18 Eylül 2012 Salı

İlhan Cihaner - AKP bu davalarla neyi amaçlıyor

AKP bu davalarla neyi amaçlıyor

İlhan Cihaner

I- Karşı devrim, II.Cumhuriyet, pasif devrim, renkli devrim, yeni rejimin inşaası...

Adlandırma/ kavramlaştırma ne şekilde yapılırsa yapılsın tartışmasız bir gerçek var:
Türkiye, AKP iktidarının "ustalaşması" sürecine paralel olarak iddianameler ve davalar üzerinden "dönüştürülüyor".
İlk bakışta "AKP davaları"
nitelendirmesi sorunlu gibi görülebilir.
Ancak başta Başbakan olmak üzere bakanlar, ve iktidar blokunun/koalisyonunun diğer bileşenlerinin (cemaatler, belli sermaye grupları, dış destekçiler, iktidara angaje basın) resmi/gayri resmi sözcülerinin bu davalara/iddianamelere verdikleri -açıkça hukuka aykırı- canhıraş destek bu adlandırmayı haklı kılmaktadır.
Başbakanın savcı aradık, bu davanın savcısıyım yaklaşımı, davalara ilişkin gelişmeleri önceden haber veren açıklamalar, şikayet edilen savcılarla ilgili "kıllarına dokundurtmayız" söylemi v.s., bazı bakanların yargı süreçlerini ve davaları da içeren "entegre bir stratejimiz var" itirafı, yargının hükümetin çizdiği "rotanın" dışına çıkmaması, AKP nin bazı davalara doğrudan müdahale dilekçesi vererek "müdahil" olması, referandum sonrası oluşan yeni yargı düzeni ile AKP arasındaki mesafenin kapanmış olması da bu adlandırışı haklılaştırmaktadır.
Bir çok örnek verilebilir.

AKP-ÖZEL YETKİLİ MAHKEMELERİN BİRLİKTELİĞİNİN SONU İÇİN ÇOK ERKEN

İktidar bloğu içindeki çatlağı, MİT krizi sonrası yaşananları ve Özel görevli/yetkili mahkemelerle ilgili tartışmaları bu "birlikteliğin" sonu olarak okumak henüz çok erken.
Tam tersi yargının da görece özerk konumunu kaybederek, tarikatlar ve sağ unsurlardan oluşan AKP koalisyonunun/iktidarın bir parçası haline geldiği söylenebilir.(Danıştay Başkanının "artık yürütmeyi durdurma kararı vermek yok" şeklinde özetlenebilecek açıklaması en açık itiraf olsa gerek).
Operasyonel davaların marjinal faydalarının azalması, dış tepkiler ve bertaraf edilmiş rakiplerden sonra, ertelenmiş kavgaların su yüzüne çıkması ve paylaşım çatışmalarının olması kaçınılmazdı.
Muhtemelen "ince ayarlar" ve bazı tayinlerle yargı krizi atlatılacaktır.
Hatta mevzuatta yapılacak bazı iyileştirmelerle demokratikleştirme "parsası" toplanacaktır.

"İddianameler çağı" terimi ise daha kolay kabul görecek bir nitelendirmedir.
Artık politik konum ile "iddianameler" arasında birbirini besleyen hatta belirleyen bir ilişki kurulur oldu.
Binlerce sayfalık, iç tutarlılığı olmayan, şişirilmiş (ya da bilinçli şekilde incelemeyi imkansız kılacak) hacimde, redakte etme gereği bile duyulmadan polis rapor ve gizli tanık ifadelerinin kes/yapıştır yöntemi ile aktarıldığı "ucube" metinler temel politik referanslar haline gelmiş durumda.

MEDYA DAVA SÜREÇLERİNDE NASIL ROL OYNADI

Burada davadan daha çok iddianameye vurgu yapılmasının nedeni aşağıda daha detaylı anlatılacağı üzere;
halkın haber alma hakkını gerçekleştirme işlevinden uzaklaşmış, iktidarın, sahibi olan sermaye grubunun çıkarlarını önceleyen ve "özel yetkili/görevli" savcılığın operasyon aracı haline gelmiş (ya da tersi) medya, tüm ağırlığını "iddialara", servis edilmiş gizli tanık ifadelerine verirken savunmalara, yalanlanmış/yanlışlanmış iddialara yer vermemesi ve gündemin/güncelin bu çaptırılmış veriler üzerine inşaa ediliyor olmasıdır.
Örnek verilecek olursa;
bir avukatın şaka/mizansen/bölge gerçeği ne dersek diyelim ama kesinlikle "gerilla eğitimi/silahlı eğitim/terörist eğitim" denilemeyecek fotoğrafları manşetlerden verildi.
Ama gerçek ortaya çıkınca aynı "ağırlıkta" yer verilmedi.
Aynı eşitsiz yaklaşım dava süreçlerinde de görülmektedir.

İddianamede camileri bombalayacak ekibin parçası olarak gösterilip tutuklanan bir askerin, eylemin/planın yapıldığı tarihte yurt dışında olduğu savunması aynı ilgiyi görmedi.
İlk önce büyük puntolarla "el bombalarının ele geçirildiği" haberi verildi, daha sonra bombaların süs (fünyesi ve patlayıcısı alınmış) olduğu anlaşılınca haber bile olamadı.
Ama bu arada yurttaşların önemli bir kesimi "kurguya" inanmıştı artık.
Yüzlerce örnek verilebilir.

SOLCULARIN BU DAVALARDAKİ HATASI NEYDİ

Bu arada şu tespitte zorunludur:
savcılık, savcı, güvenlik kuvveti, bakan, hükümet ünvanını elinde bulundurmak ve bunlar adına yazmak/konuşmak;
sözün/yazının daha "inanılır, güvenilir" olması sonucunu doğurmaz, doğurmamalı.
Aksine geçmiş yargı pratiği ve istatistik olgular tam tersini yani ciddi bir "güven" sorununu işaret etmekte.
Bomba davası, Donanma davası, Barış Derneği Davası, Aydınlar Dilekçesi Davası , Titrek Hamsi Vakası, Veysel Güney davası , Hrant Dink davası, Yassıada, sıkıyönetim, 12 mart, 12 eylül, 28 şubat yargılamaları, 3.Yol davası, yargının Güney Doğudaki yaygın hak ihlalleri ve işkence suçu karşısındaki konumu bir çırpıda akla gelenler.

