Cadılık, büyücülük ve cadı avı.
1571 yılında cadılıkla suçlanan Amsterdamlı Anne Handricks, kısa bir yargılamadan sonra yakılarak öldürülmüştü...
Bazılarına göre varlıklarını hala sürdürüyorlar ve hala öldürülüyorlar
(1981) Ağca'yı Papa suikastına kışkırtan cadı öldürüldü
1981 yılında Meksika'da bir kadın, halk tarafından taşlanarak öldürüldü. Nedeni; kadının Şeytan ile ilişkiye girip, Papa'ya suikast yapması için Ağca'yı kışkırttığına inanılmasıydı.
(1976) Köpeği ile Şeytana hizmet eden cadı yakıldı
1976 yılında da, Avrupa'nın en gelişmiş ülkelerinden biri olan Almanya'da Elizabeth Hahn isimli yaşlı bir kadın, birlikte yaşadığı köpeğiyle şeytana hizmet ettiğini söyleyen köylüler tarafından diri diri yakıldı. Bundan bir yıl sonra da benzer bir olay Fransa'nın Alençon kasabasında yaşanmıştı. Bugün psikologlar ve sosyologlar yeniden büyü ve cadı konusuna eğiliyorlar. Bir grup fanatik ise tıpkı geçmişte olduğu gibi, yeniden "cadı avı"na hazırlanıyor.
Kutsal Engizisyonun cehennem ateşi...
İlk başlarda, "cadı" diye tanımlanan kişilere hoşgörüyle bakılıyordu...
Ama sonra, tüm Avrupa'da müthiş bir "cadı avı" başlatıldı... Bugün, İtalya, İspanya ve Almanya gibi ülkelerde, dini bayramlarda zaman zaman kasaba merkezlerinde simgesel cadı yakma törenleri düzenleniyor...
Toplumsal cadı avı histerisi
Tarihe baktığımız zaman iki dönemde ön plana çıkıyor: İsa'dan sonra 3. ve 4. yüzyıl ile 15. ve 17. yüzyıl arası... Birinci dönem, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu tarafından resmi din olarak kabul edildiği günlere denk düşüyor, O tarihte yükselmeye başlayan Kilise, her türlü pagan düşünceyi "şeytan" ile işbirliği olarak nitelendiriyor ve paganizmin tüm ritüellerini "cadılık" olarak suçluyordu.
Yeni dinle "iyilik" ve "kötülük" öğreniliyor
Aslında Hıristiyanlığın etkin bir din haline gelmesine kadar gerek Yunanlılar gerekse Romalılar için, dünyanın iki kategori içinde algılanması diye bir şey söz konusu değildi. Bu iki kategori "iyilik" ve "kötülük"tü. Oysa, Yunanlılar'ın ve Romalılar'ın birçak tanrısı vardı ve bunlar genellikle "acımasız" ve "yardımsever" diye ayrılırlardı. Hıristiyanlık ile bütün bu sistem alt üst oluyordu. Şimdi, bir tek tanrı söz konusuydu; ona ilişkin her şey "iyi"ydi, onun dışında kalan her şey de "Şeytan" ile özdeşleştiriliyordu.
"Pagan" ve "Cadı" kelimelerinin kökeni
Önceleri kentlerde güçlenen kilise giderek ağırlığını kırsal kesimde de hissettirmeye başlamıştı. Oysa, toprakla yakın temasta olan köylüler hala mevsimlere göre belirledikleri bazı bereket sembollerine olan inançlarını koruyorlardı. Bu bağlamda, Latince "kır boyunca" anlamına gelen "pagus" kelimesinden türeyen pagan kültürünü kolay kolay terk etmiyorlardı. İşte bu nedenle cadılık, esas olarak kırsal kesimde ortaya çıkan bir hareket oldu ve çoğu zaman da kırsal kesimle sınırlı kaldı. Nitekim ilk kez M.S. 589 yılında kullanılan "cadı" kelimesi de "köylü" anlamına geliyordu.
Köylü kesimiyle çatışmayı göze alamayan kilise susuyordu
O yüzyıllarda Kilise'nin cadılara karşı tavrı o kadar sert değildi. Kırsal kesimdeki geleneksel ayinlere göz yumuluyor, belli bir hoşgörü gösteriliyordu. Aslında bunun nedeni, önceleri köylü kesimiyle açık bir çatışmayı göze alamayan Kilise'nin olaydan uzak durmayı yeğlemesiydi... M.S. 1000 yılı öncesinde, "Şeytanla birlikte görüldüğü" dedikodusundan dolayı hiç kimse öldürülmüş değildi. İnsanlar, birbirlerini cadı olmakla ya da doğaüstü güçlere sahip bulunmakla suçluyorlardı, ama otoriteler, onları sistemli bir şekilde kovalamıyor ve itirafa zorlamıyorlardı.
Cadı yakma çılgınlığı özellikle 16. yüzyılda had safhaya ulaşmıştı.
