tekrarlandığı zaman bazofillerin bu sefer suya daha fazla tepki verdiği ters bir sonuç gözlenmiştir. Yani deney doğrulanmaya devam edememiş, araştırmacı hatası olduğu görülmüştür. Gerçi homeopatlarımız muhtemel bahanesi hazırdır: "İnanmazsan zaten olmaz".

Bugün bildiğimiz kadarıyla herhangi bir molekülün, molekül ortadan kalktıktan sonra su molekülleri üzerindeki etkisi pikosaniyeler geçmeden ortadan kalkmaktadır, yani suyun hafızası bir etki taşıyabiliyor olsaydı bile siz onu o haliyle içmeniz mümkün değil. Varsayalım bu da mümkün oldu, homeopatiye yine ihtiyacınız yok, şifa bulmak için ağzınızı musluğa dayayıp kana kana su içmeniz yeterlidir çünkü gezegenimizde bulunan su molekülleri milyarlarca yıldır devir-daim halindedir. Yani örneğin, bu yazıyı yazarken kaynatıp içtiğim ekinezyadaki su moleküllerinin bir kısmının 4 milyar yıl kadar önce meteoritlerle Dünya'ya taşındığını bildiğim gibi daha küçük bir kısmı bir yıl sonra satın alacağınız pet şişede bulunabilir. Yani homeopati ilacı satın almak yerine neredeyse her madde çeşidiyle temas etmiş molekülleri barındıran pet şişenizden su içip tüm hastalıklarınıza şifa bulabilirsiniz, sizin için ekinezya 'enerjisi' ve 'hafızası' da ekledim o suya. Afiyet olsun.

Bir kanıt olarak 'ben denedim oldu'

Homepatik remediler kimi zaman 'benzer benzeri' engellediği için aşıya benzetilerek de aklanmaya çalışılabiliyor. Aşı düşük miktarda (mesela 5 mg) da olsa zayıflatılmış virüs ya da virüs fragmentleri içerdiği içerdiği için hiçbir şey içermeyen homeopatik remedilerle arasında devasa bir fark vardır. Dahası pek çok aşı için bağışıklığın nasıl geliştiği ve enfeksiyonu engellediği açıklanmış durumdadır, homeopatik remedilerin hiç biri için böyle bir neden sonuca dayalı açıklayamıyoruz. Tabii ki modern tıp, ortaya çıktığı zaman ki mükemmeliyetçiliğini bir kenara bırakalı çok oldu, bugün mekanizması açıklanmayan pek çok ilaç kullanılıyor, bu anlayışa göre tedavi ediyorsa gerisi önemli değildir. Ancak tedavi ettiğininin onaylaması için çift kör ve rastgellenmiş bir deneye tabii tutulmaları ve olumlu sonuç vermeleri gerekir.

Örneğin, yukarıda bahsettiğim ekinezyanın (Echinacea purpurea) Rhinovirus'e bağlı nezlelerini önleyip önlemediğini araştıran rastgellenmiş, çift kör, plasebo (sahte ilaç) kontrollü bir deney gerçekleştirilmiş. Virüs enjekte edilen 48 yetişkinin bir hafta boyunca ekinezya ya da plasebo kullandığı deneyde, ekinezya kullanan deneklerin %58'i, plasebo kullanmayanların ise %82'si nezle geçirmiş[6]. Bu bitkinin işe yaradığını göstermektedir. Buradaki plasebo etkisini yok etmek için uygulanan kontrol ilacın gerçekten psikolojik etkisi dışında bir etkisi olup olmadığını test etmek içindir. Çift kör olması ise ilacı uygulayan hem doktorların, hem de hastaların plasebo mu yoksa gerçek ilacı mı kullandıklarını bilmedikleri anlamına gelir. Daha sonra kontrol etmek amacıyla içeriği anlaşılmayacak bir kodla etiketlenmiş ilaçlar kullanılmış ve hastalar rastgele gruplanmıştır (rastgelenmiş). Aynı deney yönetemine tabi tutulan homeopatik 'ilaçlar' ise sayısız başarısız olmuştur, yani plasebo ile aralarında anlamlı bir fark gözlemlenmemiştir [7][8][9].

Homeopatlar bu deneylerin başarısız olmasının sebebini kişiye özel tedavi uygulamalarına bağlıyorlar, gerçekte olan ise saatlerce dinledikleri hastaları sadece plasebo ilaçlar vererek evlerine göndermeleridir. Homeopatlar başarılarını kişisel hikayelere dayandırıyorlar ve hiçbir istatistikten bahsetmiyorlar. Yetmiyor insan aklıyla dalga geçecek biçimde 'homeopatik ilaçların' kullanılmaya başladıktan sonra hastalığın etkisini önce arttıracağını ardından iyileşmenin meydana geleceğini söylüyorlar ki bu zaten doğal iyileşme sürecidir. Hahnemann'dan beri sadece doğal olarak iyileşmiş başarılı kişisel tecrübeleri aktararak pek çok batıl inancın gelişmesinde olduğu gibi algıda seçicilik ile homeopati inancı pekiştiriliyor.