Bu "sorunlu" geçmişe ceza hukukunun masumiyet karinesi, ispat yükümünün iddia makamında olması ve şüphenin sanık lehine yorumlanması gibi evrensel ceza hukuku kuralları eklenince, "iddianın" sözünün daha bir şüpheli okunma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Bu "güven" sorunu yargılama kültürü, hukuk pratiği, mevzuat, vs.
gibi nedenlere dayansa da, hukuki malüllüklerine aşağıda ayrıntılı değineceğimiz, gizli tanık ifadelerinin ve ihbar mektuplarının copy-paste yöntemi ile metin haline getirildiği "savcı iddiasını" savunmadan daha inandırıcı kılacak hiçbir hukuki/pratik/mantıki gerekçe yok elimizde.

O zaman şu soru sorulabilir:
Örnekleri verilen geçmişten, kadro ve zihniyet olarak koptuğuna dair hiçbir emare olmayan, hatta daha sorunlu angajmanlara (MİT müsteşarları hakkındaki soruşturmada yargı ve emniyetin açıkça Fethullah Gülen grubunun emrinde olduğu tartışıldı, hatta genel kabul gördü!) tabi olduğu açıkça tartışılmasına rağmen bu kaygıları gidermeyen bir "mekanizma" nasıl birden bire sözüne adeta "iman" edilir hale gelir?
Bu pratiğin sağdaki/hele hele soldaki mağdurları iddianameleri nasıl politik konum belirlemede referans alabilirler?

YAŞANAN SÜREÇTE EN BÜYÜK TUZAKLAR

Yazının "bildiri" hacminde olma zorunluluğu ve konuya sadık kalma kaygısı nedeniyle, sürecin sınıfsal niteliğine dair tartışmalar, hukuk devleti ve evrensel adalet/hukuk gibi kavramlarla ilişkisi tartışma konusu yapılmayacaktır.
Burjuva hukukuna yönelik marksist/anarşist/radikal eleştiriler de rezerv olarak tutulup, mevcut hukuk düzeninin kuralları referans alınacaktır.
AKP davaları bu kurallar temelinde haklılaştırılıp meşrulaştırıldığı için bu yöntem tercih edilmiştir.

Gene aynı kaygılarla iddianemelerin iç çelişkilerine, mantıksal tutarsızlıklarına, kronolojik uyumsuzluklarına, ıspat hukukunun delil yasağı, mutlak delil yasağı, delillerin hukukiliği, gibi detay tartışmalara çok fazla girilmeyecektir.
Bu tarz tartışmalar, yaşanan süreçte en büyük tuzaklardan birisidir.
Şöyleki;
Her şeyden önce büyük resmi gözden kaçırmakta ve eleştirel yaklaşımları zayıflatmaktadır.
Büyük torbaların içerisine "sos" niyetine atılan kriminal durumlar/unsurlar asıl büyük hukuksuzlukları, hak ihlallerini perdelemektedir.
Davalar ve soruşturmalar eş zamanlı ve açık uçlu yürütüldüğü için kurguları yapan ya da yumuşatarak söyleyelim süreci yöneten "büyük akıla" yeni deliller "üretilmesi" için yol göstermektedir.

II- Terör kavramı ve Düşman Ceza Hukuku

AKP nin özel yargı düzeni hatta siyasi retoriği konu edildiğinde iki kavrama mutlaka yakından bakmak gerek:
"terör" ve "düşman ceza hukuku" kavramları.
Ceza hukuku alanında terörün ve terör suçunun üzerinde uzlaşılmış bir tanımı olmamakla birlikte bu sözcük hiçbir dönemde ve ülkede, şu andaki belirsizliğiyle ve "operasyonel" olarak kullanılmamıştır.
AKP ve yargısı, DGM lerden miras aldığı insan düşmanı yargı pratiğini ve çocuğu (giderek şampiyonu) olduğu küreselleşmeci neo-liberal politikalarını adalet sisteminde fütürsuzca uygularken en çok "terör/terörist/terörizm/terörle mücadele" kavramlarını kullanmaktadır.
Sağlıkta, eğitimde, sendikal örgütlenmede yaptığını adalette de yapmakta;
"dosya çıkarma" amaçlı performans kriterleri, hıza odaklı, işbitirici, adaleti değil serbest piyasayı önceleyen yüksek yargı.
Bunlar hayata geçirilirken sihirli sözcük:terör.

Bir hukukçunun değil, sosyolog Kadir Cangızbay' ın terör üzerine (teorik çerçeveyi oluşturması kadar 2000'lerin başında kaleme alınması nedeniylede önemli olan) yazdıkları (Globalleş(tir)me Terörü, 2003) AKP ve özel yetkili yargı düzeninin beslendikleri kaynağı, murislerini ve zihin dünyalarını ortaya koymakta.

YA GÜCE BİAT EDECEKSİNİZ YA DA HEDEF OLACAKSINIZ

Yeni dünya düzeni, merkezden periferiye gidildikçe artan bir oranda terör rejimlerine muhtaçtır ve bu kesinlikle tesadüf değidir.
Yine tesadüf olmayan bir husus vardır ki, o da bu terör rejimlerinin kendi meşruluklarını büyük ölçüde 'terörle mücadele' temelinde kurmalarıdır...
Belirsizlik, insanı doğrudan doğruya dehşete düşürmez ama, bu belirsizliğin, yani bizim tarafımızdan yaşanan belirsizliğin bizim dışımızdaki birileri tarafından belirlenir olduğunu biliyor ya da öyle olduğunu düşünüyor olmak kadar da insanın terörize olmaya, dehşete düşmeye hazır ve yakın olduğu hiçbir durum da yoktur.

Bu durumda insan, ya söz konusu belirsizliğin kaynağındaki/kaynağında bulunduğunu sandığı güce biat/secde/kulluk edecek ya da bu gücün uygulama kudretine sahip olduğu/olduğunu sandığı yaptırımlara hedef olmamak için, sanki kendisi hiç yokmuş, hiç bir zaman varolmamış, ya da ölüymüş gibi yapacaktır:
duymayacak, görmeyecek, söylemeyecek, eylemeyecek, kısacası olmayacaktır.

Terör ise belirli bir fiil kategorisi temelinde tanımlanması mümkün olan bir olgu değildir.
Bu durumda rejimin tasarrufları 'terörle mücadele' temeline oturtulduğu, hele ki terör, başlı başına ayrı bir suç kategorisi, hem de verilecek cezanın ve de infaz koşullarının ağırlaştırılmasını öngören bir suç kategorisi olarak tanımlandığı ölçüde, devlet erkini kullananların eline adeta açık bir keyfilik çeki de verilmiş olur.