Büyük bir iktidar kavgasına girişen feodal prensler, himayelerine aldıkları din adamlarının küçük bir işaretiyle binlerce kişiyi ateşe gönderiyorlardı...
Tersine çevrilen "Canon Episcopi" hükümleri
Aslında, Katolik Kilisesi, M.S. 1000 yıllarından önce "havada uçan cadı" gibi şeylerin var olmadığını ısrarla belirtmiş, böyle şeylerin "gerçekten meydana geldiği"ne inanılmasını da yasaklamıştı. Bu görüş de, "Canon Episcopi" denilen bir belgeyle düzenlenmişti. Ancak, Canon Episcopi'nin hükümleri birkaç yüzyıl sonra tersine çevrildi; 1480'den sonra artık havada uçma olaylarının "meydana gelmediği"ne inanılmasını yasakladı. 1000 yıllarında, cadıların süpürgeye binmelerini Şeytan'ın ürettiği bir imge diye savunan Kilise, beş yüz yıl sonra süpürge sopasına binme olayının sadece bir imge olduğunu savunanların Şeytan'la birlik olduğunu ileri sürmeye başlamıştı.
Cadıları itirafa zorlamak için Engizisyon hakimleri Instiforis ve Sprenger tarafından önerilen işkence yöntemleri, zamanın papazı VIII. Innocenf in yayınladığı bir kararnameyle yasal hale getirilmişti... Cadılara yapılan işkenceleri betimleyen ve Zürich Merkez Kütüphanesinde saklanan bu gravür 1514 tarihini taşıyor...
İlk katliamlar başlıyor
Böylece, cadıların, hem beden hem de ruh olarak kendilerini havada uçurduklarını yadsımak, dinsel öğretiye karşı işlenen bir suç sayılıyordu. Gerçek bir cadı uçabilirdi, yani havada gezi yapmak mümkündü. Bu saptandıktan sonra, itirafta bulunan bir cadıyı "sabbat"ta (cadılar toplantısı) bulunan öteki insanlar hakkında sorguya çekmek şart oluyordu. Toplumu bir "cadı çılgınlığı" sardı ve ilk kez toplu katliamlara tanık olundu. Dönemin ünlü matematikçisi Stoffler, 1524 yılında en üst noktaya varan cadı çılgınlığını, o günlerdeki ekonomik ve sosyal krize ve insanlık tarihinin rastladığı en büyük veba salgınına bağlıyor. "Bütün bu rahatsızlıkları gizlemek için toplumda büyük bir korku yaratılmalıydı. Bunun için de 'cadılar' hedef seçildi" diyor.
Kilisenin izin verdiği işkence uygulamaları daha da eskiye dayanıyor
Oysa, cadı avlama sisteminin örnekleri daha 13. yüzyılda atılmış, ama bu, cadılara karşı savaşın bir parçası olarak yapılmamıştı. Kilise, işkencenin ilk önce cadılar üzerinde değil, tam tersine bütün Avrupa'da birdenbire ortaya çıkan ve Roma'nın onda birlik aşar vergisi ve kutsal ayinler üzerinde kurduğu tekeli kırma tehdidinde bulunan yasadışı dini örgütlerin üzerinde kullanılmasına izin vermişti.
Engizisyon Mahkemeleri, başka mezhepleri ortadan kaldırmak için kurulmuştu
Örneğin, 13. yüzyılda Cathary diye adlandırılan Fransa'nın güneyinde Albigensialılar, kendi din adamlarıyla bağımsız bir dini birlik haline gelmişlerdi. Papa, Güney Fransa'yı Hıristiyanlık adına elde tutmak için bir kutsal sefer ilan etmek zorunda kalmış, sonunda Albigensialılar'ı imha etmişti. Onların peşinden ortaya çıkan Waldensee ve Vaudoi gibi başka sapkın mezhepleri de ortadan kaldırmak için adım adım ilerleyen Kilise, sonunda Engizisyon Mahkemeleri'ni kurdu.
Gizlenen mezheplerin yandaşlarına, itiraf ve açıklama yapmaları için işkence yapılabilir
Faaliyetlerini sürdürmek için yeraltına çekilen mezheplerin karşısında Engizisyon Mahkemeleri'nin yetersiz kaldığını gören Papa VI. Alexander, 13. yüzyılın ortalarında, sapkınları itirafa ve suç ortaklarını açıklamaya zorlamak için bu askeri nitelikli mahkemelere işkence yapma yetkisi verdi. Yine o tarihlerde, Avrupa'da din savaşlarından, prens kavgalarından geçilmiyordu. Sadece Almanya'da 400 prens birbirleriyle acımasız bir savaşa tutuşmuştu. Bu prenslerin paralı askerleri geçtikleri köyleri yağmalıyor, halkın tüm iaşesini çalıyorlardı. Tüm Avrupa'nın kırsal kesiminde büyük bir açlık başgöstermişti. Bu duruma isyan eden köylüler, prenslerin himayesindeki din adamları tarafından "büyücülük"le ve "cadılık"la suçlanıyorlardı.