Eğer illa ki kişisel denemeler veri olarak alacaksak homeopati ile ilgili her konuşmasında, ölümcül doz olarak uyarısı yapılmış bir kutu homeopatik uyku remedisini içen ve bilimdışı saçmalıklarla dalga geçen eski 'sihirbaz' James Randi'yi izleyerek bolca kahkaha atabilirsiniz(sol) ya da Yalansavar'dan Işıl Arıcan'ın 'Arsenicum album 30C' ilacıyla yaptığı denemeyi izleyebilirsiniz(sağ)




En ilginç iddialardan birisi ise homeopatinin insanları bir sefer değil, ömür boyu tedavi ettiği yönünde, bir daha hastalığa yakalanılmayacağı ya da daha az yakalanılacağı vaadediliyor. Ne yazık ki yan etkisiz olarak pazarlanan bu plasebonun çok büyük bir yan etkisi var, iyileşme ihtimali olan hastalara yapılan büyük vaatlerle sağlıkları ve yaşamları tehdit altında.

Peki, nasıl oluyor da bu sahtekarlık kendine yer buluyor?

Elbette bunda toplumun bilimsel düşünceden uzaklaşmasının çok büyük etkisi var. Sadece homeopati değil refleksoloji, hacamat vb. diğer alternatif olması mümkün olmayan "altenatif tıp" yalanlarının yaygın olduğu ve hatta yasalaştığı bir ülkede yaşıyoruz. Ancak konunun başka önemli bir boyutu ise insanların mevcut sağlık sisteminin gerçek sorunlarına yönelttikleri haklı eleştirilerini başarılı biçimde manipüle ediliyor olması.

İlaç firmalarının kendileri için nasıl 'akademik' yayınlar hazırladıkları, doktorlarla nasıl pazarlıkların yapıldığı ve dünyanın büyük kısmında önleyici değil daha çok ilaç satmaya yönelik bir tıp yaklaşımının olduğunun farkındayız. Buna karşılık homeopati yan etkisiz, ucuz ve ömür boyu bir iyileşme vaadediyor. Hastanın hikayesinin bile doğru alın(a)madığı üç dakikalık muayenelere karşılık uzun muayene süresi sunuyor. Doğal ki çözüm arayan pek çok insan denemekte sıkıntı görmüyor.

Ancak gerçekte olan ise siyasi bir benzetme ile Cumhuriyet döneminde yaşanan katliamları öne sürerek Osmanlı'ya dönüşü savunmaktır. Sanılanın aksine homeopati kapitalizme bir tepki değil onun eseridir. Ucuz gibi görünse de tek masrafı ambalaj olan ürünlerin, gerçek etken maddeyle üretilen gerçek ilaçlara göre kar oranı çok daha yüksektir. Üstelik yasalar önünde yan etkisiz bir besin takviyesi olarak görüldüğü için geri çağırılması, toplatılması gibi sorunları yoktur. Basit bir eğitimle insan ilişkileri güçlü herkes homeopat olabilmektedir, bir kaç doktorun ise ya hekimliklerine yakışmayan bilimdışı düşünceyle ya da ceplerini doldurmak için bulunması göz boyamaya yeterli oluyor. Zararı ise akla ve ceplere olduğu kadar tedavi etmediği insanların sağlığına oluyor. Dolayısıyla mevcut sorunları bilimsel temelden ayrılmadan eleştirmeli ve bu şekilde çözmeye çalışmalıyız.

Biz daha iyisini yapana kadar elimizdekinin en iyisine sahip çıkalım. Homeopatik ilaçları ise ancak sıvı halde hazırlanmışlarını dehidrasyon sorunu yaşayanlara, draje biçimindekileri şekeri düşünlere pahalı bir çözüm olarak tavsiye edebiliriz. Bana çıkmaz demeyin, şansınızı deneyin! Birkaç molekül size de denk gelebilir.

Kaynaklar:

[1] Ben Goldacre'nin Bad Science kitabı (Faber & Faber, 2010). Sayfa: 31,32

[2] http://www.rxhomeo.com/pharmacy/homeopathic.php?act=viewProd&productId=181&pName=Ferrum+Phosphoricum

[3] http://www.scientificamerican.com/article/why-rituals-work/

[4] Ben Goldacre'nin Bad Science kitabı (Faber & Faber, 2010). Sayfa: 35

[5] Simon Singh & Edzard Ernst'in Trick or Treatment (Norton, 2008) Sayfa: 118, 119

[6] Sperber SJ, Shah LP, Gilbert RD, Ritchey TW, Monto AS. Echinacea purpurea for prevention of experimental rhinovirus colds. Clin Infect Dis 2004;38:1367-71.

[7] Shang, A., Huwiler-Müntener, K., Nartley, L. "Are the clinical effects of homoeopathy placebo effects? Comparative study of placebo-controlled trials of homoeopathy and allopathy." The Lancet. 27 Aug. 2005, Volume 366, Issue 9487: 726-732.

[8] Singh S., Ernst E. Trick or treatment: the undeniable facts about alternative medicine. New York: W. W. Norton & Company, 2008. 91-144.

[9] Willis, P., et. al. Science and Technology Committee. Evidence Check 2: Homeopathy. London: Stationary Office Limited., 2010.

[10] James Randi'nin hararetle şarlatan medyumları alaşağı etmesi:

[11] https://www.youtube.com/playlist?list=PLEasZrAppzrTQIP6GW3mZNpuw5Z0cES04

Bu yazı ilk olarak Bilim ve Gelecek Dergisi'nin Mart 2016 sayısında yayınlanmıştır.

https://bilimfili.com/homeopati-sarlatanligi/

 
a45UyF587661-161225164813 Oraj Poyraz At Alpinaasia oraj_poyraz@alpinaasia.com
2016/12/25  17:26 2  65  alelma@yahoogroups.com


 



--

Belirgin bir anlasma ile birlikte gelmeyen baris onerileri tuzak belirtisidir.