Terörün belirli bir fiil temelinde net ve kesin bir biçimde tanımlanabilir olmaması, ister istemez suç ile fiil arasındaki bağın iyice gevşek, dolayısıyla da esnek ve her tarafa çekilebilir olması sonucunu verecektir.
Bu durumda, bir yandan hemen hemen her fiil pekala terör suçu addedilebilir hale gelirken, diğer yandan da, belirli bir fiilden kalkılarak doğrudan tanımlanabilir olmayan bir suç kategorisinin varlığı, ister istemez herhangi bir fiilden bağımsız olarak önce suçlunun belirlenip, yani birilerinin önce terörist ilan edilip, sonra da onların her yaptığının -sırf onlar yaptığı için- terör suçu addedilmesi türünden uygulamalara sözde bir yasallık zemini hazırlar.

Terörist diye bir insan kategorisi var ve de bu kategoriye mensup olanların her yaptığı şey/bir şey onlar tarafından yapılmışsa, terördür diye bir şey olmayıp, tam tersine 'terörist', teröre yani tedhişe başvuranlar için ve de teröre başvurdukları çerçevede/sürece kullanılabilecek olan bir sıfattır.

Bu terör 'terörist'in değil, kendisinin yüreklere dehşet salma, yani tedhiş demek olduğu unutturulup, içi tümüyle boş bir halde emre/keyfe amade hale getirilmiş bir 'terör'ün kapsamını, dolayısıyla da kimin terörist olup, kimin de olmadığını belirleme gücünü tekellerinde bulunduranların terörüdür:
"terör siyasallaşıyor"un tercümesi, "siyasal olan her şey, terör (suçu) kapsamına alınmıştır";
yani "siyaset yasaktır"dır.

ORTAÇAĞ'A DÖNÜŞ MÜ YAŞANIYOR

Suçun fiilden koparılmışlığı dolayısıyla da işe cürümden değil de mücrimden başlanıyor olması ölçüsünde, terör suçu olarak nitelenebilecek hiçbir fiilde bulunmuş ve bulunuyor olmamak suçsuzluğun değil, tam tersine teröristliğini belli etmeyecek kadar kurnaz, tabii bu durumda daha da tehlikeli bir terörist olduğunun delili olarak görülüp gösterilir hale gelebilecektir ki, böyle bir ortamda artık neyin suç, neyin de suç olmadığının bilinmezliği bir yana, bu gün suç sayılmayan bir fiilin daha sonra suç addedilip failinin cezalandırılmasına yol açmayacağının da hiçbir garantisi bulunmayacaktır.
Bu durumda artık herkes yaptığı herhangi bir şeyden dolayı bu gün değilse bile pekala yarın suçlu hem de terör suçlusu, yani cezaların daima en ağırını hak eden türden bir terör suçlusu durumuna düşürülebilecektir ki, bu riski bertaraf etmenin de tek bir yolu vardır:
'yapmamak';
yani her hangi bir 'şey' değil ama 'insan' olmamak.

Ortada suç teşkil eden bir davranış/fiil olmadığı halde birileri yine de suçlanıyorsa, suç da suçlulukda fiilden kopartılmış;
dolayısıyla aynı bir fiilin şunlar tarafından yapılırsa suç, ötekiler tarafından yapılırsa masum addedilmesi sözkonusu;
aynı anda hem bir insanlık suçu, hem de engizisyona geri dönülmüş oluyor.
Engizisyon ise insanların kafalarının, niyetlerini, içlerine girmiş şeytanları yargılar.

Bu tespitlerin ceza hukukuna özet tercümesi aklın ve binyılların birikimi olan ceza hukuku ilkelerinin iflası anlamına gelir ve orta çağa dönüştür.

Özel yetkili mahkemelerin ne yapmak istediklerini açıklıyoruz

Suç ve cezaların yasallığı/kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi geçerli değildir!
Bir eylemin (terör) suç(u) olup olmadığına 'ben' karar veririm.('Ben'i tüm kurumları ile iktidar olarak okuyabiliriz.
MİT yasası ile zirve yapmış dolambaçlı yolları bir tarafa bırakmıştır bu zihniyet).
Kimi, ne zaman hangi eyleminden dolayı suçlayacağıma 'ben' karar veririm!
Hatta suçlamak için bir 'eylem' olması gerekmez!
Seni suçlamaya karar verdiğimde her hangi bir delil olmasa bile suçlamamı yaparım!
Delil olmaması da masumiyetin değil 'daha tehlikeli' bir suçluluğun 'delili' olur!
AKP davaları ve özel yetkili yargı düzeninde en sık rastladığımız pratik budur.
Ergenekon iddianamesinde İlhan Selçuk hakkında ve KCK davasında Ragıp Zarakolu hakkındaki suçlamalar akla ilk gelen somut örnekler.

Terör suçu bu kadar keyfi ve operasyonel hale getirildikten sonra "düşman ceza hukuku" nun da odağında "terör" vardır ve uygulayıcılarının elinde artık gerçek bir 'terör aracı'dır.
Düşman ceza hukuku ilk kez seksenli yılların ortasında Alman hukukçu Günter Jacobs tarafından kullanılmıştır.
Yeniden gündeme 11 eylül saldırıları sonrası gelmiştir.
Bu yaklaşıma göre Ceza muhakemesinin konusu olan şüpheliyi, usulü güvencelere sahip, hak sahibi bireyler olarak gören ve cezanın amacını suçun karşılığı olarak gören "yurttaş ceza hukuku"nun karşısına;
amacı tehlikeyi bertaraf etmek olan, şüpheliyi birey olarak değil, "düşman" olarak, giderek kişi olarak değil "unperson" olarak kabul eden yaklaşım konulur.
Genel olarak dört belirti düşman ceza hukukunun varlığını gösterir:
a) cezalandırılabilirliğin öne çekilmesi, b) cezanın orantılı biçimde azaltılmasının hazırlık hareketleri aşamasına çekilmemesi, c) yasa mantığından "mücadele" mantığına geçiş ve d) şüphelinin usulü güvencelerden yoksun bırakılması.
Avukatla görüşmenin kısıtlanması, TCK 220.
maddedeki örgüt üyesi ile üye olmayana aynı cezayı ön gören düzenleme, soruşturma evrakının hatta tutuklama gerekçesinin şüpheli ve müdafiinden gizlenmesi, TMK, vs.
bu mevzuat ve özel yetkili yargı tam bir "düşman ceza hukuku" pratiği sergilemektedir.
Kimin düşman olduğuna ise polis, savcı, ve verdiği işaretlerle siyasi iktidar karar vermektedir.
Tüm uygulamaları ile özel yetkili/görevli yargı düzeni ve AKP davaları düşman ceza hukukunun benzersiz bir örneğidir.

II- BAŞLANGIÇ SORULARI

AKP davalarını soruşturmaların başlangıcında, geçmişinde kontr-gerilla, 12 mart, 12 Eylül, sıkıyönetim dönemleri gibi birikim ve deneyimler olan bir çok kişi/parti/hareket -kanımca- doğru tahlil edemedi.
Kimileri ergenekon ve balyoz davalarını eleştirirken KCK ve devrimci karargaha duyarsız kaldı.
Hopa sanıklarına kitlesel destek verilirken, Odatv davası arkadaş/meslektaş dayanışmasının ötesine geçemedi.
Kuşkusuz bir soruşturmaya/davaya yaklaşım ve destek siyasi önceliklerle de ilgilidir.
Ya da öngörüsüzlük/yanlış analiz de bu sonuca götürebilir.
Ancak tartışmasız olan, bu durumun "kurguyu" yapanlarca çok güzel kullanıldığıdır.
O nedenle önce temel soruları sormakla işe başlanmalıdır.

1- Dış politikada emperyalistlerin sözünden çıkmayan, gönüllü taşeronlık yapan, giderek kendini neo-osmanlıcı emperyalist bir çizgiye oturtan bir iktidar bu davalarla ima ettiği hedefi gerçekleştirebilir mi?

2- Anti-semitik, aydınlanma karşıtı, ırkçı kökenleri ile zihinsel bir hesaplaşma / kopuş yaşamak bir yana son referandum ve seçim propagandasına nefret söylemini/ırkçılığı temel alan bir koalisyon (akp, bazı cemaatler), Maraş katliamı, Sivas katliamı, Dink cinayeti, Danıştay saldırısı, Malatya cinayetleri v.s.gibi olayların üzerine gidebilir mi.

3- Kadrolarında 12 Eylül'ün ve faili meçhullerin yoğun yaşandığı günlerin "kritik" politikacılarını bürokratlarını barındıran, bir yapı etkin bir hesaplaşma yapabilir mi?

4- Herhangi bir dava da örneğin Ergenekonda hukuksuz davranan bir mekanizmanın KCK da (ya da tersi) hukuk içerisinde kalabileceği ön kabul olarak alınabilir mi?

5- Kadrolaşma sürecini tamamladığı bürokratik yapının yanlışlarını sorgulamak yerine üzerini örtüp teşekkür eden bir iktidar karanlık olayları aydınlatabilir mi?

6- Düşman ceza hukukunun aparatı haline gelen TMK, TCK, CMK, PVSK gibi yasaları demokratikleştirmek bir yana fiili hukuksuzlukları yasal güvence altına almak isteyen (soruşturma aşamasında şüphelinin ifade tutanağının dahi verilmemesi ve müdafisiz karar verilebilmesi için yasa hazırlayan ) bir iktidardan demokratikleşme beklenebilir mi?

Sorular arttırılabilir.

AKP davalarını ve bu davaların parçası olduğu büyük "operasyonu" doğru tahlil etmek doğru yöntemi oluşturmak ancak doğru sorular sormakla başlayacaktır.
Bu yöntemi oluşturamaz isek yaşananları hakim savcıların eğitimsizliğine, yasaların eksikliğine kadar indirgeyebiliriz.
Giderek despotik bir hal alan, ülkenin toprağına, suyuna, havasına, aydınına, emekçisine saldıran asıl sorumlular gözden kaçırılabilir.

III- AKP DAVALARININ ORTAK YÖNLERİ

1- TÜM DAVALARDA CEZA HUKUKUNUN BEL KEMİĞİ OLAN SUÇ VE CEZALARIN YASALLIĞI/KANUNİLİĞİ İLKESİNİN YOK SAYILMASI

Kanunsuz suç ve ceza olmaz şeklinde formüle edilen bu ilkenin kökeni 12.
yüzyıla kadar gider.
Zorunlu sonucu şudur:
suç sayılan eylem açık seçik bir şekilde kanunla tespit edilmelidir.
Tersinden tanımlanırsa eğer bir eylem suç olarak tanımlanmamış ise "özgürlük" alanına girer.
Anayasının 38.madesinde güvence altına alınan bu ilkenin AKP davalarında ihlal edildiğini çok sık görmekteyiz.
Hatta anayasal güvence altına alınan haklar (basın özgürlüğü çerçevesinde haber yapmak, gösteriye/basın açıklamasına katılmak, kitap yazmaya teşebbüs etmek, siyasi faaliyetler, vs.) suç olarak nitelendirilmekte, eylem/fiil yerine "faaliyet" gibi suç teorisi açısından belirsiz bir kavram kullanılmaktadır.
Örnekler:

-legal siyasi faaliyetler

-Kara propaganda yapmak

-Hükümeti yıpratıcı faaliyet

-Kitap taslağı hazırlamak

-Şüphelinin yazdığı yazıyla davası sonuçlanmamış x' i suçsuzmuş gibi göstererek suç işlemek

-Gösteri yürüyüşüne katılmak, slogan atmak,

-Toplantı yapmak

-Davaları yıpratmak

-Türk devletini zora sokacak haberler yapmak

-Bir tv ya da partinin yönetimini ele geçirmeye çalışmak

-Parti okulunda ders verme.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa)

2- MADDİ GERÇEĞİN AÇIĞA ÇIKARILMASINA YÖNELİK ETKİN SORUŞTURMA YAPILMAMASI

Suç soruşturmasının temel amacı maddi gerçeğin yani suç fiilinin nasıl gerçekleştiğinin araştırılıp, şüpheye yer bırakmayacak şekilde, olgulara dayanarak ortaya konulması böylece "doğru" karar verilmesinin sağlanmasıdır.
Bu amaç gerçekleştirilirken kuşkusuz hukukun temel ilkeleri, insan hakları göz önünde bulundurulacaktır.
Amaç her ne pahasına olursa olsun gerçeğin ortaya çıkarılması olmadığı gibi, sürecin tüm aşamalarında mantıki (akla uygun), gerçekçi ve delillerle ortaya konulmalıdır (varsayıma dayalı olamamalıdır).
Aşama aşama kuşkular giderilmelidir.
Bu da soruşturma konusu ile ilgili tüm iddiaların şüphelerin üzerine aynı hassasiyetle gidilmesini gerektirir.
Ancak AKP davalarında/soruşturmalarında bu ilke sistematik olarak ihlal edilmektedir.
Baştan kabul edilen büyük iddia/kurgu ile uyumsuz olabilecek hiçbir "şüphe" giderilmemekte ve etkin bir şekilde soruşturulmamaktadır.
Tutarlı bir bütünlük yerine amaca yönelik parçalarla yetinilmektedir.
Örnekler:

- Tüm AKP soruşturmalarında/davalarında kullanılan "silinen verilerin geri getirilmesi" yöntemi nedense Hrant Dink soruşturmasında silindiği iddia edilen kayıtlarla ilgili kullanılmamıştır.
Daha basit gerekçelerle "kozmik odalar" dahi aranırken, Trabzon Emniyeti'nde arama yapılmamıştır.

- Diğer soruşturmalarda nerede ise selam vermek bile "örgütsel bağ" kabul ediliyor iken Hrant Dink ve Danıştay saldırısı -ki bu soruşturma aslında Ergenekon davalarının en önemli parçasıdır- davasında bazı isimler ısrarla soruşturma dışı bırakılmıştır.

- Balyoz davasında iddiaya konu "seminere" katılanlar ve suçlamaların dayanağını oluşturan 11.nolu cd de ismi olanların hangi kritere göre sanık yapıldığı belli değildir.
Aynı şekilde KCK soruşturmalarında "siyaset akademisinde ders vermek suçunu (!)" işleyenlerin hangi kritere göre belirlendiği de belirsizdir.

3- SİLAHLARIN EŞİTLİĞİ VE ÇELİŞMELİ YARGI İLKESİNİN UYGULANMAMASI

Bu ilke adil yargılama hakkının en temel unsurlarından olup bu hak uluslararası sözleşmeler, Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmıştır.
Kabaca ;
iddia ile savunma arasında hakkaniyete uygun bir dengenin bulunmasını, mahkeme önündeki haklarda eşitliğin olmasını bir tarafın diğer tarafı dezavantajlı konuma sokmaması anlamına gelir.
Bu ilkelerin karşı delil sunma, tanık dinletebilme, bilirkişi davet etme, delillere, bilgi ve belgelere ulaşmada eşit imkanlara sahip olma, savunma için gerekli kolaylıklara sahip olma, delillerin sanığın huzurunda tartışılması gibi alt görünümleri vardır.
Bu ilke çerçevesinde, AKP davalarında özellikle vurgulanması gereken bir husus ise süreçte rol alan kamu görevlilerinin konumudur;
üstlendiği "görev" gereği davanın "tarafı" haline gelen (hatta şüphelilerle husumeti davalara yansıyan) kamu görevlilerinin davada "etkin rol oynamaları" silahların eşitliğini ihlal edebilir.
Soruşturma aşamasında görev alan polisler, savcılar, arama/tutuklama kararı veren hakimler daha sonra duruşmalarda görev alabilmektedirler.
Hatta sanıklarla aralarında dava olan savcılar/hakimler davalara bakmaya devam etmektedirler.
TMK gibi yasalardan kaynaklanan ihlaller bir tarafa bırakılırsa örnek ihlaller:

- Binlerce sayfayı bulan iddianame ve eklerini incelemek için gerekli teknik olanaklar sağlanmamaktadır.
O kadar ki ekler cd ortamında verildiği halde ve birçok delil elektronik ortamda (dinleme/görüntü kaydı, telefon trafiği, vs.) tutuklu sanıklara bilgisayarı bırakın daktilo bile verilmemekte, ortak kullanımdaki bilgisayarlardan yetersiz bir süre faydalanmaları istenmektedir.

- Sorgunun yalnızca savunmanın değil hakimin de evrakı (hatta iddiaları) incelemesi mümkün olmayan sürelerde sonlandırılması.

- Şüphelilerin ifadelerinde belirtikleri, dinlenmelerini talep ettikleri tanıklar dinlenmemektedir.

- Savunmanın bilirkişi talepleri rededilmektedir.

- Deliller savunmanın incelenmesinden kaçırılmakta, delillerin tartışılması aşaması atlanmaktadır.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa, ıslak imza)

4- LEHE DELİL TOPLANMAMASI

Akp davalarının/soruşturmalarının en belirgin yönlerinden birisi soruşturmada lehe delillerin toplanması bir yana, bazı lehe delillerin dosyaya konulmamasıdır.
Yanlış anlamaların

- savunmaca talep edilen parmak izi incelemeleri, telefon trafiği (HTS kayıtları), imaj incelemeleri, vs.
yaptırılmamaktadır.

- savunma tanıklarının dinlenmesi ısrarla rededilmekte ya da ertelenmektedir.(Islak imza, Balyoz, Ergenekon, Odatv)

5- UCU AÇIK SORUŞTURMALAR YAPILMASI VE "İMKANSIZ" DAVALAR

Ceza muhakemesinde iddianame düzenlendikten sonra artık tek söz sahibi mahkeme olmalıdır.
Aksi taktirde kamusal gücü elinde bulunduran savcılığın süreci domine etme belirleme riski ortaya çıkar.
Bir de soruşturmayı gerçekte polisin yaptığı, polis fezleke ve raporlarının birebir iddianameye dönüştüğü göz önünde bulundurulursa AKP davalarında savunmanın çürüttüğü bir delili çürüten yeni bir gizli tanığın, imzasız ihbar mektubunun, güncellenmiş bir cd nin, adeta savunmaya cevap veren delillerin ortaya çıkması sıradan bir olay olmaktadır.
Bu aslında doğrudan adil yargılama sürecine müdahaledir.