Cadılara işkenceden geçirilirse suikast örgütleri ortaya çıkarılabilir
Waldenseeler'in ve Vaudoiler'in işkenceden geçirildikleri sırada, cadılar Canon Episcopi'nin koruyucu hükümlerinden hala yararlanıyorlardı. Cadılık bir suçtu ama, sapkınlık değildi; çünkü sabbat imgesel bir uydurmaydı... Ne var ki Papa'nın Engizisyon sorgucuları, cadılık konusunda yargı yetkileri olmayışından kaygılıydılar. Onlara göre cadılık, artık Canon Episcopi'nin uygulandığı dönemlerden farklıydı; yeni ve çok tehlikeli bir türü gelişmişti. Öyle ki sabbatlara bile uçabiliyorlardı. Üstelik, sabbatlar da diğer sapkın mezheplerin toplantıları gibiydi, hatta daha tiksinti vericiydi. Eğer cadılar da işkenceden geçirilebilirlerse, onların itiraflarından çok geniş bir suikast örgütü ortaya çıkarılabilirdi...
Engizisyona işkence fetvası veren Papa VIII. Innocent...
Papa VIII. Innocent Engizisyonculara işkence için tam yetki veriyor
Bütün bu savlara karşı sonunda Roma boyun eğdi ve Papa VIII. Innocent, 1484 yılında yayınladığı bir kararnameyle, Almanya'nın her yanındaki cadıların kökünü kazımak için Engizisyoncu Heinrich Instiforis ve Jacob Sprenger'e Engizisyon'un tüm yetkilerini verdi. Bu ikisi, sonraları hep cadı avcısının el kitabı olarak kullanılan "Cadı Tokmağı" adlı yapıtlarında sundukları kanıtlarla Papa'yı ikna etmişlerdi...
Büyücülük suçlaması Protestan hareketiyle birlikte iyice ayyuka çıktı
Bu konuda toplumsal çılgınlığın ve hoşgörüsüzlüğün hangi noktaya geldiğini anlamak için 1500'lerin ilk yarısıyla ikinci yarısında aynı suçlara verilen cezalara bir göz atmak yeterli... 1500'lü yılların başında "sağlık nedeniyle büyü yapan kişiye" bir yıl hapis cezası veriliyordu. Ama, 50 yıl sonra aynı suçun cezası ölüm olmuştu... Yine 1500'lerin başında "büyü yapmak için ceset çalmak" suç olarak kabul edilmezken, 1563 yılında aynı işi yapan kişiler "ruhunu Şeytan'a satanlar" olarak diri diri yakılmışlardı. Cadı avlama sistemi, alabildiğince ustaca düzenlenmiş, alabildiğine dayanıklı, acımasız ve inatçıydı... Cadı avlama sisteminin ortaya koyduğu başlıca sonuç, yoksul kesimin inançlarıydı. Yoksullar, sonunda, prenslerinin ve Papa'nın kurbanı değil, cadıların ve Şeytan'ın kurbanı olduklarına inanmışlardı. Çatısı akan, buzağısı hastalanan, şarabı bozulan, bebeği ölen köylü, bu felaketlerin nedeninin sorumlusu olarak cadıya dönüştüğüne inandığı bir komşusunu görmeye başlamıştı. Ekmeğin fiyatının yükselmesinin, vergilerin artmasının, ücretlerin düşmesinin, işlerin azalmasının başlıca nedeni cadılardı... Her köy ya da kasaba halkının üçte birinin vebadan ölmesinin sorumlusu da cadılardı. Oysa, bu hayali düşmana karşı Kilise ve devlet bir kampanya hazırlıyordu; devlet güçleri bu tür belaları defetmek için sonsuz çaba harcıyordu. Bu nedenle, gerek zenginler gerekse yoksullar, devlete ve Papa'ya karşı minnettar kalmalıydılar...
İtalya'nın Milano kentinde 1626 tarihinde yapılan bu gravürde, "Şeytan" ve cadılar görülüyor.
Yaşlı ve tecrübeli cadılar, genç bir cadı adayını Şeytana tanıştırıyorlar...
Şeytan ile aldatmak
Bu çılgınlık, son dönem Ortaçağ toplumunun yaşadığı bunalımın sorumluluğunu Kilise ve devletin üzerinden almış, bunu insan biçimindeki imgesel Şeytan'a yüklemişti. Yoksullaşmış sefil kitleler, artık kokuşmuş rahipler ve açgözlü soyluların yerine Şeytan'ı suçluyordu. Kilise ve devlet bu şekilde temize çıkmış olmakla kalmıyor, bir de "vazgeçilmez" hale geliyordu. Öte yandan, cadı çılgınlığı, toplumun gizli kalmış bütün protesto enerjisini dağıtmış ve parçalamıştı. Herkesi kuşkuyla doldurmuş, komşuyu komşuya düşman etmiş, güvensizliği arttırmış, korku yaratmış ve onları yönetici sınıflara bağımlı kılmıştı. Böyle yapmakla yoksulları; dinsel ve siyasal düzenle serveti yeniden dağıtma ve sınıfları eşitleme istemlerinden uzaklaştırmıştı.