Sun Tzu

Sizden once gecen Ins-u Cin topluluklariyla birlikte atese girin, dedi.
Her ne zaman bir topluluk girdiyse bir oncekine lanet etti.
Hepsi oraya vardiginda sonrakiler oncekiler icin:
Rabbimiz, bizi bunlar saptirdi.
Bunlara atesten bir kat daha fazla azap ver, dediler.
Hepsi icin iki kat vardir. Ancak bilmezsiniz, dedi.

A raf / 38

Evet Karabekir, Arapoglu nun yavelerini Turk ogullarina ogretmek icin Kuran i Turkce ye tercume ettirecegim ve boylece de okutturacagim, ta ki budalalik edip de aldanmakta devam etmesinler

Mustafa Kemal ATATURK
(Ataturk -Kazim Karabekir-Pasalarin Kavgasi Syf,159 )


Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : ozgur_gundem@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin : ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/










BitCoin URL: 16496HKpgEEpx1d6t688HiXXdJP5jdA9xo






MURAT BARDAKÇI : İşte, Cem Sultan’ın dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Hristiyan torunları

 


MURAT BARDAKÇI : İşte, Cem Sultan'ın dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Hristiyan torunları

28 Haziran 2015 Pazar

Geçenlerde bu sayfada Cem Sultan'dan bahsederken Cem'in şimdi Malta'da yaşayan Hristiyan torununun fotoğrafını da kullanmam birçok okuyucunun dikkatini çekmiş ve ailenin nasıl Hristiyan olduğunu soran çok sayıda mail gönderildi. İşte, Cem Sultan'ın ve dolayısı ile Fatih'in soyundan gelen bu bahtsız ailenin kısa öyküsü...

 

MURAT BARDAKÇI/GAZETE HABERTÜRK

Geçen hafta bu sayfada Cem Sultan'ın ölümünün ardından ona rahmet okuyan papağanı- nın hikâyesini yazdım ve sayfada Fatih Sultan Mehmed'in bu bahtsız şehzadesinin Hristiyan olan ve şu anda Malta'da yaşayan torununun fotoğrafını kullandım.

Cem Sultan'ın soyundan gelenlerin şimdi Hristiyan olmaları bazı okuyucuların merakını çekmiş ve hafta boyunca bu konuyu açıklığa kavuşturmam için bir hayli mail gönderdiler... Ailenin nasıl Hristiyan oldu- ğunu kısaca anlatayım: Fatih'in İstanbul'u fethetmesi ile sona eren Bizans'ın son imparatoru 11. Konstantin Dragasis, "Paleologos" hanedanına mensuptu.

Cem Sultan'ın, Avrupa'da 16. yüzyılda bestelenmiş bir eserin notasının kapağındaki çizimi.

RODOS'A YERLEŞTİ

Osmanlılar, erkek çocuğu olmayan imparatorun Bizans tahtına vâris bırakmadığını bildikleri için aile ile uğraşmadılar, hatta Paleologos Hanedanı'nın bazı mensuplarını da Müslüman edip devlet hizmetine aldılar. İmparator Konstantin'in yeğenlerinden biri "Mesih" adını aldı, vezir yapıldı ve "Mesih Paşa" oldu; bir diğer prens de dinini değiştirdi, adını "Murad"a çevirdi ve Rumeli Beylerbeyliği'ne getirildi.

Cem'in soyundan gelen Said-Vassallo Prensliği'nin arması.

Paleologoslar'ın bazı mensupları kuşatma sırasında, bazıları ise şehrin düşmesinin ardından İstanbul'u gizlice terkettiler ve Cem Sultan'ın soyundan gelenler ile sonraki asırlarda evlilikler yoluyla akraba oldular.

Cem'in Rodos'ta yaşayan oğlu Şehzade Murad 1492'de Hristiyan olmuştu. İşte bu şehzadenin soyu, günümüzde de "Osmanlı-Bizans" karışımı bir aile olarak devam ediyor...

Taht mücadelesini kaybedince gurbete giden ve hayatının son 13 senesini Rodos'ta, Roma'da ve Fransa'da geçiren ve 1495 Şubat'ında Fransa'da can veren Cem Sultan'ın üç oğlu ve iki de kızı vardı. Oğullarından Şehzade Abdullah ve kızlarından Ayşe Sultan, küçük yaşta öldüler. Büyük oğlu Oğuz Han babası sürgündeyken İstanbul'da idi ve amcası Bayezid 1483 Şubat'ında henüz dokuz yaşında olan şehzadeyi boğdurdu. Mısır'da yaşayan diğer kızı Gevher Melike de sonraları İstanbul'a geldi ve 1505'te burada öldü.

Cem Sultan'ın Avustralya'da yaşayan torunlarından Giuseppe Said-Vassallo ve eşi.

Cem'in hayatta tek bir oğlu kalmıştı: Şehzade Murad... Babasının sürgünü sırasında Rodos'a yerleşti ve Maria Concetta Doria adında bir İtalyan kadınla evlendi. Daha sonra garip bir iş etti, Müslümanlığı bırakıp Hristiyan oldu, 1492 Kasım'ında Papa Altıncı Alexander tarafından vaftiz edilip "Pierre" adını aldı ve "Papalık Prensi" yapıldı ve Napoli Kralı'ndan bir başka asalet unvanı, Roma Senatosu'ndan da vatandaşlık aldı. Rodos'ta çoluk-çocuğa karıştı ve Kanuni'nin adayı fethetmesine kadar burada "Prens" olarak yaşadı. Rodos'un 1522 kışında Türkler'in eline geçmesinden hemen sonra, 27 Aralık günü boğduruldu.