Binlerce sayfayı bulan iddianamelerle, milyonlarca sayfaya ulaşmış eklerle, binlerce saate ulaşmış görüntü/ses kayıtlarıyla, birleştirilerek "bitirilmesi" engellenmiş davaların/verilen kararların hukuki kontrolü imkansız hale ge(tiri)lmiştir.(Balyoz, Islak imza, Ergenekon, KCK, Hopa)

6- MEDYAYA SERVİS YAPILARAK MASUMİYET (SUÇSUZLUK) KARİNESİ İLKESİNİN İHLALİ VE PEŞİN HÜKÜMLÜLÜK ALGISI YARATILMASI

AKP davalarının/soruşturmalarının en belirgin niteliği medya ile kurduğu "marazi" ilişkidir.
Aslında bazı olgulara bakıldığında belirleyici olanın medya olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.
Daha önceden yargının elinde olan bazı suç iddiaları ancak medya hedef gösterince soruşturma konusu olmuştur.
Hatta bazı gazetecilerin verdiği delillerle davalar açılmış ama benzer suç delillerini haber yapan başka gazeteciler terör suçlusu sayılmıştır.
Gizli tanıklar adliyeden çıkmadan ifadeleri medyada yer bulmuş, ancak ne hikmetse ulaşılması daha kolay olan "savunmalarda" aynı "gazetecilik başarısı" gösterilememektedir.
İfadeyi alanlarca servis edilmiş olduğu açık olduğu halde hiç birinde (MİT soruşturması hariç) ilgililer hakkında etkin soruşturma yapılmamıştır.
Bir çok soruşturmada henüz savcılık ifadesi alınmadığı halde belli medya ve hükümet mensupları büyük bir öngörü ile detaylı bilgi vermişler, sanıkları açıklamışlardır.(Danıştay soruşturması ibretliktir!) İddialar sonradan çürütülse bile artık yurttaşların aklında kalanlar itiraflar, bombalar, suikast planları ve yerle bir edilen "masumiyet karinesidir".(KCK, Balyoz, Islak imza, Ergenekon, Oda tv)

7- "TERÖR" VE "ÖRGÜTSEL" SÖZCÜKLERİNİN SİHRİ!

Evrensel ve ceza hukuku anlamlarından koparılmış "terör" sözcüğü ve önüne getirildiği her aktiviteyi kriminalize eden "örgütsel" sözcüğü, soruşturmayı yapanlara sınırsız bir keyfiliğin kapılarını açmaktadır.
Birkez hedefe koydukları kişinin eyleminin artık "suç" olarak tanımlanmasının bir önemi yoktur.
Artık gündelik hayatta yapılan her türlü beşeri/sosyal/kişisel aktivite suçtur hemde en ağırından terör suçu.
Gündelik gazetelerde yayınlanmış yazıları okumuş olmak, halen satılan kitapları bulundurmak, başbakanın ardından (timsah) göz yaşı döktüğü kişileri anmak, birisini tanıyor olmak, vs.
terör suçu/örgütsel faaliyet olmuştur.
"Ele geçirilenler" ise örgütsel doküman.
Tutuklananlar ise gazeteci/öğrenci/bilim adamı/politikacı/bürokrat (sivil-asker) değil terörden tutuklanmış tehlikeli (!) kişiler.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa)

8- Teknoloji Fetişizmi;

telefon dinleme, dijital delillere dayanan iddianameler.
Konuşma tutanaklarının (tapelerin) seçilerek iddianameye konulması

AKP davalarını tamamında dayanılan delillerin ağırlığı dijital delililer ve iletişim tespit tutanaklarına dayanmaktadır.
Dijital delillerin (hard disc, taşınabilir bellek, cd, vs) ceza hukukumuzdaki geçmişi çok gerilere gitmediği için bu konuda henüz yeterli içtihat oluşmamakla birlikte bu tarz delillerin hükme esas alınmasının sıkı şartlara tabi (ilgili kişiye aidiyeti, cihazları başkalarının kullanıp kullanmadığı, müdahaleye açık olup olmadığı, vs.) tutulması gereği tartışmasızdır.
Yan delillerle desteklenmeyen ve her türlü şüphenin giderilmediği bu tarz delillere dayanılamaz.
AKP davalarında onlarca bilirkişi raporu ve uygulamalı olarak bu delillerin "güvenilmezliği" ortaya konulduğu halde halen dijital delillere dayanılarak kararlar verilmektedir.
Aradan geçen yaklaşık 4 yıla rağmen hala bu delillerin "çok tehlikeli" suçlularca niye muhafaza edildikleri sorusunu bir tarafa bırakalım.

CMK ile 2005 yılından bu yana kolluk ve savcılık belli suçlarda temel soruşturma yöntemi olarak telefon dinlemelerini (iletişimin tespiti) kullanmaktadır.
İsimsiz imzasız ihbar mektupları ile başlatılan telefon dinlemeleri yan delillerle doğrulanmadan, ayıklanmadan, paranoyak, komplocu, septik yaklaşımlarla suç delili gibi dosyalara konulmaktadır.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Devrimci Karargah)

9- HUKUK DIŞI/KANUNA AYKIRI DELİLLERE DAYANARAK AÇILAN DAVALAR

Anayasa da güvenceye alınmış evrensel kuraldır:
kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez.
Oysa başta dijital deliller olmak üzere kanuna aykırılığı tartışmasız olan yöntemlerle delil toplanması (özel hayatın gizliliği ihlal edilerek elde edilen bilgiler, yetkisiz/görevsiz hakimlerce verilen kararlar, el konulduğu anda imajı alınmayan bilgisayar ve cdler, şüpheli ya da avukatı gelmeden yapılan aramalar, avukat/eş gibi kişiler arasında kaydedilen görüşmeler, yasaya aykırı olarak yapılan teşhis ve yüzleştirmeler, makul şüphe dahi olmadan yalnızca ihbara dayanılarak verilen dinleme/arama kararları, vs) halen devam etmektedir.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa)

10- MASUMİYET (SUÇSUZLUK) KARİNESİ VE İSPAT YÜKÜMÜNÜN TERSE ÇEVRİLMESİ

Masumiyet (suçsuzluk) karinesi temel insan haklarından olup adil yargılamanın da en önemli ilkelerindendir.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa güvence altına almıştır.
Üstelik savaş gibi olağan üstü hallerde bile dokunulamayacak nitelikteki "çekirdek" haklar kategorisindedir.
En kaba tanımıyla bir kişinin suçlu olarak kabul edilebilmesi ve hukuki (hatta toplumsal) müeyyidelerin uygulanması ancak kesin yargı kararı ile mahkum olmasına bağlıdır.
Dolayısı ile kişi, kesin hükümle mahkum oluncaya kadar suçsuz kabul edilir.
Bu ilkenin,

-İspat yükümünün iddia makamında olması, yani sanığın suçluluğunu ortaya koyacak yeterlilikte delili savcılığın sunması,

-şüpheden sanığın yararlanması,

-savunma hakkı tanınmadan karar verilmemesi,

-Yargıçların suçluluğa dair ön yargılarının olmaması gibi alt görünümleri de vardır.

Bu ilkeler yalnızca yargılama makamlarını değil kamu otoritesini kullanan tüm kurum ve kişileri bağlar.
Oysa AKP davalarında Cumhurbaşkanından HSYK ya, bakanlardan hakim/savcılara nerede ise "gücü" elinde bulunduran herkes suçluluğu ön kabul olarak/karine olarak kabul etmekte bunu da dillendirmektedirler.
Bir kez iddianamede yer almış olmak tüm sonuç ve görünümleri ile masumiyet karinesinin terse çevrilmesi demektir.
Artık suçsuzluğunu -hücredeki- sanık ıspatlamak zorundadır.
Üstelik lehe delillerin toplanmadığı bir süreçte, yıllar geçmiş olmasına rağmen "durun canım suçsuzsa anlaşılır, yargılansın aklansın" yaygaraları arasında!
Sanıklarla kişisel tartışmaya giren hakim/savcılar, başbakanın servetini haber yaptığı için, ayağa kalkmadığı için tutuklandığı söylenen sanıklar, tutuklama gerekçesini tavzih eden bakanlar, "çok sağlam soruşturma yaptık" diye açıklama yapan kolluk, suç ya da suçlamalarla ilgisi olmayan özel hayata dair bilgiler, birbirleriyle davalı sanıklar, hakim/savcılar, sanığı savunmasını yaptığı celsede bin sayfalık mütalla verilmesi, vs.
örnekler arttırılabilir.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa, Devrimci Karargah)

11- SORUŞTURMAYI SAVCININ YAPMAMASI, SORUŞTURMA SÜRECİNİN NERDEN GELDİĞİ BELLİ OLMAYAN İHBAR, GİZLİ TANIK VE POLİS RAPORLARINA DAYANMASI, (YARGININ TAŞERONLAŞMASI/NEOLİBERALİZASYONU!)

CMK ve Adalet bakanlığı genelgelerine göre özel yetkili/görevli mahkemelerin görev alanına giren suçları cumhuriyet savcıları doğrudan soruşturmak zorundadır.
Bu zorunluluğun sonucu;
tüm soruşturma işlemlerinin savcı tarafından yapılması yanında, koruma tedbirleri ve soruşturmanın yönününe de savcılığın karar vermesi demektir.
Ama AKP davalarında soruşturmaların başlaması, genişlemesi, kimin telefonunun dinleneceği, kimin takip edileceği, nerede arama yapılacağı, kimlerin gözaltına alınacağı, hatta tutuklanacağı "ihale" edilmiştir.
İhaleyi alanlar, hala tek bir tanesi bile ortaya çıkarılmamış/çıkmamış muhbirler, her biri kriminal geçmişe sahip (bir çoğu aynı davanın sanığı olması nedeniyle hukuken tanık olmaları mümkün olmayan) çook gizli tanıklar ve amatör/gönüllü savcı rolündeki gazeteciler ve kolluk görevlileri.
İfadeleri ve raporları olduğu gibi iddianamelere aktarılan, muhbir/gizli tanık/polisler iddianamelerin gerçek yazanları ve soruşturmacılarıdır.
Hatta savcının soracağı soruların bile polis tarafından hazırlandığı artık bir vakıa.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa, Devrimci Karargah)

12- BİRBİRİNİ İLK KEZ DURUŞMADA TANIYAN, AYNI ANDA BİRDEN FAZLA ÖRGÜTE ÜYE OLAN SANIKLAR

Nerede ise tüm AKP davalarının bir diğer ortak özelliği, birbirleri ile ilk kez dava nedeni ile tanışan, isimlerini sorguda öğrenen sanıklar.
Hatta duruşma salonunda diğer sanıklardan korunan, kavga eden, dünya görüşü, ideoloji ve yaşam tarzı olarak bir araya gelmeleri mümkün olmayan aynı "örgüt mensubu" sanıklar.
Aynı örgüt yapılanması içerisinde, işbirliği, hiyerarşiye tabii olma, aynı amaç etrafında birleşme olanağı olmayan sanıklardan bir birlerini tanımadıklarını ispat etmeleri istenmektedir.
Oysa bir kişinin suçluda olsa başka bir kişiyi tanıması -hele bu kişiler gazeteci, politikacı, vs.
ise son derece doğaldır- kriminal bir olgu imiş gibi gösterilmektedir.
Sanıklar bazen çoktan tarih sayfalarında kalmış örgütlere, bazen de birbirleri ile anlaşması bile mümkün olmayan birden fazla örgüte üye gösterilmektedir.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa, Devrimci Karargah)

13- KRONOLOJİ VE MANTIK HATALARININ SORGULANMAMASI, DELİL UYDURMA İDDİALARININ VE KANUNSUZ DİNLEMELERİN ÜZERİNE GİDİLMEMESİ

Ceza muhakemesinin amacı maddi gerçeği bulmaktır.
Maddi gerçeğe ispat araçları (deliller) ile ulaşılacaktır.
Muhakemede kullanılacak ispat araçlarının gerçekçi, bilime ve hukuka uygun olması ayrıca olayı temsil etmeleri gerekir.
İspat vasıtalarının değerlendirilmesinde ise "mantık" kurallarına bağlı kalınılacaktır.
Şüphenin yenilmesi ve tam bir kanaate varılması ancak bu yolla gerçekleşebilir.
AKP davalarında tam tersine mantık ve kronoloji hatalarıyla ilgili şüphelerin giderilmesi bir yana, her seferinde daha "vahim" mantıksızlıklara dayalı deliller esas alınmaktadır.
Detaya inildiğinde çok sayıda örneği görülecek bu durumla ilgili yalnızca bir iki soru yeterli olacaktır:
aradan geçen bunca zamana rağmen bu "tehlikeli" suçlular nasıl olur delilleri yok etmezler, e-posta aracılığı ile haberleşirler ve niye teknik olarak ispatı çok kolay olan, "şüpheli delillerle" ilgili soruşturma işlemleri (bilirkişi incelemesi, parmak izi incelemesi, vs) yapılmaz?
Hatta bu konuda soruşturma yapan savcılara ceza verilir.
Hemen tüm davalarda sanıkları (bazan soruşturma başlamadan) kanun dışı dinleyip, izleyen, özel hayata ilişkin görüntülerini kaydedip medyaya servis edenler (hatta intiharlara neden olanlar) kimlerdir?
Niye tek bir olayda bile bu kişiler açığa çıkarılmamıştır?
Ve en önemlisi savcıların iddianameleri/iktidar/medya ile bu "güç" nasıl bu kadar fikir/eylem/amaç birliği içerisinde ve senkronize çalışmaktadırlar?
Bu davaları haklılaştırmak için niçin yaygın hukuk dışı dinlemeler ve medya servisleri yapılmaktadır.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa, Devrimci Karargah)

14- ÖRGÜT KURMA, YÖNETME, ÜYELİK, ÖRGÜT ADINA FAALİYETTE BULUNMA, ÖRGÜYÜN AMACININ PROPAGANDASI SUÇUNUN BELİRSİZ HALE GELMESİ

Çok teknik ayrıntılara girmeden örgüt (dolayısı ile bağlantılı) suçların oluşabilmesi için;
üye sayısının az üç kişi olması, belirsiz sayıda ve belirsiz süreli suç işleme için anlaşılmış olması, gevşekte olsa bir hiyerarşi ve işbölümünün olması, suç işleme iradesinde devamlılık, son olarak, amaçlanan suçların işlenebilmesi için tüm bu unsurların elverişli olması gerekmektedir.
Örgütler genellike üye kayıt defteri tutmadıklarına göre bu suçların işlenip işlenmediği şüphelilerin eylemleri temelinde değerlendirilecektir.
Kuşkusuz eylemden kast edilen de başlangıçta belirtilen suçların kanuniliği ilkesi çerçevesinde belirlenen suç oluşturan eylemler olmalıdır.
Ancak AKP davalarında önce (hiçbir irtibat kurulmadan artık şablon haline gelmiş, henüz ikna edici delillerle ortaya konulmamış, yasal unsurları karşılamayan) bir suç örgütü tarifi yapılmakta daha sonra suçlanan kişi yalnızca ve yalnızca o iddianame metninde ismi yazıldığı için örgüt suçlusu kabul edilmektedir.
Hiyerarşiyi, iş bölümünü, suç için anlaşma iradesini ve en önemlisi de eylemi suç olamasa bile "yaptığı ne ise" örgüt üyeliğinin delili sayılmaktadır.
Somutlaştıracak olursak;
evini kiraladığı kişinin örgüt üyesi olması yurt dışında duyup kendiliğinden gelse bile ev sahibini örgüt üyesi yapmaktadır, HES lere karşı gösteriye katılan kişi "örgüt" de HES lere karşı olduğu için üyedir, suçsuzluğuna inandığı bir kişinin suçsuz olduğunu yazan gazeteci artık örgütün amacının propagandasını yapıyordur, kamudaki skandalları yazan bir gazeteci devleti zora sokarak örgütün "propaganda" ayağını oluşturur, suç oluşturduğu iddia edilen eylemin olduğu tarihte yurt dışında olmasına rağmen adı "güvenilir" kişiler listesinde olan askerler artık silahlı örgüt üyesidir.

Örnekleri çok görüleceği üzere sadece TCK 220.maddenin 6 ve 7.fıkralarıyla açıklanamayacak bir durumla karşı karşıyayız.
Ceza soruşturması mantığı tamamen baş aşağı çevrilmiş durumda;
önce suçlanancak kişi belirlenmekte, sonra ait olduğu (hangi örgüt yakışırsa/uyarsa, bazan Devrimci Karargah ve Ergenekonda olduğu gibi dalga geçercesine) örgüt belirlenmekte, en son olarak o kişinin tüm "eyledikleri", dehşet verici olanı "eylemedikleri/yapmadıkları (odatv davasında yapılmayan haber suç sayılarak sorguya konu olmuştur) kriminalize edilerek medya servisi ile iddianame ve davaya dönüşmekte.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa, Devrimci Karargah)

15- AKP DAVALARININ BAZILARINDAKİ SUÇLAMALAR "YÜKSEK MOTİVASYONLU", SİYASİ SUÇLAR OLMASINA RAĞMEN HİÇBİR ŞÜPHELİNİN EYLEMİNİ KABUL EDEREK SİYASİ SAVUNMA YAPMAMASI

Darbe davaları dahil anayasal düzene karşı suçlar siyasi suçlardır.
Örnekleri daha önce görüldüğü üzere gerçekte bu tarz suçların failleri siyasi savunma yaparak "eylemlerini" haklılaştırırlar.
Bir çoğu 12 eylül, 12 mart, sıkıyönetim mahkemeleri yargılamalarından geçmiş kişilerin, iddia edilen suçları eylem olarak reddetmelerini daha inandırıcı bulmak gerekir.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa, Devrimci Karargah)

16- SAVUNMAYA BASKI YAPILMASI AVUKATLARIN TUTUKLANMASI SAVUNMA SIRASINDA SÖYLENENLERİN SUÇ SAYILMASI, AVUKATLARIN DURUŞMADAN MEN EDİLMESİ

AKP davalarında, savunma "saldırı altında" denilirse abartı olmayacaktır.
Genel olarak savunma ve Avukatlar görülmemiş ölçüde baskı altındalar.
Sanıkların davaları bitmeden açık yasa hükmüne (savuma amacıyla söylenen sözlerden sorumlu tutulmama) rağmen, savunmalarında söyledikleri sözlerden dolayı onlarca yılı bulan mahkumiyetlerle karşı karşıya kalmaları, savunmaları nedeniyle uyarılmaları, savunma ve konuşma sürelerinin kısıtlanması, tüm deliller cd ortamında olmasına rağmen bilgisayardan yeterince faydalandırılmama, savunmadan gelen taleplerin sistematik olarak reddi, avukat müvekkil ilişkisinin gizliliğinin ihlal edilmesi ve artık son aşamada "tuzağa" düşürülüp tutuklanan, müvekkili ile görüştüğü için suçlanan, özetle avukatlık yaptığı için tutuklanan duruşmadan men edilen avukatlar ve sanıklar.
Avukatsız sanıksız yargılama için hazırlanan "yargı reformu" yasası.(KCK, Balyoz, Ergenekon, Oda tv, Hopa, Devrimci Karargah)

Deniz Harp Okulu eski Komutanı E.Tuğamiral Türker Ertürk'ün yeni yazısı

http://www.ilk-kursun.com/haber/118751.



--
Kurmus oldugum gruba uye olun
Moderasyonsuz, sansursuz ve ozgur bir gruptur.

Ozgur_Gundem-subscribe@yahoogroups.com
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz.
http://orajpoyraz.blogspot.com/

Bir milleti tutsak etmek isterseniz, onun muzigini curutun.

Konfucyus - M.O 551 ? 479

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder