30 Nisan 2017 Pazar

MİNE G. KIRIKKANAT : HADSİZİN HAKKINDAN İMANSIZ GELİR!



MİNE G. KIRIKKANAT : HADSİZİN HAKKINDAN İMANSIZ GELİR!

kirikkanat@mgkmedya.com 30 Nisan 2017 Pazar



Yıl 2007 ve dolandırıcı dedesi Selanik'te Osmanlı zindanına atıldı diye başta, pek çok kuyruk acısından ötürü Türkiye ve Türklerden nefret eden Nicolas Sarkozy, çiçeği burnunda Fransa cumhurbaşkanıydı. Kuşkusuz son derece zeki ve kurnaz, ama bir o kadar da kendini beğenmiş, hatta küstahtı. Enerjik ve çözüm üretebilen bir politikacı olmasına karşın; ancak sonradan görmelere musallat bir kabadayılıktan mustaripti.

Nicolas Sarkozy, Vladimir Putin'le ilk kez Almanya'nın Heiligendamm'da toplanan G8 zirvesinde tanışacak ve ikili bir görüşme gerçekleştirecekti.

O sıralar Putin'in Rus ordusu, Gürcistan'ı hizaya getirmekle meşguldü. Putin'e muhalif kadın gazeteci Anna Politkovskaya kimvurduya gideli bir yıl bile olmamıştı. Homoseksüeller, Çeçenler, daha kimler kimler Putin'den illallah diyordu...

Kısacası Putin'in sigaya çekileceği pek çok konu vardı ve Nicolas Sarkozy; öküz olmak isteyen kurbağanın özgüveniyle bekliyordu ikili görüşmeyi.

Aynı boydaki iki lider, gazeteciler önünde hararetle el sıkışıp kurmaylarıyla birlikte bir salona çekildiler.

Görüşmenin bitimindeki basın toplantısına katılan Sarkozy, ayakta duramayacak kadar sarhoştu. Yüzü bembeyazdı, sendeliyor, saçma sapan konuşuyor, dili dolanıyordu.

Gazeteciler, Fransa Cumhurbaşkanı'nın Putin'in ikram ettiği votkayı fazla kaçırdığına hükmettiler. Ertesi gün ikilinin görüşmesi hakkında votkalı haberler çıktı.

Ama birkaç külyutmaz muhabir, gerek Putin, gerekse Sarkozy'nin alkol almadığını anımsatarak, işin içinde çapanoğlu olduğunu işaret ettiler.

***

Olayın perde arkasını, ancak 2016'da, görüşmede hazır bulunan Sarkozy'nin danışmanı ve araştırmacı gazeteci Nicolas Henin hem "Rus Fransa" başlıklı kitabında, hem de TV'lerde anlattı:

"Görüşmeyi, Sarkozy başlattı. Önceden sözünü ettiği tüm kritik konularda Rusya'daki antidemokratik uygulamaları kıyasıya eleştirdi; güya dostça ama üstten bakan akıllar verdi. Vladimir Putin, mevkidaşını hiç kesmeden dinledi. Cevap vermeden önce uzun ve rahatsız edici bir sessizliğe büründü. Ardından Sarkozy'nin gözlerinin içine bakıp, iki elinin ayasını bir karışı gösterecek biçimde açarak: 'Bak Nicolas' dedi. 'Senin ülken Fransa, bu kadar.' Sonra kollarını iki yana açtı, 'Benim ülkem Rusya ise bu kadar! Eğer sen küstahça ve haddini bilmez bu tavrını sürdürürsen, ben seni de, ülkeni de böcek gibi ezerim! Ha, hizaya gelir ve akıllı olursan, seni Avrupa'nın kralı da yapabilirim!'"

Nicolas Henin, danışmanı olduğu Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin sendeleyerek çıktığı basın toplantısında sarhoş değil, Putin'den yediği sözlü dayakla ayakta K.O. olduğu için saçmaladığını ortaya koyduğu görüşme sırasında Putin'in Sarkozy'ye daha çok ağır hakaretler ettiğini belirtiyor, ama onları söylemiyor.

Zaten bunları açıklamaktan da amacı, yediği dayağın ardından Sarkozy'nin bir Putin kuklası haline gelip uluslararası platformlarda Rusya yanlısı politika izlemesi... "Rus Fransa" kitabında bu politikaları irdeliyor.

***

Peki, ben bunları niye anlatıyorum?

Çağdaş Rus Çarı Vladimir Putin'in nasıl bir Rusya hayal ettiğini, nasıl bir dikta kurduğunu, muhaliflerini nasıl ortadan kaldırdığını, bu sütunda defalarca yazdım. Okuyanlar bilir.

Ne var ki Putin, ABD dahil tüm devlet başkanlarına kafa tutacak kadar büyük bir devletin başında; zekâsıyla, KGB geçmişiyle son derece donanımlı bir kabadayı, kalıbının adamı ve kincidir.

Kabadayılığa epeyce prim veren Türkiye, FETÖ tarafından düşürülen savaş uçağı ve biri "yandaş mücahitler" tarafından linç edilen pilotlar için özür dileyip arayı düzelttiğini sandığı Rus ayısını, Suriye ile Irak'ta biraz acıtarak kaşımaya başladı.

Üstelik, ABD de pek arkasında sayılmaz. AB derseniz, ki son toplamda Rusya'nın savaştığı Gürcistan'ı adeta evlat edinerek Putin'e nanik yapmayı başarmıştır; "YSK'nin zaferi"nden sonra bizim kabadayıyı kutlamak nezaketini bile göstermedi!

Dolayısıyla naraları Türkiye'yi inleten tarzan zorda, cangılda ürkütücü bir yalnızlık dönemi başladı; kabadayılıkta el elden üstündür, aman Putin'e dikkat, derim.

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/730791/Hadsizin_hakkindan_imansiz_gelir_.html#

 
a45UyF587661-170430143753 Oraj Poyraz oraj_poyraz@alpinaasia.com
2017/04/30  15:30 2  65  alelma@yahoogroups.com


 

Meshur bir sigara tiryakisi olan Resat Nuri Guntekin e
doktor ogut veriyordu:
- Sigara bir taraftan iyidir, bir taraftan fena...
Guntekin, doktorun sozunu kesti:
- Merak etme doktor, ben sigarayi yalniz bir tarafindan icerim.

Unlulerden Anekdotlar

Rivayet olunduguna gore, Siddika-i musarun-ileyha bir kere ufak bir yastik, bir silte almisti.
Ustunde hayvan resimleri vardi.
Resulullah salla llahu aleyhi ve sellem bunu gorunce kapinin onunde tevakkuf buyurdu da iceri girmedi.
Aise radiya llahu anha bu sirada Resulullah in yuzunde siddet asari sezdim de:
- Ya Resula llah!
Allah a ve Allah in Resulune tevbe ederim.
Fakat bilmem ki ne kusur ettim, dedim.
Resulullah salla llahu aleyhi ve sellem:
Su yastigin burada isi nedir?
buyurdu.
Ben:
- Ya Resula llah!
Kah uzerine oturasin, kah yaslanasin diye senin icin istira ettim, diye cevab verdim.
Resulullah salla llahu aleyhi ve sellem:
- Bu suretlerin sahibleri kiyamet gununde muhakkak azab olunurlar.
Ve bu kimselere tahakkum ve ta ciz yollu : tasvir ettiginiz bu hayvanlari haydi diriltiniz bakalim?
denilir, dedi.
Yine Resulullah:
Sol bir ev ki, icinde suretler vardir, artik o eve Melekler girmez, buyurdu.

Sahih Buhari 980

Ve gerek Rus gerek Garb istatistikleri bu hususta kanit olarak yeterlidir.
Birkac asirdan beri Sark Vilayetlerimizin hicbir kisminda hicbir vakit bir Ermeni cogunlugu olmamistir.
Ve Carlik idaresi veya Garb emperyalistleri tarafindan tesvik edilen Turk ve Ermeni halklarinin girismis olduklari kanli mucadeleler bir tarafa oldugu kadar, oteki tarafa da can kaybina malolmustur.
1917 de Ruslarin cekilmesinden sonra Ermeni cetelerinin Sark vilayetlerimizi ne halde biraktiklari bunun kafi derecede bir ispatidir.

Ermenistan i Mezopotamya da yerlesmis Ingilizlere yaklastiracak surette uzatmak, Moskova ve Ankara hukumetlerine pek cok nahos surprizler yaratmak demek olur.

(27 Aralik 1920)
K.ATATURK


Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : ozgur_gundem@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin : ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/










BitCoin URL: 16496HKpgEEpx1d6t688HiXXdJP5jdA9xo






ALİ SİRMEN : MEĞER, BETERİN DE BETERİ VARMIŞ KENAN PAŞAM!

Çetin Altan'ın çok eski bir yazısında kaynağına indiği deyim. hatırlayabildiğimiz kadarıyla aktaralım.

Vaktiyle kasabanın birinde mezarlık soygunculuğuyla maruf bir hırsız yaşarmış. ahali bu hırsızın ne herzeler yediğini, ölülerin altın dişlerini söktüğünü bilir her daim kendisinden tiksinti ve öfkeyle bahsedermiş. mezar hırsızının oğluna bu durum çok batarmış. bir gün mezar hırsızı ölmüş. Oğlu ise babasının, ölümünden sonra bile ahali tarafından lanetle anıldığını duyunca, bu duruma iyice öfkelenmiş. Kasabalının babasını böyle kötü anmaması için işe koyulmuş.

Velhasıl kelam mezar hırsızının oğlu ölen babasının mesleğini sürdürmeye karar vermiş. Sürdürmüş sürdürmesine de ölüleri sadece soymaz, hırsızladığı meftaların kıçlarına birer de kazık çakarmış. Gel zaman git zaman oğlanın dehşetli ve kötü şöhreti babasını aşmış. Ahali bu sefer hırsızın oğlunu lanetle anar, "bunun rahmetli babası hiç değilse ölülerimize bu fenalığı yapmazdı" diye babasına rahmet okur olmuş.

Oraj POYRAZ ( 0raj.p0yraz@neomailbox.net / oraj.poyraz@openmail.cc / oraj_poyraz@alpinaasia.com )
           L2fSIJNoA0xfSNxA      


ALİ SİRMEN : MEĞER, BETERİN DE BETERİ VARMIŞ KENAN PAŞAM!

asirmen@cumhuriyet.com.tr 30 Nisan 2017 Pazar

Referandum sonuçlarının YSK tarafından açıklanmasıyla birlikte, anayasa değişikliği meşruiyet değilse bile resmiyet kazandı. Şimdi sıra "uysa da uymasa da" yöntemiyle yapılacak uyum yasalarında.

Yeni Türkiye'de demokrasi istemini haykıranlara sunulan avuntulardan biri de, askeri yargının kaldırılması.

Bu değişikliğin yıllarca, "geçiş dönemleri"nde sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasına karşı mücadele vermiş demokratlar safında büyük sevinç yaratacağını düşünenler yanılmaktadırlar.

Yaşasın askeri yargı kalkıyor diye sevinç narası atanlar, demokratlar değil, ancak şavalaklar olabilir.

Sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmalarına karşı olanların itirazları, salt bu mahkemelerin yargıç ve savcılarının cüppelerinin altındaki üniformalarına değildi ki onlar sivil giysiyle değişince, karşı çıkış nedenleri ortadan kalksın!

***

Çok haklı olarak askeri yargının asgari adalet ile bağdaşamayacağını ileri sürüp karşı çıkanlar, üyeleri tayin terfileri emir komuta zinciri içinde olan bu mahkemeler adil yargının, "onsuz olmaz"ı yargı bağımsızlığıyla bağdaşmadığı için bu mücadeleyi veriyorlardı.

Evet, bugün üniforma çıkmıştır, ancak "üniforma çıkmış, ama bağımlılık sürmektedir" yargısı bile ne yazık ki gerçeğin çok gerisinde kalmaktadır.

AKP Türkiyesi, sivil giysinin üniformadan daha çok, emir komuta altında olduğu bir diyar haline gelmiştir ve ne yazık ki, bu olgunun geçerlilik alanı yalnız yargı ile sınırlı değildir.

16 Nisan anayasa referandumu ile kaldırılan askeri yargıyla ilgili düzenlemelerin haberinin TV'de duyurulduğu 28 Nisan Cuma günü aynı ekranlar, CHP milletvekili Barış Yarkadaş'ın açıklamalarına yeterince yer vermiyorlardı.

Oysa Yarkadaş Adalet Bakanlığı'nın "hâkim açığını kapatmak üzere" yaptığı Avukatlıktan Hâkimliğe Geçme Sınavı'nda bakanlık bürokratlarının mülakatı sonunda alınan 900 hâkimden 800'ünün doğrudan veya dolaylı AKP iktidarı ile bağlantılı olduğunu isim isim saptamış.

Bu yargıç ve savcıların mesleğe alınmasındaki durum. Bir de onların tayin terfilerinin doğrudan partili Cumhurbaşkanı'na tabi olan Yüksek Hâkimler Kurulu'nun denetiminde olduğunu düşününce, sivil yargı askeri yargıya rahmet okutacak ölçüde bağımlılaşırken, "yaşasın askeri yargı kalkıyor!" diye sevinç çığlıkları atmak için ancak budala olmak gerekir.

***

Bunun gibi yakında, işlevi tırpanlanmış, yasama yetkisi KHK'lerle by-pass edilmiş Meclis'in seçimlerinde barajın kalkmasını veya düşürülmesini sevinç çığlıklarıyla karşılayan budalalar ile, bunları arkalarındaki anahtarla kurup ortaya salan kurnazlarla da karşılaşacağız.

Kurumların içlerini boşaltarak, onları düzeltiyormuş algısı yaratmak, AKP iktidarına has bir özellik.

Sivil yargının askeri yargıya rahmet okutacak bir emir komuta zincirinin içine sokulduğu dönemde askeri yargının tarihe karıştığı müjdesinin verilmesi, yurttaşın aklına hakarettir.

Hem 12 Mart, hem de 12 Eylül dönemlerinde, biri de askeri mahkemeye hakaretten üç kez askeri mahkemeler tarafından yargılanmış, 12 Eylül döneminde, tıpkı bugün olduğu gibi, tutuklama yoluyla cezalandırılmış bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, bugünkü sivil yargının o günlerdeki askeri yargıyı mumla arattığını söyleyebilirim.

Kenan Evren zamanında askeri yüksek yargı Evren'in hoşuna gitmeyecek kararlar verebildi. Bugün sivil yüksek yargının egemenin hoşuna gitmeyecek kararlar alabileceğini söyleyebilir misiniz ?

Kenan Evren konusunda çok yazıp çizdim. Ama doğrusu onun ölümünden sonra şunları kaleme alacağımı hiç düşünmemiştim:

- Meğer beterin beteri de varmış Kenan Paşam!

DÜZELTME: Dünkü yazımda, AKP Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay, sehven Yalçın Aktay olarak çıkmış. Düzeltir, özür dilerim. A.S.

http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/730785/Meger__beterin_de_beteri_varmis_Kenan_Pasam_.html#



 
a45UyF587661-170430144511 Oraj Poyraz oraj.poyraz@openmail.cc
2017/04/30  15:30 2  65  alelma@yahoogroups.com


 

OLDURDUGUMUZ
. . . . . .
Geceyle parlayan gozleri vardi,
Cesurdu, cesurdu ziyade.
Nasil ki cekti bizi,
Istifade.
Karanlik magaranin kapisinda durduk,
Gecerken biraktik tasi.
Sustu buyuk bagirmasinda,
Gecelerin ve ormanlarin sirdasi.
Artik bizim gibi degil,
Su icmez, kimildamaz.
Uyanikligi hic yok,
Uykusu az.
Oyle garip ve oyle sade,
Susler yapacagiz suslerinden.
Tuyleri gibi aydinlik,
Ve bir sey gormeyen.
Hazir, etrafin dusmanliginda,
Zaferin bitmez tukenmez yemegi.
Aklimizin, korkumuzun, ellerimizin,
Beraber yiyecegi !

Fazil Husnu DAGLARCA

Tevfik Pasa Ingiltere ile gizli bir anlasmaya varilarak Osmanli Devleti nin Ingiltere ye bagliliginin saglanmasini istedi.

Yuksek Komiser Amiral Calt Horpe un raporundan. 06.06.1919

MADDE 24/3: Kimse, dini ayin ve torenlere katilmaya, dini inanc ve kanaatlerini aciklamaya zorlanamaz; dini inanc ve kanaatlerin den dolayi kinanamaz ve suclanamaz.

MADDE 25 Herkes dusunce ve kanaat hurriyetine sahiptir.

MADDE 26 Herkes dusunce ve kanaatlerini; soz, yazi, resim veya baska yollarla tek basina veya toplu olarak aciklama ve yayma hakkina sahiptir.

YGK: Siddet cagrisi icermedikce sozlu ve yazili ifadedeler cezalandirilamaz. Bu dusunceler sok edici bile olsa... (Yargitay Genel Kurul Karari.)


Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : ozgur_gundem@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin : ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/










BitCoin URL: 16496HKpgEEpx1d6t688HiXXdJP5jdA9xo






TİMUR KARAÇAY : EVRİME KARŞI DİN-SİYASET-TİCARET KOALİSYONU



TİMUR KARAÇAY : EVRİME KARŞI DİN-SİYASET-TİCARET KOALİSYONU

30.04.2017 10:38 Prof. Dr. Başkent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi

MEB'in evrim kuramını okulların öğretim programından kaldırma kararı, evrime karşı kuvvetli duruşun nedenlerini düşünmemizi gerektiriyor. Bu yazıda evrime karşı duran üç esas gücün, sırasıyla, toplumların kültürlerine sinen inançlar, inanç kurumları ve küresel sermaye olduğu savunulmaktadır

Bilimin asıl görevi doğa olaylarının neden ve nasıl olduğunu açıklamaktır. Eğer bazı doğa olaylarını yaratan doğaüstü bir güce inanırsak, bilim orada susar. Çünkü doğaüstü gücün varlığını iddia edenler, o güce asla erişilemeyeceğini, onun yaptıklarına insan aklının hiçbir zaman eremeyeceğini söylemekle kalmazlar, o gücü araştırmanın veya sorgulamaya kalkmanın affedilemez günah olduğuna bağnazlıkla (cehaletle demek daha doğru) inanırlar. Eğer bu inanca bağlı kalınsaydı, biyolojide, fizikte, kimyada yapılan büyük buluşların hiçbiri elimizde olmazdı. Onlar olmadığında, bugün içinde yaşadığımız teknoloji ve ona dayalı uygarlık kurulamazdı.

Özellikle inanç kurumlarının görüşü olan yaratılış teorisi, içinde yaşadığımız doğanın (toprak, su, bitki, canlı) altı günde yaratıldığını; canlılığın 6000-8000 yıllık bir geçmişi olduğunu, bu sürenin "Darwinizm"in iddia ettiği evrimin oluşması için yetersiz olduğunu savunur.

Evrim, çok çok uzun zamanlar içindeki değişimdir. Bir canlı kendi yaşamı boyunca biyolojik evrim geçirmez; ancak uzun zaman içinde türler değişime uğrar. Hücre biyolojisi ve gen teknolojisi bunu doğrulamıştır. Yaratılış teorisinin iddia ettiği gibi, canlılık 6-8 bin yıllık değil, 3,7 milyar yıl geriye giden bir geçmişe sahiptir. Fosil bilimi bu gerçeği inkâr edilemez biçimde ortaya koymuştur.

Yaratılış teorisinin tezlerinin, bilimsel bulgularla çürütülmesi üzerine, evrime karşı kuvvetli yeni bir duruşu uygulamaya koyma gereğini duyanlar derler ki; "canlı hücre o denli karmaşıktır ki doğa onu kendi başına oluşturamaz." Yani bu olgu evrimle olmaz, o karmaşık yapıyı düzenleyen, o kaosu yöneten birisi vardır: akıllı tasarım (ID - intelligent design). Ama ID'nin varlığını ispatlayan hiçbir şey yok ortalıkta. Onlar yalnızca bir şeye dayanırlar: Evrimin, ya da daha genel olarak bilimin bugün açıklayamadığı her şey akıllı tasarımcının işidir. Bilim her şeyi açıklayabilseydi, bütün araştırma kurumlarını kapatıp, bütün biliminsanlarını işten çıkarmamız gerekirdi. Doğanın karmaşıklığı belki buna hiç izin vermeyecek. Ama böyle olması akıllı tasarımcının varlığını ispatlamaz. Çünkü bugün bilimin açıklayamadığı doğa olaylarını akıllı tasarımcıya havale edersek, yarın o doğa olayını bilim açıkladığında, akıllı tasarımcının yetkisini kısıtlamak gerekecektir. Aydınlanma çağından bu yana her yeni bilimsel buluşta bu olguyu yaşıyoruz.

20. yüzyılda neden evrime karşı akımlar hız kazandı?

Bu sorunun yanıtı şu basit gerçekte yatıyor: "Yeryüzündeki her insan Avrupalı ya da Kuzey Amerikalı insan gibi tüketse, dünya nimetleri insanlara yetmez." Onun için, insanların büyük çoğunluğunu kendi kaderlerine razı edecek, onları biat ettirecek bir araca ihtiyaç vardır. Küresel sermaye bu işte kullanılabilecek en iyi aracın din olduğuna karar vermiştir.

Bugün bütün dünyada evrim kuramına karşı gelişen hareketin, çeşitli dinlere mensup fanatik bir azınlığın ortaya koyduğu ve ısrarla savunageldiği bir hareketten ibaret olduğunu kimse iddia edemez. Çünkü hareketin cesameti fanatik bir azınlığın yaratamayacağı boyutlara ulaşmıştır.

Öte yandan, yaratılış kuramının arkasındaki gücün, siyaset adamlarının iddia ettiği gibi, yalnızca, sade vatandaşın kültürüne işlemiş olan inanç özgürlüğü isteminden kaynaklandığını söylemek de çok yanıltıcı olur. Gerçekte, bugün bütün dünyada ve özellikle gelişmemiş ülkelerde halkların öncelikli talebi haline getirilen ve "inancını özgürce yaşa" sloganı altına gizlenen büyük oyunun, bütün insanlık için yaratabileceği tehlikeleri görmemiz gerekiyor. Evrime karşı olan gruplar bütün dünyada iyi organize edilmiş ve büyük parasal destekler alan kuruluşlardır. Geçtiğimiz yıllarda Washington Post gazetesinin yaptığı bir araştırmaya göre DI (Discovery Institute), evrim karşıtı görüşleri destekletmek için yılda 1 milyon doların üzerinde bir parayı harcamaktadır. DI'nin yalnızca bağışlarla yürüyen bir kuruluş olduğunu düşünürsek, harcanan büyük meblağların kaynağının ne olduğunu ve neden olduğunu düşünmemiz gerektiği ortaya çıkar.

Köktendinci hareketin içinde yer alan fanatik ayak takımı, inançları ve inançlarının içerdiği kutsal değerler için savaştıklarını söylerler. Bu olgu hemen her dinde vardır. Bu fanatikler, çoğu söylemlerinde samimidirler. Ama onların dizginlerini ellerinde tutan liderlerin amacı bambaşkadır. Rönesans'la birlikte ortaya çıkan büyük aydınlanma hareketinin arkasından gelen evrim kuramı, her şeyin sürekli değişmekte olduğunu, dolayısıyla mevcut sosyoekonomik düzenin de değişebileceğini ve hatta hızla değiştirilmesi gerektiği fikrini geniş halk tabakalarına yaydı. Dünyanın sosyoekonomik düzenini altüst edecek bu düşüncenin önü alınmalıydı. Evrim karşıtı hareketlerin doğuşu ve beslenişinin gerisinde yatan olgu budur.

DI ve benzeri kuruluşlar, doğrudan doğruya bilime ve bilimsel metotlara karşı durmak yerine, bilimsel materyalizme karşı olduklarını söylemeye başladılar. Bunu yapabilmek için Darwinizm, Marksizm, Freudyan psikoloji ve Einstein'ın görelilik kuramı gibi kuramlara karşı çıkmaya başladılar. Çünkü bu kuramlar bir bütün olarak ele alındığında evrenin ve canlıların oluşumu hakkında kutsal kitapların söylediklerini altüst ediyordu. O nedenle, geniş halk tabakalarına yayılması mevcut düzeni kısa zamanda sarsabilirdi.

Peki, bu düşüncelerin halk tabakalarına yayılması nasıl önlenebilir? Çok kolay, bilimsel düşünceyi yayan kurumları ve araçları dizginlemekle… Nedir onlar? Elbette, geniş halk kitlelerini eğiten örgün eğitim kurumları ve yaşadığımız çağda her bariyeri aşan iletişim araçlarıdır. Adına medya demeye başladığımız gazete, dergi ve TV gibi iletişim araçlarını zapturapt altına almak kolaydır. Bütün dünyada medya parayla kontrol edilebilir ve hatta yönlendirilebilir araçlar haline getirilmiştir. Okullara gelince, önce ABD okullarında evrim kuramının okutulmasının yasaklanması için çeşitli eyaletlerde yasalar çıkarılmıştır. Ama bu yasalar her seferinde Federal Anayasa'nın laiklik ilkesiyle bağdaşmadığı için Anayasa Mahkemesi kararlarıyla iptal edilmişlerdir. Bunun üzerine, evrim karşıtları, okullarda evrim teorisinin karşıtı olan "yaratılış teorisi"nin de okutulması için seferber olmuşlardır. Bazı eyaletlerde bu amaçla çıkarılan yasalar gene Anayasa Mahkemesi'nin sağlam duvarını aşamamıştır.

Burada ilginç bir saptamadan söz etmek gerekiyor. Dünyanın pek çok ülkesinde, halk oylaması yapıldığında okullarda evrim teorisinin değil, yaratılış teorisinin okutulması istemi öne çıkar. Yapılan eğilim testlerinden anlaşıldığı üzere, Türkiye bu konuda dünyada başı çekmektedir. ABD ikinci sıradadır. Birisi az gelişmiş olduğu için bilim ve teknolojiden payını alamayan, ötekisi dünyanın bilim ve teknoloji merkezi sayılan iki ülke halklarının, inanç konusunda benzer eğilimler içinde oluşu, sosyolojik açıdan araştırılmayı hak eden ilginç bir konudur.

Bu noktada kendimize sormamız gereken bir soru var. Değişimi istemeyenler, neden bilimsel araştırmalara bilimsel materyalizm adını taktılar ve o ad neden hedefe konuldu? Sanırım, burada bilinçsiz kitleleri avlama isteği var. Bilindiği gibi "materyalizm" sözcüğüne tarihsel olarak yüklenmiş önemli bir anlam var. Marksizm-Leninizm ideolojisinde bu terim, üretim araçlarının sahipleri ile o araçları kullanarak üretim yapanlar arasındaki çelişkileri kapsayan bir anlama sahiptir. Bu anlam, dünyanın sosyoekonomik düzeninde büyük bir değişimi öngörüyor. Öte yandan, çeşitli neden ve araçlarla dünyanın büyük bölümünde materyalist ideolojiye karşıt hale getirilmiş halk kitleleri vardır. Bu kitlelere materyalizm karşıtlığını ifade eden sloganlarla erişmek kolaydır. Böylece bir yandan bilimin öngördüğü değişim yavaşlatılacak veya mümkünse durdurulacak, öte yandan psikolojik olarak hazır kitleler değişim karşıtı ideolojilerle beslenebilecek. Bir taşla iki kuş vuracağı için bu strateji çok akıllıca sayılır.

Zaten bu akımın adına sonradan "akıllı tasarımcı" denildi. Bu terim, gizil olarak "yaratılış teorisi"ndeki yaratıcı (Tanrı) yerine konulmuş gibi algılanıyor. Ama o terimi koyanlar, son iki yüzyılda ortaya çıkan inkâr edilemez apaçık bilimsel bulguları karşıya almayan bir düşünce hareketi yaratmak istediler. Evrenin ve canlının henüz açığa çıkarılamayan ve bize kaos gibi görünen gizleri "akıllı tasarımcı"ya havale edildi. Başka bir deyişle, o muazzam kaosu düzenleyen ve işleten akıllı tasarımcıdır. Çok sayıda bilim insanının da katıldığı bu stratejide sunulan "akıllı tasarımcı"nın, "yaratılış teorisi"ndeki yaratıcıdan (Tanrı) bir farkı olabilir mi? Belki ölümden sonraki hayata karışmamak inceliğini gösteren bir Tanrı'dır.

Darwinizm, Marksizm, Freudyan psikoloji ve Einstein'ın görelilik kuramı gibi tartışma konusu yapılabilecek kuramların üstüne gidiyor ve onları bilimden birer birer koparmaya çalışıyor. Darwinizm, onlara göre kütükten koparılması gereken ilk parçadır.

Neden Darwinizm ilk hedeftir? Bunu yorumlamak zor değil. Darwinizm bütün kutsal öğretilerdeki yaratıcı (Tanrı) kavramı yerine evrimi koymuştur. Kitlelerin kültürlerine sinmiş inançlara ters düştüğü için, bir yerde bilimin toplum katlarına yaygınlaşması hareketindeki zayıf bir halkadır. Öte yandan, Darwinizm, çevre koşullarının değişimine bağlı olarak canlı türlerinin değişime uğradığını söylüyor. Başka bir deyişle, evrimi yani değişim kavramını esas alıyor. Değişim kavramı, türlerin değişimi gibi masum bir düşünceye hapsedilemeyecek bir potansiyele sahiptir. O potansiyel, dünyanın sosyopolitik ve sosyoekonomik yapısını değiştirecek gizil bir güçtür. Yerküreyi yöneten büyük güçler bu tehlikenin farkına varmıştır ve o tehlikeyi önleme çabası içine girmiştir. Bu işi yaparken, bilimin ortaya çıkardığı teknolojiyi yadsıyamadığı için oldukça zor bir işle karşı karşıyadır. Günümüzde, söz konusu değişimi yavaşlatmak veya mümkünse tamamen durdurmak için, küresel güç bütün iletişim araçlarıyla vahşi bir taarruzu gerçekleştirmektedir.

Bugün evrim karşıtı hareket, yalnızca evrimi ortaya koyan evrimsel biyolojiye karşı olmakla yetinmiyor. Onun yanında biyolojinin nörobiyoloji, genom, hücre biyolojisi gibi diğer dalları yanında, astronomi, fizik, kimya, çevre, tıp, sosyal ve hatta siyasal alanlardaki birçok bilimsel faaliyetlere de karşı duruyor. Bu karşı duruş, ister istemez, çağın ileri teknoloji ürünlerini kullanmaya yatkın geniş halk kitlelerinin talebiyle ciddi ölçüde çelişiyor. Hatta bu ürünleri üreterek ve satarak birikimini artıran sermayenin hedefleriyle de çelişiyor. Bilimi bir yana bırakınca, teknoloji gelişebilir mi? Bu çelişki, bilimsel materyalizmi karşısına alan üstün gücün açmazıdır.

Bilimsel araştırmalar, kabaca ikiye ayrılabilir:

1) Temel araştırmalar.

2) Uygulamalı araştırmalar.

Temel araştırmalar bir doğa olayının "neden" meydana geldiğini araştırır. Uygulamalı araştırmalar ise, o olayın nasıl meydana geldiğini araştırır ve o bulgulara dayalı teknolojiyi yaratır. İyi bir teknolojinin ortaya çıkması için temel ve uygulamalı araştırmaların art arda yürümesi gerekir. Temel araştırmalara dayanmayan bir teknoloji ameli (empirical) olma düzeyini aşamaz.

ID'nin hedef seçtiği biyolojideki temel araştırmalar kutsal söylemlerin asıl sermayesi olagelen yaşamı, ölümü ve değişimi yaratan nedenleri bulma peşindedir. Basitçe söylersek, canlının temel yapıtaşı olan hücrenin yapısını araştırmaktadır. Onun ortaya koyduğu bulgular doğrudan halka yansımaz. O bulguların uygulamalı araştırmalarla desteklenip teknolojiye dönüştürülmesi, özellikle tıp alanına uygulanması ayrı bir çabayı ve zamanı gerektirir. Bu tür araştırmalar, genellikle kamu desteği ile yürütülen pahalı işlerdir. O nedenle, onların üzerine gidilmesi, araştırmaların hızının kesilmesi veya tamamen durdurulması, geniş halk kitlelerinin ani tepkisini çekemez. Bunu bilen evrim karşıtları, bu tür araştırmaları fütursuzca hedeflerine alabilirler. Bunu yaparken, bilime değil, bilimsel materyalizme karşı oldukları iddiasına geniş halk kitlelerini kolayca inandırabilirler.

Darwinizme ve daha genel olarak değişime karşı duruş, kaçınılmaz değişimin bir ürünüdür. Bir yandan hızlı nüfus artışı yaşam kaynaklarının hızlı tüketimine yol açarken, bilgiyi ve üretim araçlarını ellerinde tutan ülke halklarının yaşam düzeyleri ile bunlara sahip olamayan ülke halklarının yaşam düzeyleri arasında aşılamaz uçurumlar yaratmıştır. O kadar ki, bugün Avrupa ve Kuzey Amerika kıtasında yaşayan insanların tüketim alışkanlıkları bütün dünya insanlarına yayılacak olursa, dünya nimetleri (besin, su, enerji, maden vb) yetersiz kalacaktır. Yaşam düzeylerinden fedakârlık etmeyen gelişmiş ülke halkları, dünyanın mevcut sosyoekonomik düzenini mümkün olduğunca uzun süre devam ettirmeye çalışacaklardır. Değişime karşı duruşun asıl nedeni budur. İronik olan şey, değişime karşı duruşun Tanrı'nın buyruğu olduğu yalanına en çok inananlar, dünya nimetlerinden en az pay alan yoksul ve eğitimsiz kitlelerdir. Kenya'nın kurucu Devlet Başkanı Jomo Kenyatta'nın şu sözünü anımsayalım:

"Beyazlar geldiğinde onların elinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı."

Şimdi o yoksul insanların ellerinde kalan tek şey kutsal kitaplarıdır. Ona sımsıkı sarılıyorlar; çünkü o kutsal kitap, onlara, bu dünyada elde edemediklerini öteki dünyada elde edeceklerini söylüyor.

Görünüş odur ki, halklar yoksul ve eğitimsiz kaldığı ölçüde bilimsel gerçeklerden uzaklaşıp hurafelere sığınıyorlar. Din-siyaset-ticaret koalisyonu, dünyanın bir yarısında sürüp giden cehaletin ve yoksulluğun sürüp gitmesi için ellerindeki bütün olanakları kullanmaya devam edeceklerdir. Bunu yaparken sanat ve edebiyatı da akıllıca kullanıyorlar. Sanat, son 2000 yılda yaratılış kuramına verdiği desteğin çok azını bilime verme cömertliğinde bulunursa insanoğlu bilimsel bir çağa girebilir. Biliminsanları bunu yalnızca umut etmekle kalmayıp, talep etmek durumundadırlar.

DİPNOT :

Bu makalenin tam hali kaynaklarıyla Bilim ve Gelecek dergisinin nisan sayısında yayımlanmıştır. Makaleyi kullanmamıza izin veren Timur Karaçay ile Bilim ve Gelecek ekibine teşekkür ederiz.

http://www.birgun.net/haber-detay/evrime-karsi-din-siyaset-ticaret-koalisyonu-157523.html



 
a45UyF587661-170430130351 Oraj Poyraz At 0raj.p0yraz@neomailbox.net 0raj.p0yraz@neomailbox.net
2017/04/30  13:32 2  65  alelma@yahoogroups.com


 

Insanligin en buyuk trajedilerinden biri din tarafindan vicdanlarinin yoldan cikarilmasidir.

Arthur C.Clarke

Dunya baligin uzerindedir.
Balik basini sallayinca dunyada depremler olur.

Ibni Kesir, 2/29; 50/1

Bozcaada Yolunda Volvo V40 Testi

24 Temmuz 2013

Gectigimiz hafta Volvo nun yeni uretimi V40 serisi icin #osensin kampanyasi dahilinde arabayi test etmek icin Bozcaada ya gidecektik. Arabayi henuz gormeden begenmistim. Sonucta bu bir arabaydi ve her halukarda belediye otobuslerinden iyiydi.

Yola cikis Hollywood filmlerini aratmayacak bir tempodaydi. Alti ustu Bozcaada ya gidecektik ama hazirliklar bir rehine kurtarma operasyonunu aratmiyordu. Yol haritalari, kameralarin kurulmasi, takip araci, kahve termosu, yol gozlugu, arac kiti... Kampanyayi yuruten Havas Engage Istanbul hicbir ayrintiyi atlamamisti. Takip araciyla her daim irtibat halinde olmamizi saglayan bir telsiz bile verdiler. Iste o an kuskulanip Yasa disi bir seyin icinde degiliz, oyle degil mi? diye sordum gozlerimi kisarak.

V40 i ilk gordugumde tepkim Belediye otobusune gore oldukca kucuk oldu. Yillardir belediye otobusunde seyahat edince insan butun kiyaslamalari ona gore yapiyor. Sofor mahalline oturdugumda aliskanliktan olsa gerek yasli bir teyzenin gelip yer isteyecegi tedirginligini yasadigimi itiraf etmeliyim. Cok sukur boyle bir sey yasanmadi.

Dolmabahce den Bozcaada ya dogru hareket ettik. Ilk olarak hiz kadranini fotografladim. Bunu 127 km hizla giderken yapmak cok kolay degil. Kimseye tavsiye etmiyorum. Yanimdan belediye otobusleri geciyordu. Orada tikis tikis seyahat edenleri gorunce agladim. Ama onlar guluyordu. Iki gun sonra tekrardan aramiza doneceksin bakislariyla beni suzduler. Yaptiklari hos degildi.

Yolda V40 in Adaptive Cruise Control sistemini test ettim. Ondeki araca gore hizi ayarlayan bir sistem bu. Yokus yukari ya da asagi fark etmiyor, ondeki aracla aranizda sizin belirlediginiz mesafeyi koruyacak sekilde ilerliyor araba. Gaza ya da frene kendi basiyor. Buyuk kolaylik seklinde degerlendirilebilir ama sofor karizmasi dedigimiz olgu yara aliyor. Yaa cruise control olduktan sonra ben de surerim seklinde insani yaralayan ifadelere maruz kaliyorsunuz.

Bir de dalginlikla seridinizi asarsaniz direksiyon titriyor ve sizi gerisin geri seridinize donduruyor. Bunu da 2013 yilina geldigimiz bugunlerde bir insan haklari ihlali ve kisi iradesine saygisizlik olarak degerlendirdim. Trafigin emniyeti acisindan dogru olabilir fakat ozgur irade yerlerde. 1789 Fransiz Ihtilalinin kazanimlarini birer birer kaybettigimiz hissine kapildigimi soylemeliyim. Elbette bu ozelligi kapatabildiginizi veya sinyal verdiginiz zaman devre disi kaldigini belirtmek lazim.

Sorunsuz bir sekilde yola devam ediyorduk. Canakkele ye dogru cesitli ilcelerin ve kasabalarin icinden gectik. Burada etraftaki tabelalara bakinca bir gercegi fark ettim. Istanbul dan uzaklastikca dukkan isimlerinde bir ozensizlik, bir vurdumduymazlik goze carpiyor. Mistik Bufe, Ejder Pansiyon, Cogumlu Solaryum bunlardan sadece birkaci. Ozellikle Ejder Pansiyon da durup hangi kafayla boyle bir ismi sectiklerini ve neden hala batmadiklarini sorasim geldi. Fakat yolumuz uzundu.

Gelibolu da arabali vapura binip karsiya gectik. Oradan Bozcaada ya bizi goturecek vapura binmek uzere Geyikli ye dogru yola ciktik. Yol uzerinde mola yerimiz Manzara Restaurant ti. Adindan da anlasilacagi gibi muhtesem bir manzarasi vardi. Ama inanir misiniz bir kere bile donup bakmadim, cunku yemek daha onemliydi. Manzara her yerde vardi.

Yolda, kirmizi i$iklarda, benzincilerde, vapurda hep ilgi odagiydik. Unlu biri oldugum icin ilgiden $ikilmamayi ogrenmeliydim. Fakat sorular genelde kac beygir, fiyati ne kadar minvalinde olunca hayal kirikligina ugradim. Daha yeni piyasaya cikmis bir arabanin benden cok ilgi gormesi uzucuydu. Arabayi suren ben oldugum icin bana da hayranlikla bakiyorlardi. Ayagimizi yerden kesiyo iste turunde cevaplarla tevazumu ve efendiligimi gosterince bana bir kez daha hayran kaldilar.

BOZCAADA

Bozcaada ya vardigimizda aksam olmustu. Hemen otele yerlesip bizi bekleyen yemek masasina kavusmak icin Cabali Balikcisina gittik. Harika bir ortamda, adaya ozgu yemeklerle birlikte leziz bir balik ziyafeti cektik. Yemek yerken baliklarin nasil olup da bin yillardir ayni ucuz numarayi yiyip oltaya geldiklerini sorguladim. Bu konuda kendilerini birazcik olsun gelistirseler su an masada kizarmis halde olmazlardi.

Ertesi gun guzel bir kahvaltinin ardindan kisa bir Bozcaada turuyla adadaki uzum baglarini, plajlari ve yel degirmenlerini gorme sansimiz oldu. Uzum baglari neyse de o yel degirmenleri bana cok ise yariyormus gibi gelmedi. Sanki Biz de ulke ekonomisine katkida bulunuyoruz, bos durmuyoruz dercesine yapilmislardi. Cok uzerlerine gitmedim.

Sonunda kisa sure kaldigimiz ve bir daha gelme istegi uyandiran bu adadan gitme vaktimiz geldi. Esyalarimi toplarken otelin duvarlarina son kez baktim. Zorla duygusallasmaya calistim ama beceremedim.

Donus yolu gidise nazaran biraz daha agir tempoda gecti. Saatlerce araba kullanmis olmaktan mutevellit kendimi tir soforlerinde gorulen birtakim tuhaf hareketleri yaparken buldum. Arabadan inip bacaklari ayirarak hafif kambur yurumek, ileride cevirme var selektorleri yapmak, arabesk dinlemek bunlardan birkaciydi.

Takip aracinda bize eslik eden Volvo yetkilisi Serdar dan telsiz vasitasiyla V40 in bir ozelligini daha ogrendim. Dunyada ilk defa kaputta hava yastigi teknolojisi de V40 ta kullanilmis. Allah gostermesin bir yayaya carpma durumunda kaputtaki hava yastigi devreye girip yayanin kazayi en az zararla atlatmasini sagliyormus. Serdar a Iste simdi gonul rahatligiyla birkac yayaya carpabilirim, tamam dedim. Bunu yapmamak daha uygun olur, tamam dedi. Bu bir test surusu ve bunu denemek icin can atiyorum, tamam diye usteledim. Ic cekti ve Lutfen saga ceker misin, tamam dedi. Saga cektim, bana kendince hakli sebeplerle bunu test etmememizin herkesin hayrina olacagi konusunda kafa sisiren bir nutuk atti. Gonulsuzce kabul ettim.

Gerek kaputta hava yastigi teknolojisi gerekse aractaki sensorlerin iki kollu ve iki bacakli bir siluet algiladiginda devreye giren alarm ve otomatik fren sistemi yillar boyu severek yaptigimiz bir gelenegin tarihe karismasi anlamina geliyordu: Arkadasin uzerine araba surmek. Bir gelenegin daha yok olusunu gozyaslari icinde fark ettim.

Sonuc olarak:

Rampayi 6. Viteste 165 km hizla cikma keyfini yasadim.

Havas Engage Istanbul en ufak ayrintiya kadar bizimle ilgilendi. Son baktigimda takip aracinda Yusuf bana corap oruyordu.

Belediye otobuslerine bir daha binmek istemiyorum.

V40 in iki gunde test edilemeyegini ogrendim. En az 5 yil kullanmak gerekiyor.

Istanbul a yaklastigimizda arabayi biraz daha kullanmak icin Nisantasi ndaki partiye Kars uzerinden gitmeyi teklif ettim. Bunun biraz zaman alacagi ve daha kestirmeden gidersek vaktinde yetisecegimiz soylendi.

V40 tan ayrilirken son kez donup baktim. Bir daha benim gibi sofor bulamayacaksin, biliyorsun degil mi? dedim. Sarildik.

http://beyinsizadam.net/turkiyede-bilim-neden-ilerlemiyor/
lukasaluka@gmail.com


Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : ozgur_gundem@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin : ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/










BitCoin URL: 16496HKpgEEpx1d6t688HiXXdJP5jdA9xo






İŞTE OSMANLI'NIN ÇÖKMESİNE NEDEN OLAN ANLAŞMA!



İŞTE OSMANLI'NIN ÇÖKMESİNE NEDEN OLAN ANLAŞMA!

30 Nisan 2017 Pazar, 02:19:13

Türkiye ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914'te imzalanan "İttifak Anlaşması"nın mevcudiyeti bilinirdi ama orijinal metni ile Alman İmparatoru Wilhelm'in onay belgeleri bugüne kadar ortaya çıkmamıştı. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde önceki gün açılan "Muahedeler", yani "anlaşmalar" bölümündeki 463 adet evrak arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesine sebep olan bu "uğursuz" anlaşma da var. Anlaşmayı Gazete Habertürk yazarı Murat Bardakçı yazdı

İstanbul''daki Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nde önceki gün yeni ve çok önemli bir bölüm araştırmacıların hizmetine açıldı: "Muahedeler", yani "anlaşmalar" bölümü, yahut arşivcilik deyimi ile "fon"u..

"Muahedeler fonu"nda Osmanlı İmparatorluğu'nun asırlar boyunca çeşitli ülkelerle yaptığı 463 adet anlaşmanın imzalı orijinal nüshaları bulunuyor ve bu anlaşmalardan bazıları, son dönem Osmanlı Tarihi ile ilgili birçok bahsin yeniden ele alınmasını gerektirecek derecede önem taşıyor.

Meselâ, Türkiye ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914'te imzalanan ama şimdiye kadar "gizli" ve "uğursuz" diye bilinen Fransızca olarak kaleme alınmış meşhur "İttifak Anlaşması"...

Türkiye ile Almanya arasında 2 Ağustos'ta İstanbul'da imzalanan "gizli" ve "uğursuz" anlaşmanın ilk ve son sayfaları. Anlaşmanın altında Sadrazam Said Halim Paşa ile İstanbul'daki Alman Büyükelçisi Baron Wangenheim'ın imzaları var.

TEK DEĞİL, BİRÇOK ANLAŞMA VAR

Osmanlı Devleti'nin sadrazamı, yani başbakanı Said Halim Paşa ile İstanbul'daki Alman Büyükelçisi Baron Hans Von Wangenheim tarafından Said Halim Paşa'nın Yeniköy'deki yalısında imzalanan anlaşma hakkında bugüne kadar çok şey söylenmiş, 1919'dan itibaren bazı maddeleri tam olarak olmasa bile meâlen yayınlanmış ama orijinal metin ile Alman İmparatoru İkinci Wilhelm'in Berlin'de imzalayıp gönderdiği onay belgesinin aslı ortaya çıkmamıştı.

Osmanlı Arşivleri'nin araştırmacılara iki gün önce açılan "Muahedeler" fonundaki 463 adet evrak arasında yeralan "MHD. 437/9/2" numaralı belge, işte hep merak edilen bu "uğursuz" anlaşmanın aslı ve hemen yanında Alman İmparatoru'nun gönderdiği onay belgesinin orijinali var! 2 Ağustos Anlaşması'nın bazı maddelerinde değişiklikler yapılması maksadı ile imzalanmış diğer anlaşmalar, bunların onay belgeleri ve Said Halim Paşa'nın ardından sadrazam olan Talât Paşa'nın yine Almanlar ile yaptığı ve maddelerinde "gizli tutulacağı" ibâresinin yazılı olduğu diğer anlaşmalar da arşivde aynı serinin içerisinde yeralıyorlar.

Alman İmparatoru İkinci Wilhelm'in, Türkiye ile Almanya arasında yapılmış gizli bir anlaşmayı tasdik belgesi.

HERŞEY YENİDEN YAZILMALI

Sekiz maddelik anlaşmanın tam metnini burada vermeme gerek yok, kısaca söyleyeyim: Türkiye ile Almanya arasında sıkı bir ittifak kuruluyordu, üçüncü ülkenin anlaşmanın taraflarından birine saldırması hâlinde bu saldırı diğer tarafa da yapılmış olarak değerlendirilecekti, Türkiye'deki Alman askerî heyeti savaş durumunda Türkiye'nin emrine verilecek, Almanya ayrıca bir Rus tehlikesine karşı Türkiye'ye silâhlı destek sağlayacaktı.

Osmanlı Arşivleri'nde yeni açılan fondaki belgeler arasında bu uğursuz anlaşmadan sonra yakın tarihin yeniden yazılmasını gerektirecek daha neler var, neler...

Anlaşmanın imzalanmasından bir hafta sonra, 9 Ağustos 1914'te Osmanlı Hükümeti'nin anlaşma ile ilgili kararı.

HABER VERİLEREK IMZALANMIŞ

Birkaç örnek vereyim: Şimdiye kadar yayınlarda genellikle anlaşmanın İttihad ve Terakki'nin başta Enver Paşa olmak üzere önde gelen birkaç lideri tarafından padişaha ve hükümete haber verilmeden gizlice imzalandığı ve bu işin bir oldu-bittiye getirildiği ileri sürülürdü...

Ama, netice malûm: Anlaşmayı imzalamamızdan üç ay sonra Dünya Savaşı'na girdik ve imparatorluğumuz dört sene sonra gümbür gümbür yıkıldı!

Yukarıda da söyledim: Osmanlı Arşivleri'nde araştırmaya yeni açılan bu belgeler sayesinde Birinci Dünya Savaşı'na girişimizin gerçek öyküsü artık kaleme alınabilecek ve belge yokluğundan dolayı düşülen bazı hatalar rahatça tashih edilebilecek, hattâ ben de kitaplarımdaki bazı belirsizlikler ile yanlışları düzeltebileceğim...

BU DA, TÜRKİYE'NİN TESLİM VE İŞGAL BELGESİ OLAN MONDROS MÜTAREKESİ'NİN ASIL NÜSHASI

Yahya Kemal'in "1918" isimli gayet içli bir şiiri vardır ve şiirin sonlarına doğru "Ateş ve kanla siler bir gün ordumuz lekeyi / Bu, insanoğluna bir şeyn (leke) olan Mütareke'yi" der...

Şiir, Birinci Dünya Savaşı'nın cephelerinde ardarda yenilmemizden sonra 30 Ekim 1918'de imzalamak zorunda kaldığımız Mondros Mütarekesi'nin sebep olduğu hüzünle yazılmıştır. Şair, bu mütarekenin insanoğlu için bir "leke" olduğu ama ordumuzun günün birinde bu lekeyi temizleyeceği inancını ümidle ifade etmektedir...

Yahya Kemal'in ümidi dört sene sonra hakikat olacak ve ordumuz 30 Ağustos 1922'de mütarekeyi şairin söylediği gibi kan ve ateşle ortadan kaldıracaktır!

Osmanlı Arşivleri'nde "HR-SYS 2305/85" numaralı dosyada 14 adet evrak, daha doğ- rusu Türk Tarihi'nin en acı belgelerinden biri bulunuyor: Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün resmî belgesi olan Mondros Mütarekesi'nin orijinali...

Bu 14 adet evrakın yedi adedi mütarekenin Türkçe tercümesi, ikisi o zamanın resmî gazetesi olan Takvim-i Vekayî'de yayınlanmış metin, geri kalan beş sayfa ise orijinal İngilizcesi... İngilizce metnin son sayfasında ıslak imzalar var: Mütarekeyi müttefikler adına imzalayan Akdeniz'deki İngiliz Filosu Başkumandanı Amiral Somerset Arthur Gough-Calthorpe'un, Osmanlı İmparatorluğu adına da Denizcilik Bakanı Rauf Bey'in, yani Rauf Orbay'ın, Dışişleri Müsteşarı Reşad Hikmet ile Kurmay Binbaşı Sadullah Beyler'in imzaları...

YAHYA KEMAL'IN HÜZNÜ

İlk maddesi "Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın açılıp Karadeniz'e geçişin sağlanması, bu boğazlardaki kalelerin müttefikler tarafından işgali..." diye başlayan anlaşmada Türk Ordusu'nun ve bütün askerî varlığımızın derhal teslim olması kabul ediliyor, meşhur yedinci maddede de "Müttefikler kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması hâlinde herhangi bir stratejik noktayı işgal etme hakkına sahiptirler" deniyor.

Anadolu'nun birçok bölgesi ve İstanbul işte bu maddeye dayanılarak işgal edilmişti!

Yahya Kemal'in hüznünü belki sizler de hissedebilirsiniz diye düşünerek Osmanlı İmparatorluğu'nun teslim olmasının, yıkılışının, çöküşünün ve ortadan kalkmasının belgesi olan Mondros Mütarekesi'nin pek bilinmeyen orijinal metninin imza sayfasını burada yayınlıyorum.

http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/1478583-iste-osmanlinin-cokmesine-neden-olan-anlasma




a45UyF587661-170430113250 Oraj Poyraz oraj.poyraz@openmail.cc
2017/04/30  12:33 2  65  alelma@yahoogroups.com


 

Aptallar akillilardan pek az sey ogrenirler.
Ama akillilar aptallardancok sey ogrenirler.

Marcus Porcius Cato

Amac Ankara hukumetine karsi, Yunanistan in yardimiyla, Sultan in ve Yunanistan in himayesi altinda bir Bati Anadolu devletinin kurulmasidir... Kemalist kuvvetler bastirilacak; butun Anadolu Mustafa Kemal in elinden kurtarilacak. Bunun icin kurulacak gonullu Anadolu ordusunun talim ve silahlarindan Yunan baskomutani sorumlu olacak, bir miktar yunan subayinin bu orduya katilmasi saglanacak... Yunanistan, masraflarini karsilamak uzere cemiyete 100.000 Lira verecek.

Anadolu Cemiyeti nin Istanbul daki Yunan Baskomlserligine onerisi - 9.12.1921
(Anadolu Cemiyeti Vahdettinci bir orgut olup o asamada Seyhulislam Mustafa Sabri baskanligi altinda idi)

Yani, Einstein ateist degil ve en yakin oldugu akim ise panteizm.
Ama nasil panteizm?Gorelim:
Ben asla Dogaya bir amac ya da hedef, ya da insanmerkezci olarak anlasilabilecek herhangi bir sey yuklemedim.
Dogada gordugum sey, bizim oldukca yetersiz bir sekilde kavrayabilecegimiz ve insani kucuk bir varlik hissiyle dolduracak olaganustu bir yapi oldugudur.
Bu gercekten mistisizmle hicbir ilgisi olmayan bir dinsel duygudur.

I have never imputed to Nature a purpose or a goal, or anything that could be understood as anthropomorphic.
What I see in Nature is a magnificent structure that we can comprehend only very imperfectly, and that must fill a thinking person with a feeling of humility.
This is a genuinely religious feeling that has nothing to do with mysticism

Albert Einstein, replying to a letter in 1954 or 1955; from Albert Einstein the Human Side, Helen Dukas and Banesh Hoffman, eds., Princeton, New Jersey: Princeton University Press, 1981, p.39.


Grup eposta komutlari ve adresleri :
Gruba mesaj gondermek icin : ozgur_gundem@yahoogroups.com
Gruba uye olmak icin : ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com
Gruptan ayrilmak icin : ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com
Grup kurucusuna yazmak icin : ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com
Grup Sayfamiz : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz : http://orajpoyraz.blogspot.com/



BitCoin URL: 16496HKpgEEpx1d6t688HiXXdJP5jdA9xo