Cem'in Maltalı torunu George Alexander Said-Zammit ve eşi.

BİZANS KONTU OLDULAR

İdamında, 48 yaşındaydı. Türk ve Vatikan tarihleri şehzadenin idamına kadar hep aynı bilgileri veriyorlar ama aralarında bir ihtilâf çıkıyor: Türk kaynakları Cem Sultan'ın oğlu Şehzade Murad'ın "Cem" adındaki oğluyla beraber idam edildiğini söylerken, Malta, Rodos ve Vatikan arşivlerinde bulunan belgeler küçük Cem'in öldürülmediğini, Nicola ismini alıp Malta'ya yerleştiğini ve 1536'daki ölümüne kadar burada yaşadığını yazıyor ve Cem Sultan'ın şu anda Avrupa'daki torunları, işte bu "küçük" Cem'in, yani sonraki adı ile Prens Pierre ile oğlu Prens Nicola'nın soyundan geldiklerini söylüyorlar...

Vaftiz edilen şehzadeler, kendilerine aile adı olarak "Saitus"u aldılar ve "Saitus" zamanla "Sait", "Sayd" ve nihayet "Said" oldu. Ailenin şu andaki reisi, Malta'da yaşayan George Alexander Said-Zammit adında ve 56 yaşında bir arkeolog...

Cem Sultan'ın soyundan gelenlerin tuhaf kaderi bu kadarla da kalmadı... Şehzadenin soyundan gelenlerden bazıları sonraki senelerde Bizans'ın Paleologos Hanedanı'na akraba olan Bizans aristokrasisinden Vassallo ailesinin mensupları ile evlenip "Bizans Kontu" oldular.

Ailenin bu branşının hem "şehzade", hem de "Bizans Kontu" unvanını taşıyan ve şimdi Avustralya'da yaşayan 66 yaşındaki son reisi Giuseppe Said-Vassallo'nun mensubu olduğu Said-Vassallo ailesinin öyküsünü de bir başka gün anlatırım...


http://www.haberturk.com/gundem/haber/1096236-iste-cem-sultanin-dunyanin-dort-bir-yanina-dagilmis-olan-hristiyan-torunlari
a45UyF587661-160522113823 Oraj Poyraz cimcime@neomailbox.net
2016/05/22  15:00 1  39  1923atamizindeyiz@googlegroups.com


 



--

RUZGAR.....
. . . . . .
Bu ne yesil, ne mavi bu, ne sari? Yolumuzda.
Nasil koyup gitmeli bu denizi, bu kirlari?
Ugulda, ugulda, ugulda sonbahar ruzgari,
Bir dal kirabilir misin bakalim, gonlumuzde?
. . . . . .
Bu sarkilar, bu halis sozler varken, dilimizde.

Ahmet Muhip DRANAS

Bu turediler, bu serseriler yuzunden Anadolu bastan basa iktisaden harap ve tursap oldu.
Anadolu yarin yine istilalara maruz kalir.
Butun bu sureti haktan gorunen nasihatlar, bu halki esarette yasatmak icin bir nevi afyondur, esrardir

(ALi KEMAL, Peyami Sabah, 12.2.1921)

Bana vicdansiz bir medya verin, size bilincsiz bir halk sunayim.

Joseph GOEBBELS
(Hitler in Propaganda Bakani)


Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : ozgur_gundem@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin : ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/







Eğer tanrı yoksa, neden iyi olalım?

 


Eğer tanrı yoksa, neden iyi olalım?

Gerçekten iyi olmaya çalışmaktaki tek sebebin Tanrı'nın onayını ve ödülü almak ya da kınaması ve cezalandırmasından sakınmak mıdır?

Bunun ahlaklı olmakla hiçbir ilgisi yoktur, bu yalnızca yağcılık etmektir, dalkavukluktur.

Her hareketini hatta derin düşüncelerini gözleyen gökyüzündeki kontrol kamerası ya da kafanın içindeki çelik küçük ileti cihazını gizliden gizliye kollamaktır.

Soru bu şekilde yöneltildiğinde elbette alçaltıcı bir izlenim bırakır.

Dindar bir insan bu soruyu bana bu şekilde sorduğunda (ki çoğu dindar bunu yapar) hemen şeytana uyar (!) ve şöyle meydan okurum: 'Gerçekten iyi olmaya çalışmaktaki tek sebebin Tanrı'nın onayını ve ödülü almak ya da kınaması ve cezalandırmasından sakınmak mıdır?

Bunun ahlaklı olmakla hiçbir ilgisi yoktur, bu yalnızca yağcılık etmektir, dalkavukluktur.

Her hareketini hatta derin düşüncelerini gözleyen gökyüzündeki kontrol kamerası ya da kafanın içindeki çelik küçük ileti cihazını gizliden gizliye kollamaktır.

' Einstein'ın dediği gibi, 'Eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirileceğini umut ettikleri için iyi kalplilerse, o halde gerçekten çok acınacak haldeyiz.

' Michael Shermer, İyi ve Kötünün Bilimselliği 'nde (The Science of Good and Evil) bunu "tartışma sonlandırıcısı" olarak isimlendirir.

Eğer Tanrının yokluğunda, 'hırsızlık, tecavüz ve cinayet suçlarını işleyeceğinizi' onaylıyorsanız, ahlaksız bir insan olduğunuzu ifşa etmiş olursunuz 've sizi gördüğümüzde yönümüzü değiştirmemiz konusunda oldukça tedbirli davranırız.'

Diğer yandan, eğer ilahi gözetim altında değilken dahi iyi bir insan olmayı sürdüreceğinizi söylerseniz, Tanrının varlığının iyi bireyler olmamız için zorunlu olduğu iddianızı kaçınılmazca sarsmış olursunuz.

Birçok dindar kişinin dinin kendilerini iyi birer birey olma konusunda motive ettiğini düşündüklerini biliyorum, özellikle de kişisel günahkârlığı sistematik biçimde sömüren inançlardan birinin mensubu iseler.

Bana öyle geliyor ki Tanrıya inancımız aniden kayıplara karıştığında, hepimizin duygusuz ve bencil bir hedonist gibi hareket edeceğimizi ve şefkatten uzak, merhametsiz, cimri, iyilik sıfatını hak edecek hiçbir vasıf taşımayan kişilere dönüşeceğimizi düşünmek için oldukça düşük bir özsaygı gerekecektir.

Dostoevsky'nin bu görüşte olduğuna geniş ölçüde inanılır.

Bunun sebebi herhalde Ivan Karamazov'a laf yapıştırmak için kaleme aldığı şu yorumları olabilir:

Kutsal gözleminin ardından şöyle bir sonuç çıkardı; doğada insanın insanoğlunu sevmesi için bir kural kesinlikle yoktur ve eğer sevgi şimdiye dek tüm dünyada varolsaydı, bu doğa kanunlarının bir erdemi sayılamaz, bütünüyle insanın kendi ölümsüzlüğüne olan inancından kaynaklanırdı.

Ayrıca kesin sözlerle şunu ekledi; doğa kanunlarını oluşturan etmen, ismen, insanın kendi ölümsüzlüğüne olan inancı bir kez yok olduğunda, insan yalnızca sevgi yeteneğini yitirmekle kalmayacak aynı zamanda bu dünyadaki yaşamını destekleyen yaşamsal etkileri de kaybedecek.

Bundan başka, artık hiçbir şey ahlak dışı olmayacak, yamyamlık dahil her şey serbest olacak.

Ve neticede, sanki tüm bunlar yetmezmiş gibi şunu ilan etti; siz ve benim gibi her birey (örneğin, kendi ölümsüzlüğüne ya da Tanrıya inanmayan birisi) için, doğa kanunu aniden değişerek eski din temelli kanunun tam zıt halini alacak ve egoizm, suç işlemeyi de kapsayarak, yalnızca hoşgörülebilir olmakla kalmayıp aynı zamanda insan yaşantısının en akılcı hatta en asil varoluş sebebi olarak zorunlu kılınacak.

Safça denilebilir ancak ben Ivan Karamazov'un insan doğasına bakış açısından daha az alaycı bir bakış açısına yatkınımdır.

Bencil ve suça yönelik davranmamızın önünün kesilmesi için gerçekten gerek Tanrı gerekse birbirimiz tarafından kontrol altında tutulmamız gerekli midir?

Şahsen bu gibi bir gözetime ihtiyacım olmadığına samimiyetle inanmak isterim ve sevgili okuyucular, siz de böyle düşünmüyor musunuz?

Diğer taraftan, özgüvenimizi zayıflatırcasına, Steven Pinker'in The Blank Slate'de (Boş Film Tahtası) tarif ettiği, Montreal'deki güvenlik güçleri grevindeki hayal kırıklığı yaratan deneyimine kulak vermeliyiz:

Romantik 1960′larda, barışçılığıyla övünen Kanada'da genç bir delikanlı olarak, Bakunin anarşisinin sağlam bir taraftarıydım.

Ebeveynlerimin, "eğer hükümet kolluk kuvvetlerini bir kenara iterse her yer cehenneme dönecektir" nasihatine gülüp geçmiştim.

Rekabet içindeki tahminlerimiz 17 Ekim 1969, sabah saat 8:00′de Montreal kolluk kuvvetleri greve başladığında sınanmaya başlandı.

Öğleye doğru saat ll:20′de ilk banka soygunu gerçekleşti.

Öğlen olduğundaysa şehir merkezindeki dükkanların çoğu yağmalama yüzünden kapandı.

Bu olaylar üzerinden daha birkaç saat geçmemişti ki, taksi şoförleri havaalanı müşterileri için kendileriyle rekabet halindeki bir limuzin kiralama şirketinin binasını ateşe verdiler.

Bir keskin nişancı çatılardan birine çıkarak bir polis memurunu öldürdü.

İsyancılar bazı otel ve restoranları bastı ve bir doktor banliyödeki evine giren bir hırsızı öldürdü.

Günün sonunda, altı banka soyulmuş, neredeyse yüz dükkân yağmalanmış, on iki yangın başlatılmış, kırk araba dolusu dükkân camı kırılmış, şehir otoriteleri orduyu ve elbette Kanada Atlı Polislerini düzeni yeniden sağlamak adına çağırmadan evvel mülk zararı üç milyon doları aşmıştı.

Bu belirleyici, deneysel sınav siyasi görüşlerimi sükûtu hayale uğratmıştı…

Belki de, insanların gözetim altında tutulmadıkları ya da Tanrı tarafından yönetilmedikleri zamanda iyi olmayı sürdüreceklerine inanarak Polyannacılık oynuyorumdur.

Madalyonun diğer yüzünde, Montreal nüfusunun büyük çoğunluğu muhtemelen Tanrı inancı olan kişilerdi.

Yeryüzü üzerindeki kolluk kuvvetleri kısa bir süreliğine sahneden yok olduğunda, Tanrı korkusu bu insanları bu kötülükleri yapmaktan neden alıkoymadı?

Montreal grevi Tanrı inancının bizi iyi insanlar yaptığı varsayımını sınamak için oldukça sağlam bir doğal deney değil miydi?

Ya da kinik (kötümser) H.L.Mencken keskin bir dille şu görüşünü bildirdiğinde haklı mıydı?

İnsanlar dine ihtiyacımız var dediklerinde asıl imaları kolluk kuvvetlerine ihtiyacımız olduğudur.

Elbette polis güçleri grevdeyken tüm Montreal kötülük yapma peşinde değildi.

Dindarların yağma ve yıkım olaylarına karşı dindar olmayanlara nazaran daha az eğilimli olup olmadığına dair bir istatistiksel sonucun elimizde olmaması üzücü.

Bu konu hakkında bilgisiz birisi olarak bir tahmin yaparsam eğer, dindarların yıkıp yağmalamaya daha eğilimli olduklarını söylerim.

Sık sık şu iğneleyici yorumu duyarım, ateistler polise karşı direnmekten çekinirlermiş.

Kim bilir belki de hapishanelerde çok az sayıda ateist olmasının nedeni budur (ki birkaç küçük kanıt olsaydı, bir sonuç çıkarmak daha basit olurdu elbette.) Ateizmin kesin bir şekilde ahlaklı olmanın seviyesini arttırdığını iddia etmiyorum, ama hümanizm (insancılık) büyük ihtimalle bu noktada başarılıdır (Genelde ateizmin yolunu takip eden ahlaki sistem.) Bir diğer iyi olasılık ateizmin, yüksek eğitim, zekâ ya da özgür düşünce gibi bir üçüncü etmenle bağ kurması ve bunun suç dürtüsünü etkisizleştirebilmesidir.

Mevcut bu tür araştırmaya dayalı ispatlar hiç kuşku yok ki dinin ahlakla olumlu yönde bir ilişkisi olduğu ortak görüşünü desteklemeyecektir.

Bu gibi bağıntılı kanıtlar asla inandırıcı olamazlar ancak yine de Sam Harris1 tarafından Letter to a Christian Nation'da (Hıristiyan Bir Ulusa Mektup) açığa vurulmuş aşağıdaki şu görüş çarpıcı etkidedir.

Amerika'daki siyasi parti bağlılığı dindarlığın kusursuz bir göstergesi değilse de, 'kırmızı eyaletlerin' [Cumhuriyetçi] kırmızı olmalarındaki birincil sebebin muhafazakâr Hıristiyanların ezici siyasi baskısının olduğu bir sır değildir.

Eğer Hıristiyan tutuculuğu ve toplumun sağlığı arasında güçlü bir bağ olsaydı, bunun belli başlı işaretlerini Amerika'nın kırmızı-eyaletlerinde görebilmeliydik.

Göremeyiz"Şiddet içeren suç" oranları en düşük yirmi beş şehrin yüzde 62'si 'mavi' eyaletler [Demokrat], geriye (1Sam Harris 1967 doğumlu, din ve nörobilim üzerine kitaplar yazmış Amerikalı bir yazardır.) kalan yüzde 38′i ise 'kırmızı' eyaletlerdir [Cumhuriyetçi].

Yirmi beş en tehlikeli şehrin, yüzde 76'sı kırmızı eyaletlerde, yüzde 24′ü mavi eyaletlerdedir.

Aslında Amerika'daki eri tehlikeli beş şehirden üçü dindar eyalet Teksas'tadır"Ev soygunu" oranının en yüksek olduğu on iki eyalet kırmızıdır"Hırsızlık" oranlarının en yüksek olduğu yirmi dokuz eyaletten yirmi dördü kırmızıdır"Cinayet" oranının en yüksek olduğu yirmi iki eyaletten on yedisi kırmızıdır.

Sistematik bir araştırma yukarıdaki bağıntılı veriyi desteklemeye hizmet edebilir.

Dan Dennett, Büyüyü Bozmak'ta (Breaking the Spell), yalnızca Harris'in kitabını değil ama benzer araştırmaları alaycı bir tavırla eleştirir:

Bu sonuçların dindarlar arasındaki en yüksek ahlaki erdemin klasik değerlerine çok sert bir saldırı olduğu aşikardır ve dinsel örgütler bu sonuçları çürütmek için er geç dikkate değer araştırmaları başlatmaya soyunacaklardır…

Bu noktada emin olabileceğimiz bir nokta vardır, eğer ahlaki tutum ve dinsel bağlılık, uygulama ya da inanç arasında göze çarpan olumlu bir bağ var ise bu, yakın bir süreçte keşfedilecektir çünkü birçok dinsel örgüt geleneksel inançlarının ahlakla bilimsel bir ilişkisi olduğunu onaylamaya dünden razıdır.(Bu kişiler bilim inançlarını desteklediğinde, bilimin gerçekleri ortaya dökme gücünden oldukça etkilenirler.) Ayrıca bu tür bir bilimsel kanıtın teşhir edilmesi ne kadar gecikirse böyle bir kanıtın olmadığı yönündeki kuşkular da bir o kadar artacaktır.

Mantıklı birçok insan gözetimsiz ahlakın, polis grev yaptığı ya da gözetim kamerası kapatıldığında kayıplara karışan sahte ahlaktan daha doğru olduğunu onaylayacaktır ve ayrıca bu casus kameranın bir polis merkezinde olmasının ya da gökyüzündeki hayali bir kamera olmasının önemi yoktur.

Ancak belki de 'eğer Tanrı yoksa neden iyi olmak için kendimizi kasalım? ' sorusunu alaycı bir tavırla yorumlamak haksızlık olur.

Dindar bir düşünür daha içten bir dürüstlükle soruyu yorumlayabilir, 'Eğer Tanrıya inanmıyorsanız, ortada herhangi kesin ahlaki normlar olduğuna inanmıyorsunuz demektir.

Dünyadaki en kusursuz iradeyle iyi bir insan olmaya yönelebilirsiniz ancak neyin iyi neyin kötü olduğuna nasıl karar vereceksiniz?

İyi ve kötü normlarınızı size en mükemmel şekilde belirtecek olan sadece dindir.

Din olmasa iyi birisi olma yolunda ilerlerken tereddütler yaşar, uyduruk çözümler öne sürerdiniz.

Bu, kural kitabı olmayan bir ahlaktır: Yerli yerine oturmamış bir ahlak.

Eğer ahlak sadece bir seçim meselesiyse, Hitler de kendine özgü ırksal ilhamlı normlarına dayanarak ahlaklı olduğunu öne sürebilirdi.

Ve ateistlerin hepsi farklı nurlarla (inançlarla) yaşamak adına kişisel seçimlerini bildirip, kolayca işin içinden sıyrılırlardı.

Bunun aksine, bir Hıristiyan, bir Yahudi ya da bir Müslüman Hitler'in kesinlikle kötü olduğundan yola çıkarak kötülüğün mutlak bir anlamı olduğunu öne sürebilir ve bu anlam tüm zaman ve mekânlarda geçerlidir.

Eğer ahlaklı olmak için Tanrıya gereksinim duyduğumuz doğru olsaydı bile, bu elbette Tanrı'nın varlığını daha olası ya da daha çekici kılmazdı (birçok insan aradaki farkı söyleyemez.) Ancak konumuz bu değil.

Kafamda canlandırdığım din savunucusu, Tanrıya yağcılık etmenin iyi yönde olmak için bir dinsel dürtü olduğunu hesaba katmaya gerek duymazdı.

Bunun yerine şöyle bir öneride bulunurdu, iyi yönde olma dürtüsü her nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, "Tanrı olmadan neyin iyi olduğunun belirlenmesinde bir standart bulunamaz" Her birimiz doğrunun tanımını kendimizce yapıp, bu tanımlar ışığında hareket edebilirdik.

Yalnızca dine dayalı ahlaki ilkeler saltçılık olarak tanımlanabilir (Mesela 'altın kuralın' aksine, ki genelde dinlerle birleşir fakat herhangi bir yerden kaynaklanabilir.) İyi iyidir, kötü de kötü ve örneğin, birisinin acı çekip çekmediği gibi özel durumlar hakkında karar vermekle uğraşmayız.

Hayali din savunucum sadece dinin neyin iyi olduğunun belirlenmesinde bir temel sunacağını öne sürerdi.

Bazı filozoflar, mesela Kant, dinsel olmayan kaynaklardan salt ahlak değerleri türetmeye çalışmışlardır.

Kant, bizzat dindar birisi olarak ki bu o zamanda neredeyse kaçınılmaz bir olguydu1, Tanrıya karşı hizmetten ziyade, hizmete karşı hizmet temelli bir ahlaki sistem yaratmayı denemiştir.

Bildik açık buyruğu 'evrensel bir kanuna dönüşmesini istemeyeceğin kanunları uygulamamızı' bildirir.

Bu yalan söyleme meselesiyle birebir örtüşüyor.

İnsanların ilke gereği yalan söylediği bir dünyayı hayal edin ve burada yalan söylemek iyi ve ahlaklı bir davranış olarak değerlendirilsin.

Böyle bir dünyada yalan söylemek bir süre sonra bir anlam taşımaz hale gelir.

Yalan söylemek gerçekleri zan altına almayı gerektirecektir.

Eğer bir ahlak ilkesi herkesin benimsemesini istediğimiz bir kavramsa, yalan söylemek ahlaki bir ilke olamaz çünkü bu ilke anlamsızlığıyla kendi kendine yıkılır.

Yalan söylemek, bir yaşam kuralı olmakta doğası gereği güvenilmezdir.

Konuyu genelleştirdiğimizde, bencillik ya da diğerlerinin güzel amaçlarına yönelik asalaklık beni etkileyebilir ve bana kişisel tatmin sunabilir.

Ancak tüm toplumun bencil asalakçılığı bir ahlaki ilke olarak benimsemesini arzulamam, çünkü böyle bir şey olursa asalaklık edebileceğim kimse kalmaz.

Kantçı buyruk, doğruculuk ve diğer bazı konularda işe yarar görünüyor.

Bunu ahlakın geneline yaymanın nasıl başarılacağını anlamak pek de kolay değildir.

Kant'a rağmen, salt ahlaki değerlerin genelde din tarafından güdüldüğü konusunda hayali din savunucumla hemfikir olmak çekicidir.

Ölümcül derecede hasta birisinin ızdırabına kendi isteği olmadan son vermek ilelebet yanlış mıdır?

Kendi cinsiyetinizden birisiyle sevişmek her zaman yanlış mıdır?

Bir embriyoyu öldürmek her zaman yanlış mıdır?

Bunların yanlış olduğuna inanan birçok kişi vardır ve dayanakları kesindir.

Kanıtlamaya ya da tartışmaya hiç gelmezler.

Onlarla aynı fikirde olmadığınızda her kim olursanız olun vurulmanız gerekir: şaka yapıyorum; elbette Amerikan kürtaj kliniklerinde silahlı saldırıya uğrayan birkaç doktoru bunun dışında tutuyorum (bir sonraki bölüme bakın).

Gelgelelim, ne mutlu ki ahlak değerlerinin salt olmaları zorunlu değildir.

Doğru ve yanlışı belirlemek ahlak felsefecilerinin mesleki görevidir.

Robert Hinde'nin az ve öz tanımıyla, ahlak felsefecileri 'ahlaki kuralların, mantıkla oluşturulmalarının zorunlu olmamakla birlikte, mantığa dayalı savunmalarının yapılabilmesinde hemfikirdirler.

Bu bilimciler kendilerini birçok farklı üslupla sınıflandırırlar ancak çağdaş terminoloji ışığında en büyük ayrım (Kant gibi) 'deontologlar' ve 'neticeciler' arasındadır (buna 'utilitarian' [faydacı] Jeremy Bentham da dahildir 1748-1832.) Deontoloji, ahlakın kurallara itaat etmekten ibaret olduğu inancı için kullanılan süslü bir isimdir.

Gerçekteyse yükümlülük, görev bilimidir, Yunanca 'bağlayıcı neden' den gelir.

Deontoloji salt ahlakçılıkla birebir aynı değildir ancak dinle ilgili bir kitaptaki çoğu amaç için bu fark üzerinde durmaya gerek yoktur.

Saltçılar salt doğru ve salt yanlışlar olduğuna inanırlar, doğruluğu ispatlanmış buyruklar (yükümlülük, zorunluluklar) bu doğru ve yanlışların sonuçlarını etkilemez.

Neticeciler daha bilgiç bir edayla bir eylemin ahlakının bu eylemin sonuçlarıyla değerlendirilmesini geçerli sayarlar.

Neticeciliğin bir diğer uyarlaması faydacılıktır, yani Bentham ve arkadaşı James Mili (1773-1836) ve Mill'in oğlu John Stuart Mili (1806-73) özdeşleşmiş olan felsefe.

Faydacılık maalesef sıklıkla Bentham'ın şu belirsiz sloganıyla özetlenir: 'En kalabalık nüfusun en büyük mutluluğu ahlak ve yasamanın kurulmasıdır.'

Her saltçı görüş dinden türememiştir.

Bununla birlikte, saltçı ahlakı dinin dışındaki zeminlerle müdafaa etmek epey güçtür.

Aklıma gelen tek unsur vatanseverliktir, özellikle de savaş zamanlarında.

Tanınmış İspanyol film yönetmeni Luis BunuePin de dediği gibi, Tanrı ve Vatan yenilmesi mümkün olmayan bir ekiptir; tüm zulüm ve katliam rekorlarını ellerinde tutarlar.'

İnsanları silah altına almak önemli ölçüde sevdiklerinin vatani görev duygusuna bağlıdır.

Birinci Dünya Savaşı'nda genç erkeklere cesaret verenler askeri üniforma giymeyen kadınlardı.

Ah, elbette sizi kaybetmek istemiyoruz ancak sanırız gitmeniz gerekiyor, Kralınız ve ülkenizin size ihtiyacı var.

İnsanlar hem kendi ülkelerindeki hem de düşman ülkelerdeki vicdanlı muhalifleri küçümsediler çünkü vatanseverliğin daima salt erdem olduğuna inanılır.

Profesyonel askerin 'İster haklı ister haksız, benim ülkem' görüşünden çok çok daha salt bir görüş bulmak zordur, çünkü bu slogan gelecekte bir günün politikacılarının düşman belleyeceği herkesi öldürmenin sözünü vermektir.

Neticeci usavarım siyasi kararları savaşa girme yönünde etkileyebilir ancak bir kez savaş ilanı yapıldığında, saltçı vatanseverlik dinin dışında asla görülmemiş bir güç ve etkiyle yeniden bayrağı devralır.

Acımasız olmamaya öznel, neticeci ahlaki görüşleriyle ikna olmuş bir asker büyük olasılıkla kendisini askeri mahkemede bulacak ve belki de idam edilecektir.

Bu ahlak felsefesi tartışmasının sıçrama tahtası şu kuramsal dinsel iddiaydı ki buna göre bir Tanrı olmadan, ahlak göreceli ve isteğe bağlıdır.

Kant ve diğer bilge ahlak felsefecilerinin görüşleri ve vatansever coşkunluğa doğuştan verilen onay hiçbir zaman salt ahlakın kaynakları olamamıştır.

Bunun yerine kutsal kitaplar tercih edilmiş ve bu kitapların kayıtlara bakarak doğrulaması mümkün olmayan yorumlarından türetilen ahlaki kurallar daima muazzam bir güce sahip olmuştur.

Doğrusu, kutsal kitap otoritesinin yandaşları kutsal kitaplarının tarihsel kaynakları konusunda üzücü seviyede az merak sergilerler (ki bu kaynaklar son derece temelsiz ve belirsizdir.) Bir sonraki bölüm ahlaklarını bu kutsal kitaplardan edindiklerini iddia eden insanların bunları aslında pratiğe hiçbir zaman dökmediklerini gösterecektir.

Ve ayrıca bu insanların bile kalplerinin derinliklerinde kabul edecekleri sağlam bir fikir sunacağım.

Kaynak

Richard Dawkins / Tanrı Yanılgısı



http://pozitifateizm.wordpress.com/2014/08/03/eger-tanri-yoksa-neden-iyi-olalim/


a45UyF587661-160217165653 Oraj Poyraz At Neomailbox cimcime@neomailbox.net
2016/05/22  10:00 1  39  undefined undefined 1923atamizindeyiz@googlegroups.com


Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : ozgur_gundem@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin : ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/