Kadınlar az inançlı olduklarından Şeytan'a daha yakınlar
Büyücülük ve cadılık, genellikle kadınlara aftedilen bir suçlamaydı... Ünlü Alman Engizisyon hakimleri Sprenger ve Insliforis, birlikte kaleme aldıkları "Malleus Maleficrum" adlı eserlerinde, kadın kelimesinin Latince kökeni olan "foemina" kelimesinin "az inançlı" anlamına gelen "fede" ve "minör" kelimelerinden türediğini iddia ediyorlardı. Ancak, seks ve yapı açısından Şeytan'a daha yakın görülen kadınların yanı sıra, aynı suçlarla erkekler de cezalandırılmıştı. Nitekim, bazı Avrupa ülkelerinde yakılan büyücülerin yüzde 25'ini erkekler oluşturuyordu.
16.yy Alman gravüründe iksir hazırlayan cadılar (solda), şeytanla yakınlaşan kadın..
Kadınlar, zayıf ve lükse düşkün olduklarından Şeytan tarafından kolayca aldatılıyorlar
Ancak, yine de bu suçlamaların temel hedefi kadınlardı. Erkeğe oranla daha zayıf ve daha lükse düşkün yaratıklar oldukları öne sürülen kadınların "Şeytan" tarafından daha kolay aldatıldıklarına inanılıyordu, öte yandan, kırsal kesimde mutfak, sağlık ve çocuk eğitimi gibi işlerle daha yoğun biçimde kadınların ilgilenmeleri, büyücülüğe bu türün daha yakın olduğu inancını pekiştiriyordu.
Daha çok yaşlı ve dul kadınlar cadılıkla suçlanıyorlardı
Amerikalı araştırmacı Brian Lewack, bir başka noktaya daha dikkat çekiyor: Büyücülükle suçlanan kadınların çok büyük bir çoğunluğunun 50 yaşın üstündeki kadınlar olması... Bu özelliği de iki şekilde açıklıyor: Bu yaşlı kadınlar zaman içinde çeşitli otların ve bitkilerin etkisini tanıdıkları için bazı birleşimleri gerçekleştirmeye çalışmışlardı. İkinci olarak, yaşlı kadınlar gençlere oranla daha uçuk oluyor ve daha egzantrik davranışlarda bulunuyorlardı. Büyücülükle suçlanan kadınların bir başka özelliği de genellikle dul olmalarıydı. Aslında bu da normal bir durumdu... Çünkü, bitip tükenmeyen prens savaşları ve salgın hastalıklar nedeniyle çok sayıda kadın dul kalmıştı ve bunlar ekmeklerini taştan çıkarmak için yoğun bir çaba içine girmişlerdi.
Cadılara ve büyücülere yüklenen suçlar da çok geniş bir yelpaze oluşturuyordu. Önceleri bu insanlar sadece "geleceği okumak"la suçlanıyorlardı. Bu insanların piyango çeker gibi başkalarının geleceklerini çekip çıkardıkları söyleniyordu. Zaten büyücü kelimesinin Fransızcası olan "sorcier" kelimesi de şans çekmek anlamına gelen "tirer le şort" deyişinden geliyordu. Bu insanlar daha sonra yavaş yavaş aşk ve ölüm büyüleri yapmakla suçlanmaya başladılar. "Cadı çılgınlığı"nın son boyutlara ulaştığı 15. yüzyılda ise her türlü doğal afet bile bu insanlara yüklenir oldu.
Cadılığa karşı yasalar 18. yy. da hukuk sistemlerinden yavaş yavaş silinmeye başladı.
Son cadı yakma olayı 1782 yılında İsviçre'de Glarus kantonunda yaşandı.
"Cadı avı" neden birden kesildi
16. ve 17. yüzyıla gelindiğinde "cadı avı"nın neden kesildiği bugün bile tartışılıyor. Bu değişiklikte, insan mantığındaki önemli gelişmelerin büyük bir rol oynadığı kesin... 16. yüzyıldan itibaren birçok filozof, bilim ve din adamı, cadıların ve büyücülerin varlığını ciddi ciddi tartışmaya açmıştı. Bu görüşlerin o tarihlerde Avrupa'da yükselen sınıf olan burjuvazinin görüşlerine denk düşmesi, giderek kitleleri dogmalar yerine rasyonel düşünceye itiyordu.
Nitekim, dogmalar yerine her uygulamadan kuşkulanılması ve doğru olup olmadığının tartışılması ilkesini getiren Descartes'çi düşüncenin o tarihlerde topluma egemen olması da boşuna değildi... Öte yandan Kopernik, Kepler ve Isaac Newton'un buluşlarıyla birlikte insanlar doğaüstü güçlerden ve onların etkilerinden uzaklaşmaya başladılar.
Ne var ki, "cadı avı" döneminin kapanmasında hukuk reformlarının da çok büyük payı olduğunu savunan Amerikalı araştırmacı Brian Lewack'a göre, fiziki işkencelerin tüm gelişmiş Avrupa ülkelerinde yasaklanmasından sonra büyücü suçlamalarının ve büyücülük itiraflarının sayıca müthiş bir düşüş gösterdiği de bir gerçek...
Avusturyalı ressam Oskar Wiedenhofer'in "Cadıların Sabbat Toplantısı" isimli tablosu... İtalyan Alpleri Sabbat toplantıları için ideal mekan kabul edürdi...
Toplu halde Şeytan'ın yaşadığı yere doğru uçmaları ve "Sabbat" toplantısına katılmaları,
cadılarla ilgili en önemli suçlamalardan biriydi... Hatta, suçlanan bazı kişiler Engizisyon Mahkemelerinde işkence altında 'uçtuklarını' bile itiraf etmişlerdi.
Cadılar gerçekten uçuyorlar mıydı?
Bu konu teologlar ve şeytanbilimciler tarafından 10 asırdır tartışılıyor. Nitekim, Engizisyon dosyalarından birçok kadının Şeytan'a doğru uçtuklarını itiraf ettikleri görülüyor. Ancak, yoğun işkence altında alınan bu itirafların kesin olarak bilimsel bir değeri yok... Ancak, cadıların uçtuğu tezi, o günler için hiç de ikinci plana atılacak bir iddia niteliğini taşımıyordu. Bu insanları karalamak için sadece "onların uçtuklarının söylenmesi" çok önemliydi. Uçmaları; onların deliliklerinin, fuhuş yaptıklarının, hırsızlıklarının somut bir kanıtıydı ve kutsallıklarını karalamak için gerekiyordu.
Bernardo da Como ve Silvestro Prierias gibi Engizisyon yargıçları, cadıların uçtuklarına kesin olarak inanıyorlardı. Kanıt olarak da İncil'i gösteriyorlardı. İncil'de bazı kadınların Şeytan'a uçtukları yazıyordu, "Öyleyse Şeytan bu zavallı kadınları neden yanına çağırmasın?" diyorlardı. Bazı Engizisyon yargıçları ise cadıların ruhlarını Şeytan'a sattıklarını, ama uçmaları diye bir şeyin söz konusu olamayacağını söylüyorlardı. Ponzinibio ve Andrea Alciato gibi yargıçlar, bu kadınların akıl hastası olduklarını ve bu nedenle tedavi edilmeleri gerektiğini belirtmişlerdi. Onlara göre, cadıların "uçması" diye bir şey mümkün değildi; olsa olsa onlar hayal gördüren bazı otlar ve içkilerin etkisiyle uçtuklarını sanıyorlardı...
Cadıların vazgeçilemez aksesuarı: Süpürge
"Süpürgeyle uçuş"un pratik temeline ilişkin son bulgular, cadıların gizemli merhem ve yağları kullanma alışkanlığında olduklarının çok iyi bilindiğini ortaya koyuyor. Havada uçmak için süpürgeye binmeden önce, cadılar kendilerini yağlıyorlardı. Toplumsal araştırmalarıyla tanınan Prof. Michael Harner'ın aktardığına göre, 17. yüzyıl İngiltere-si'nde cadılar, sabbat'a uçmadan önce alınlarına ve bileklerine "Ruh'un getirdiği çiğ kokulu bir yağ" sürüyorlardı. Bu cadıların anlattığına göre, "yağ"ın yeşilimsi bir rengi vardı ve alna bir kuş tüyüyle sürülüyordu. Başka anlatımlardan da cadının bir sopayı yağladığından söz ediliyor, koşullar ne olursa olsun, cadının onunla dilediği zaman, ister rahvan isterse dört nala uçabildiği anlaşılıyordu.
Harner tarafından aktarılan bir 15. yüzyıl kaynağında da, hem sırığın hem de vücudun yağlandığı anlatılıyor; "Cadılar, bir sırığı yağlarlar ve üzerine binerler.,. Ya da kendi koltuk altlarını ve öbür kıllı yerlerini yağlarlar..."
Cadı çanağında bulunan yağlı merhem
Bir 16. yüzyıl hekimi olan Andres Laguna'nın notlarında, bir cadı çanağının bulunuşunu anlatılmıştı: "Çömlek, yeşil renkli yağlı bir merhemle doluydu. Kokusu öyle ağır ve tiksinti vericiydi ki, bu donuk renkli ve uyku verici otlardan, baldıranotundan, yaban yasemininden, banotu ve adamotundan oluşmuştu..."
36 saat uyutan, fantastik hayaller gördüren merhem
Laguna, bu yağdan bir kutu almış ve onu Metz'deki bir celladın karısının üzerinde denedi. Baştan aşağı yağlayınca, kadın bir tavşan gibi açık gözlerle derin bir uykuya dalmıştı. Sonunda kadını uyandırdığında tam 36 saat geçmişti. Kadın, neden "dünyanın bütün zevkleri çevresindeyken" uyandırıldığını söylemiş ve kocasına dönüp "Seni boynuzladım, hem de senden daha genç ve iyi biriyle..." demişti...
Harner, yağlı merhemlerle yapılan deneyleri toplamıştı. Bütün denekler derin bir uykuya dalıyorlar ve uyandırdıklarında ısrarla "uzun bir geziye çıkmış bulunduklarını" söylüyorlardı. Bu konudaki en iyi görgü tanıklığı, Galileo'nun meslektaşlarından olan ve yabanyasemini içeren bir yağlı merhemin formülünü ele geçiren Gianbattista della Porta yapmıştı: "Onlar, vücudun bir bölümüne sürülen yağı yayarak bütün vücutlarını iyice ovuştururlar, Öyle ki tenleri pembeleşir... Böylece, bir gece ay ışığında şölenlere, müziğe, danslara ve her şeyden çok diledikleri genç erkeklerle birleşmeye götürüldüklerini düşlerler.
Hayallerin görsel etkisi o kadar büyüktür ki, beynin bellek denen bölümü hemen hemen bu tür şeylerle doludur. Ve onlar, kendi doğal eğilimleriyle, inanmaya son derece yatkın olduklarından hayallerine öylesine sarılırlar ki, artık aklın kendisi de değişir ve gece gündüz başka hiçbir şey düşünemez..."
Merhem Kızılderililerde de kullanılıyordu
Peru'daki Jivaro Kızılderilileri tarafından kullanılan sanrı yaratıcı bitkileri inceleyen Hamer'a göre, cadıların yağlı merhemlerindeki sanrı yaratıcı etken "atropin" maddesiydi... Atropin; "Tatula" cinsi bitkilerdeki etken ve güçlü bir alkoloidtti; adamotu, banotu ve güzelavratotu ya da güzelhatun çiçeği gibi Avrupa bitkilerinde bulunuyordu... Atropinin üstün özelliği, onun sağlam deri tarafından emilebilir olmasıydı. Cadıların, bu maddeyi içeren merhemleri vücutlarının belirli bölgelerine sürmelerinin nedeni de buydu. Bindiği süpürgeye de merhem sürüyor olması, atropinin duyarlı vajinal dokuyla daha kolay emilmesini sağladığı gibi cadıya "ata binme" duygusu da veriyordu...
Çılgınlığın dayanılmaz boyutu
Bugün, tarihte yaşanan "cadı avı"nın kurbanları konusunda kesin rakamlara sahip miyiz? O tarihlerde ciddi istatistikler olmadığı ve tutulan bazı belgelerin de zaman içinde kaybolduğu göz önüne alınırsa, bu konuda tutarlı bir rakam vermek çok güç... Üstelik, Kilise'ye karşı kendilerini başarılı göstermek isteyen bazı Engizisyon hakimlerinin rakamları şişirdikleri de bir gerçek... Amerikalı bir tarihçi olan Brian Lewack, mevcut Engizisyon Mahkemeleri dosyalarından hareket ederek, o tarihlerde bazı Avrupa toplumlarında nüfusun yaklaşık yüzde 25'inin büyücülük ve cadılıkla suçlanıp yakıldığını ileri sürüyor. Bazı tarihçiler de bu rakamın çok abartılmış bir rakam olduğunu iddia edip, büyücülükle suçlanıp yakılan kişilerin sayısının 100 bini geçmediğini söylüyor.
Ancak, bu da çok yanıltıcı bir rakam... Çünkü, 1602 tarihinde "Şeytanbilimci" Henri Boguet şöyle yazıyor: "Cadıların, büyücülerin sayısı yüzbinleri buluyor. Bahçedeki solucanlar gibi her yerden fışkırıyorlar..." Bu gözlemden yola çıkan bir grup tarihçiye göre ise, 15. yüzyılda öldürülen veya yakılan büyücülerin sayısı rahatlıkla milyonları buluyor.
Büyücülerin yüzde 50'si de bugünkü Almanya toprakları içinde yakılmıştı
İnfazlarının büyük bir çoğunluğu, Germen dili konuşulan bölgelerde gerçekleşmiş; büyücülerin yüzde 50'si de bugünkü Almanya toprakları içinde yakılmıştı. Büyücü avı, Almanya'nın ardından İsviçre, Polonya, İskoçya, İngiltere ve Fransa'nın Akdeniz kıyılarına yayıldı... Buna karşılık, koyu Katolik toplumlar olan İtalya ve İspanya'da daha az infaz görülüyordu. Bunun nedeni, kuşkusuz bu ülkelerde Protestan hareketin etkin olmayışıydı... Balkanlar'da ise büyücü infazına çok ender rastlanıyordu.
Bu gravür, 1520 tarihinde İtalya'nın Floransa kentinde
"Şeytan" ile ilişkiye girdiği iddia edilen bir köylünün idamını gösteriyor.
"Şeytan" ve onun yeryüzündeki işbirlikçileri...
Avrupa'da, 15. ve 17. yüzyıllar arasında, yakılarak öldürülen cadıların başlıca suçları şunlardı:
-Şeytanla yapılan anlaşma;
-Şeytan'a tapma;
-Şeytan'ın kuyruk altının öpülmesi;
-"Incubus"larla, yani buz gibi soğuk penislerle donatılmış erkek şeytanlarla cinsel ilişki;
-"Succubus"larla, yani kadın şeytanlarla cinsel ilişki;
-Şeytanla buluşmak için süpürgeye binerek uzak mesafelere gitme
-Dini tatil günlerinde yasadışı toplantı düzenleme...
İspanyol ressam Francisco Goya'nın ünlü "Dev Keçi" tablosunda cadı ayininin tüm unsurları görülüyor.
Keçi biçimindeki "Şeytan", dolunayda çevresine toplanan cadılara son emirlerini veriyor...
Şeytan o çağlarda nasıl tanımlanıyordu ve neye benzetiliyordu?
Ortaçağ inanışlarına göre Şeytan'ın, her iki cinsten insanı da baştan çıkarma gücüne sahip olduğu, ama daha çok kadınlar üzerinde etkinlik kurduğu düşünülüyordu... Şeytan'la alışverişi olan kadınlar kimsenin bakmayacağı kadar çirkin olurlar, hazırladıkları iksirleri şehvet düşkünü erkeklere içirerek onlarla çiftleşirlerdi. Bu inanç içindeki bağnaz düzen, erdemli Avrupa kadınının yoldan çıkarılmasında, fuhuşa dönük aleni ilişkilerde hep Şeytan'ın parmağını aramıştı. Çoğunlukla cinsel olaylara konu olan Şeytan, bazen bir köpek, bazen bir kedi, bazen de bir erkek keçi olarak tasvir ediliyordu. Tüm bu gizli saklı ayıp işleri Şeytan tabii ki tek başına çeviremezdi. Onun insan kılığına girmiş yardımcıları olmalıydı. Bir Şeytan'la fahişeyi ayırt etmek için onların fiili hareket halinde yakalanmaları gerekiyordu.
Engizisyon ve onu oluşturan yargıçlar için iki yöntem vardı: Cadının itirafları ve kendi vicdanları... İnanılmaz işkenceler ve görülmemiş baskı yöntemleriyle gelen suçlamalar, kadınları zoraki itirafa götürüyordu. Fransa'nın Toulouse kentinde 1275 tarihinde meydana gelen bir yargılamada sanık Angele de Labarthe, işkenceler sonunda "Şeytan'la cinsel ilişkide bulunduğunu" ve "kurt başlı, yılan kuyruklu bir yaratık doğurduğunu" itiraf etmişti. Doğurduğu yaratık "sadece çocuk etiyle beslendiği" için Angele çocukları öldürüyordu.
Engizisyon için en önemli kanıt, vücudundaki izlerdi
Engizisyon yargıçları için Şeytan'la birleşmiş bir kadında aranılması gereken en önemli kanıt, vücudundaki izlerdi; herhangi bir ben, bir sivilce ya da çıban bu birleşmenin sonucu olarak kabul ediliyordu.
1589 yılında, İngiltere'nin Chelmsford kasabasında üç kadın cadılıkla suçlanıp asılmış, cesetleri günlerce teşhir edilmişti...
Bütün suç bazı mantarlarda...
Bugün, bütün Ortaçağ boyunca cadılara yüklenen "büyü ve sabbat toplantılarına uçuş" suçlamalarının temelinde bazı halüsinasyon yaratıcı otların ve mantarların olduğunu biliyoruz. Aslında, o tarihlerde bile bu olayların ardında bazı ot ve mantarların olduğunu düşünen bilimadamları vardı. Nitekim, M.S. 500'lerde yaşayan İspanyol doktor Andreas Laguna, Engizisyon'a sunulan bazı büyü iksirlerini incelemiş ve bunların "Cicuta virosa", "Solanum nigrum" ve "Atropa belladonna" gibi bitkilerden elde edildiğini saptamıştı. Kimya ve eczacılık açısından incelendiğinde, bu iksirlerin bugün kullanılan keyif verici maddelerden pek farklı olmadıkları görülüyor. Örneğin, Ortaçağ'da cadıların sık sık başvurdukları "Atropa belladonna" bitkisinden bugün keyif verici bir madde olan "atropin" elde ediliyor.
"LSD" li Kötülük Ekmeği
Yine, Engizisyon ve dönemin doktor raporlarından anlaşıldığı kadarıyla, cadılikla suçlanan kişilerin sık sık başvurdukları bir başka bitki de "Lolium temulentum"du. Cadılar, bu bitkinin zehrini yulaf ekmeğine karıştırıyorlardı. Bu kişiler, doğrudan sinir sistemini etkileyen bu zehir sayesinde "insanı felç eden güçlere sahip yaratıklar" olarak görülüyordu. Cadı literatüründe "kötülük ekmeği" denen olayın arkasındaki gerçek buydu... Ayrıca, cadıların bu bitkinin zehrini ekmekle kullanmalarına gerek bile kalmıyordu. Çünkü yulaf üzerinde asalak olarak yaşayan "Claviceps purpurea" mantarı da benzer bir etkiye sahipti... Nitekim, bugün keyif verici bir madde olarak kullanılan "LSD" bu mantardan elde ediliyor.
Cesaret veren yulaflı ekmek mantarı
Mantarlı yulaf ekmeğiyle cadılık suçlamaları arasındaki ilişkiye bilimsel bir açıklık getirmek için çalışmalar yapan Maryland Üniversitesi tarih profesörü Mary Kilbourne Matossian, 1560-1660 yıllan arasında yulaf ekmeği tüketimiyle cadılık suçlamaları arasında sıkı bir ilişki olduğunu somut rakamlarla kanıtlıyor. Matossian, keyif verici mantarların asalak olarak üstünde yaşadığı yulaftan üretilen ekmeğin Fransız Devrimi sırasında kitleler tarafından yoğun bir biçimde tüketildiğine de dikkati çekiyor. Kitlelerin bu ekmeği yedikten sonra uçtuklarını ve kralın askerlerine karşı korkusuzca saldırdıklarını söylüyor.
Cadıların hazırladıkları iksirlerde neden "Kurbağa" var?
Uçuran "Kurbağa derisi"
Cadılar yaptıkları iksirlerde sadece otlar ve mantarlar kullanmıyorlardı. Bu kişilerin temel büyü maddelerinden biri de kurbağa derişiydi. Kurbağa derisinin bugün en az 26 tip ayrı keyif verici ve kafa buldurucu madde içerdiği bilimsel olarak saptanmış bulunuyor. Nitekim, bu maddelerden biri 1902 yılında laboratuarlarda belirlendi ve "5-OH-DMT" koduyla sınıflandırıldı. Ancak kimyacılar, bu maddeyi hala halk arasında bilinen adıyla çağırıyorlar: "Cadı uçuşu"...
--------------------------------------------------------------------------------
Hazırlayanlar : merakediyorum@googlegroups.com üyeleri, Kerem (krmhby@hotmail.com), bahadircan, merakediyorumgrubu@gmail.com,
Kaynak : Focus - Aralık 1996 sayısında "Cadılar" başlığı ile yayınlanan yazıdan derlenmiştir. Paragraf başlıkları ilave edilmiştir.
a45UyF587661-150605104007 Oraj Poyraz oraj.poyraz@openmail.cc
2015/06/05 12:37 6 64 1 undefined kemalistiz@googlegroups.com
Bilgi ozguveni, ozguven ise gucu yaratir.
Konficyus
Usame bin Zeyd (Radiyallahu Anh) soyle dedi : Rasulullah ( Sallallahu Aleyhi ve Sellem ) :
Kiyamet gununde bir kisi getirilir ve cehennemin icine atilir da orada onun barsaklari derhal karnindan disari cikar. Sonra o kisi barsaklari etrafinda degirmen eseginin donusu gibi doner. Bunun uzerine cehennem ahalisi o kisinin basina toplanirlar da :
- Ey filan ! Senin bu halin nedir. Sen bize dunyada iyiligi emreder ve bizleri kotulukten nehyeder degil miydin. derler.
O da :
Evet , ben size iyiligi emrederdim , fakat onu kendim yapmazdim. Yine ben sizleri kotulukten nehyederdim de onu kendim islerdim diye cevap verir. buyurdu.
( Buhari )
Cehennemle ilgili hadis. Sahihmis bilenler denetlesin.
Insan en acimasiz hayvandir.
Trajedilerde, boga gureslerinde ve haca germelerde su gune kadar kendisini en iyi hisseden oydu ve kendisi icin cehennemi icat ettiginde, $iki durun, bu aslinda en iyi cennetiydi.
Friedrich Nietzs
| Grup eposta komutlari ve adresleri | : | |
| Gruba mesaj gondermek icin | : | ozgur_gundem@yahoogroups.com |
| Gruba uye olmak icin | : | ozgur_gundem-subscribe@yahoogroups.com |
| Gruptan ayrilmak icin | : | ozgur_gundem-unsubscribe@yahoogroups.com |
| Grup kurucusuna yazmak icin | : | ozgur_gundem-owner@yahoogroups.com |
| Grup Sayfamiz | : | http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/ |
| Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz | : | http://orajpoyraz.blogspot.com/ |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder