14 Mayıs 2013 Salı

15-Prof. M. Kerem Doksat : ALLEGRO MA NON TROPPO (HIZLICA ama FAZLA DEĞİL)


Prof. M. Kerem Doksat : ALLEGRO MA NON TROPPO (HIZLICA ama FAZLA DEĞİL)

Bakalım hızlı ama çok da acele etmeden neler yapılıyor?

16 Nisan 2013 SALI Resmî Gazete, Sayı:28620

YÖNETMELİK

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumundan:

ATATÜRK KÜLTÜR, DİL VE TARİH YÜKSEK KURUMU DESTEKLEME YÖNETMELİĞİNİN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILMASINA DÂİR YÖNETMELİK

MADDE 1 – 19/7/1987 tarihli ve 19522 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Destekleme Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır.

MADDE 2 – Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer.

MADDE 3 – Bu Yönetmelik hükümlerini Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı yürütür.

***

BANU AVAR

"Türk milleti deyince içinde yaşayan tüm unsurlarıyla bir kültür etrafında birleşmiş bir millet anlaşılır.
O nedenle kültürel soykırım yaparak ne olduğumuzu unutturmaya çalışıyorlar.
Her yerde kendimden örnek veriyorum:
Annem Balkan göçmeni, Babam Çerkez, Kürt'lerle evlenmişiz, Kırım'dan da Trablusgarp'tan da Arap'lardan da âile bireyleri var.
Alevî de var Sünnî de var.
Nereye koyacaklar beni"
?

Herhâlde koyacak yeri bulmak zor değil kendisini.
Herkesin milliyetçi sandığı, kahraman bir kadın ilân edilmiş olan Banu Avar bu sözleriyle örtülü olarak bölücülük yapmakta ve hizmet ettiği bir gücün ışığını belli etmekte değil de nedir?
İzmir Kitap Fuarı'nda da aynı sözleri söyleyen bu derin ve dokunulmazlığı olan hanımefendinin bir Truva Atı ve muhtemel bir 5.
Kol çalışanı olduğunu düşünmek hata mı olur?
Görevi, millet ve vatan kavramlarının içini boşaltarak "sosyal afazi yaratmaktır" desek acaba tefekkür hatasına mı düşeriz?

Hemen aynı şeyleri Başbakanımız, da teker teker bütün etnik grupları sayarak, her seferinde sarf etmiyor mu?

KEMÂL DERVİŞ

Mr.Kemâl Derviş'in vakti zamanında memleketin ekonomisini ne hâllere soktuğunu hatırlayalım.

10 Ocak 1949 – İstanbul doğumlu olup, İngiltere'de Londra Ekonomi Okulu'ndan ekonomi alanında lisans ve lisansüstü derecelerini aldıktan sonra ABD'nin Princeton Üniversitesi'nde doktorasını yapmıştı.
1973-77 yılları arasında ODTÜ ve Princeton Üniversitesi'nde ekonomi alanında ders verdikten sonra, 1977'de Dünya Bankası'na girmiş ve 1996 yılında Ortadoğu ve Kuzey Afrika'dan sorumlu başkan yardımcılığına yükselmişti.
Kasım 2000 ve Şubat 2001'de yaşanan iki mâlî krizin ardından Türkiye'ye dâvet edilen Derviş, 22 yıllık hizmeti olan Dünya Bankası'ndaki görevinden ayrılarak 3 Mart 2001'de Bülent Ecevit Hükûmeti'nin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenmişti.
Uluslararası Para Fonu (IMF) ile müzakereleri yürüterek mâlî krizin asgarî hasarla atlatılmasını sağlamıştı(!).
Türk finans sisteminin radikal bir şekilde yeniden yapılanmasını sağlayan Güçlü Ekonomi Programı'nı hazırlamıştı ve bu kadar sevap işledikten sonra 2002 Ağustos ayında başbakan yardımcısı Devlet Bahçeli ile görüş ayrılığına düşerek görevinden istifa etmişti.

İsmail Cem ve Hüsamettin Özkan ile birlikte Yeni Türkiye Partisi'nin kuruluş çalışmalarına katılmış, son anda kıvırarak 3 Kasım 2002 Seçimlerinde CHP'den İstanbul milletvekili seçilmişti.
9 Mayıs 2005'de milletvekilliğinden de istifa ederek Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) Başkanlığı görevine tâyin edilivermişti.
2009 yılında da -bermutat- bu görevi Yeni Zelenda'nın eski başbakanı Helen Clark'a devretmişti.
En son Mart 2005′de Center for Global Development işbirliği ile For a Better Globalism (Daha iyi bir Küreselleşme) adlı kitabını neşretmişti.
Ayrıca, Jaime De Melo ile ortaklaşa yayınladığı General Equilibrium Models for Development Policy (Kalkınma için Genel Denge Modelleri) adlı kitabı, 80′li yıllarda üniversitelerde yaygın olarak okutulmuştu.
2006 yılında neşredilen "Recovery from the Crisis and Contemporary Social Democracy" ( Krizden Kurtulma ve Çağdaş Sosyal Demokrasi) adlı kitabı yazmıştı.
Mayıs 2008'te Financial Times'a yaptığı açıklamada Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerde enflasyon tsunamisi yaşanacağını ve son bir yıldan kısa sürede bu ülkelerde halkın %25 daha fakirleştiğini belirtmişti.

İşte, on parmağında yirmi mârifet olan Eski Devlet Bakanı-Ekonomist Mr.Kemal Derviş, CNN TÜRK'te Taha Akyol'un konuğu olmuş.
Çözüm süreci hakkında düşüncelerini paylaşarak muhtelif açıklamalarda bulunmuş.
Çözüm sürecinde iki temel noktanın olduğunu belirmiş ve "biri şiddetin olmaması, ikincisi ise herkesin özgürce fikrini söyleyebilmesi ve öneri getirebilmesidir.
Bu öneriyi getirene vatan hânini denmemeli.
Her türlü öneri demokratik bir çerçevede tartışılmalı.
Herkesin amacı aynı bu ülkede barış içinde yaşamak"
demiş.
Akabinde de barışın her neticede düşmanla yapıldığını kaydetmiş, "hep geriye gidersek işin içinden çıkamayız.
Ben insanların değişebileceği kanısındayım.
Bugünkü Öcalan, 20 yıl önceki Öcalan değildir belki de.
Her insan deneyimlerinden öğrenebilir.
Kendisi şiddete karşıysa ve şiddetin sona ermesinde yardımcı olabilecekse yardımcı olsun"
buyurmuş.
Türkiye'nin artık güçlendiğini (MKD:
Vallahi sormayın gitsin) ve her şeyi tartışabileceğini söyleyerek devam eden Derviş, PKK'nın silâh bırakması konusunda ise "PKK'nın ne zaman silâh bırakacağı konusundaki belirsizlik rahatsız edici.
Bu konuda ayrıntılara girmek benim için zor.
Silâh oldukça tehlike devam ediyor ama şu ândaki görüntü bile sevindirici.
Çünkü son haftalarda olay yok çekilme var"
diye de eklemiş.

Gâliba o da politik psikiyatri uzmanı olmuş ki, Abdullah Öcalan'ın ıslah olmuş olabileceğini düşünüyor.
Ben ise bu işin profesörü olarak bunun imkânsız olduğunu biliyorum.
Ama o bir derviş!

***

Yandaşça davranmadığı için işinden gücünden edilen Gazeteci Ayşenur Arslan, en son makalesinde özetle şunları yazmış:

Çözüm değil, "çözülme süreci" 10 Mayıs 2013, 12:19 Ayşenur Arslan

Sonunda bir muhtıra da ben verdim ya!
Gözüm açık gitmem.
Mahallemin yalancısıyım;
aralarında benim de olduğum 111 kişinin bildirisi "muhtıra" imiş.
Bir de sağ olsunlar, "Aydınlar Muhtırası" diye başlık atmamışlar mı!
Ömrümde ilk kez muhtıra vermekle kalmayıp, bunu bir "aydın" olarak yapınca duygu seline kapıldım.
Ama çabuk geçti!
Çünkü bir arkadaşım aradı.
"Sen o bildiriye imza attın mı sâhiden" diye sordu.
Evet, attım" dedim.
Şaşırdı.
Çünkü "süreçle" birlikte "barışa" da karşı olduğumu düşünmüştü.
Arkadaşımı daha fazla üzmeyeyim.
Alay ettiğimi zannedecek.
Hayır, alay etmiyorum.
Sadece az sonra yazacaklarıma "hazırlık" yapmaya çalışıyorum.
Ancak önce, ona ve bu köşeyi okuyanlara "neye karşı olduğumu" bir kez daha anlatmak istiyorum:
Hükümetin bu konuda izlediği ikiyüzlü politikaya, PKK'nın öne sürdüğü koşulları saklama çabasına, demokrasi diyeni veya bilgi isteyeni terörize etmesine karşıyım…

Ayrıca Erdoğan'ın bu süreci, siyasî rant ve başkanlık hayâlleri için kullandığını düşünüyorum…

Bu açıklama molasının ardından, dönelim başa…

Aslında güçlük çeken yalnızca biz değiliz.
Türkiye'de artık milyonlar birbirini anlamakta güçlük çekiyor.
Bir tarafta AKP ve yandaşları var.
Diğer tarafta bin parçaya ayrılmış bir toplum:
Ulusalcılar…

MHP milliyetçileri…

Türk milliyetçileri…

Kürt milliyetçileri…

Alevîler…

Gülenciler…

Karadenizliler…

İzmirliler…

Silivri'ye adalet ve özgürlük adına dikkat kesilenler…

Silivri'yi kimliklerinin bir parçası hâline getirenler…

O bildiriye imza atanlar…

Şu bildiriyi sâhiplenenler…

Diyarbakır / Amedciler…

Tunceli / Dersimciler…

1 Mayıs'ı Kadıköy'de kutlayanlar…

Taksim diye tutturanlar…

"Önemli olan Cumhuriyet'e sâhip çıkmak, asgari müşterekte buluşmak ve AKP'nin otoriter yönetimine hayır demektir" diyeceksiniz.
Siz diyebilirsiniz belki ama ben demeyeyim.
"Çözülme süreci" başladığında toparlanmak hiç ama hiç kolay değildir çünkü.
Hele bu sâdece bize özgü değilse.
Avrupa'da mâlî kriz, siyasî krize dönüşüyor.
ABD ve Batı Bloku karşısında Çin ve Asya Bloku ekonomik / askerî alanda giderek güçleniyor.
Bu iki blok arasında, Türkiye kritik bir kavşağa geldi.
Erdoğan, Cumhuriyet'i sona erdirip "kendi ülkesini" yaratabilmek için bir seçim yaptı.
Yüzünü ABD'ye döndü.

1.Dünyâ Savaşı öncesinde İngiltere'nin yanında da olabilirdik, Almanya'nın yanında da…

O dönem atılan zar, Almanya gelmişti!
Bugün de Batı!

3.Dünyâ Savaşı beklemiyorum elbette.
Ancak, Türkiye'nin ve yarım yamalak demokrasimizin büyük yaralar alacağı bir kaosa sürüklendiğimizi görüyorum.

Diyalektik çözümleme, her şeyin, içinde kendi zıddını taşıdığını söyler ya…

Küreselleşme, yerelleşme pazarına nûr yağdırdı.
Milyarlarca insanı daha derin bir yoksulluğa sürükledi.
Umutsuz yığınlar yerel olana (şehrine, mezhebine, etnik kimliğine) sarıldı.
Buna Türkiye'nin özel koşullarını ekleyin.
Yâni, AKP'nin İslâmcı Cumhuriyet hedefini ve Kürt mes'elesini, bölgemizdeki din temelli çatışmaları…

Hepsinin toplamı, Türkiye'nin paramparça olması anlamına geliyor.
Bunu önleyebilmenin tek yolu, parçaları birleştirecek bir "hareket", bir "lider".
Ve yaratacağı heyecan dalgası…

Başbakan Erdoğan 8 Mayıs itibariyle PKK'nın çekilmesini değerlendirdi:
"Tarih vesaire…

Medyanın ortaya koymuş olduğu haritalar.
Bana göre çok gayriciddi tespitlerdir.
Biz bir defa şu anda hükûmet, devlet olarak bir şey ortaya koyduk.

İlkemiz, SİLÂHLAR BIRAKILMAK SÛRETİYLE ülkemizi terk etmeleridir.
Nereden, nasıl terk ederler, onların bileceği bir şeydir"
.

Birkaç gün önce, bir arkadaşımızın sofrasında, kırk yıllık dostlar Tayyipçi/ulusalcı diye kavgaya tutuştu.
Hâttâ birbirinin üzerine yürüdü.
Medya Mahallesi sakinleri, sanatçılar, eşler..
Konuşamadılar.
Maalesef durum bu!
Barış süreci denen şeyi koşulsuz desteklemezseniz savaş baronu oluveriyorsunuz.
Üzeriniz çiziliyor.
Herkesten, hepimizden "adresimizin çok net biçimde târifi" bekleniyor.
Taraf Gazetesi, buna inanılmaz bir örnek oldu.
Olmaya devam ediyor.
Önce Ahmet Altan'ın ayrılması, sonra yerine gelen Oral Çalışlar'ın gazeteyi AKP çizgisine getirdiği gerekçesiyle gönderilmesi…

Sorun, bir gazete krizinin ötesine geçti.
Hafta içinde bazı internet sitelerinde yazılıp çizilenler ise, mes'elenin artık operasyona dönüştüğü izlenimi doğurdu.
Nasıl mı?
Adım adım anlatayım.

Gazeteci Barış Yarkadaş, sitesinde bir medya dedikodusuna yer verdi.
Buna göre, bir grup gazeteci ABD'ye, Fethullah Gülen'i ziyarete gitmişti.
Ekipte Mehmet Altan da vardı.
Mehmet Altan, Gülen'in elini öpmüş ve "ne zaman Türkiye'ye dönüp yumruğunuzu masaya vuracaksınız" minvalinde bir soru sormuştu.
Bir iddiaya göre Mehmet Altan, Taraf'taki operasyonun perde arkasındaki ismiydi.
Neşe Düzel'i o getirmişti.
Bütün bunlar Gülen Cemaati ile bağlantılıydı.
Mehmet Altan da bu yüzden el öpmüştü.
Mehmet'i telefonla aradım.
Çok özetle şunları söyledi:
"Ben babamın bile elini öpmüş değilim.
Gülen'in elini nasıl öperim!
Ayrıca o sohbette siyasete girmeyen belki de tek kişi bendim.
Yazacağı bir kitapla ilgili soru sordum, o kadar"
(MKD:
Babasının elini öpmediği hususunda doğru söylediğine kesinlikle inanıyorum)…

Peki, Taraf'taki gelişmelerle ilgisi?
Kesin olarak yalanladı.
Bunun, Neşe Düzel'i ve onun üzerinden Taraf'ı itibarsızlaştırmak çabası olduğunu söyledi.
Yetinmedim, Gülen Cemaati'nin mahallemizdeki temsilcilerinden ve o buluşmada da yer almış bir ismi, Erkam Tufan'ı aradım.
Benzer şeyler söyledi.
Bir de ilginç bir yorum getirdi:
"Neşe Düzel Fethullah Gülenci miymiş!
Kadıncağızda öyle bir hâl var mı!
Benim bildiğim, bu memlekette iki kadın cemaatle asla bağdaşamaz Neşe Düzel ve Ayşenur Arslan"
.

Kendime kefilim elbette.
Ama Neşe Düzel'e kefil olamam.
Yine de, tanıdığım Neşe Düzel'in Gülenci diye nitelenmesi de mümkün görünmüyor.
Demokrasiye vurgu yaptığı için barış karşıtı sayılması da.
Zâten asıl önemli olan şu:
Medya Mahallesi'nin cepheler arasında savrulup durması.
Gerçek işlevini unutması…

En acıklısı da, gazete deyince aklımıza "operasyon" sözcüğünün gelmesi.
Kimi zaman askerden gazeteciye pek çok kesime düzenlenen operasyonlarda kullanılarak.
Kimi zaman da işte böyle operasyonlara mâruz kalarak!

***

MİT'TEN

Cumhuriyet Ankara- Türk vatandaşı olan bu kişilerin Afganistan, Pakistan gibi 'cihat bölgelerine giderek eğitim aldığı ve sonrasında Türkiye'ye döndükleri kaydedildi.
"Hücre" şeklinde örgütlenen bu kişilerin hareketleri yakından izleniyor.
Diğer taraftan kendilerini "silahlı terör örgütü" olarak kabûl etmeyen ve mücadelelerini siyasal alanda yaptıklarını savunan Hizb-ut Tahrir örgütünün bâzı üyelerinin de Suriye'de bulunduğu yönünde istihbarat alındı.
Hizb-ut Tahrir üyelerinin silâhlandığı ve muhaliflerin safında çatıştığı dile getiriliyor.

Komşu Suriye'de yaşanan iç savaşa radikal dinci örgütlerin katılması istihbarat birimlerini alarma geçirdi.
MİT, Emniyet ve Jandarma'ya bağlı istihbarat birimleri, bu örgütlere yönelik çalışmalarını hızlandırdı.

Emniyet'in yaptığı çalışma sonucunda, Türkiye'de 2 binin üzerinde Türk vatandaşının çeşitli tarihlerde Afganistan, Pakistan, Bosna ve Çeçenistan gibi ülkelere giderek El Kaide'nin kamplarında eğitim alıp, tekrar Türkiye'ye döndüğü belirlendi.
Bu kişilerin kendi aralarında "cihat bölgeleri" olarak gördükleri bu ülkelerde aldığı eğitim sonrası "mücâhit" sıfatı kazandığı öğrenildi.
Türk El Kaide üyelerinin, Afganistan'da bâzı çatışmalara katıldığı yönünde de bilgilere ulaşıldı.
Terörle Mücadele Yasası'nın 10.
maddesiyle görevli savcılıkların, şu ân Türkiye'de oturan bu kişileri yakın takibe aldığı bildirildi.

Öte yandan dikkat çekici bir gelişme de Türkiye'de hilâfete dönüşü savunan Hizb-ut Tahrir (Kurtuluş Partisi) terör örgütüne ilişkin yaşandı.
Bu örgüte mensup kişilere açılan davalarda, sanıklar kendilerinin terör örgütü değil, parti olduklarını savunuyordu.
Ancak, Ankara TMK Savcılığı'na gelen istihbarata göre, bazı Hizb-ut Tahrir üyeleri şu ân Suriye'de muhaliflerin safında savaşıyor.
Bu kişilerin, savcılığın daha önceden soruşturduğu şüpheliler olduğu ifâde edildi.
Örgüt üyelerinin güvenlik kontrollerinin zayıf olduğu Yayladağı Sınır Kapısı üzerinden Suriye'ye giriş-çıkış yaptıkları bildirildi.

BAŞBAKAN'DAN

Başbakan Erdoğan'ın ABD kanalı NBC News'a verdiği röportaj skandala dönüştü.

Merak edenler http://www.youtube.com/watch?v=DhtZnnhroaY adresinden seyredebilir…

NBC, konuyla ilgili haberinde, röportajı gerçekleştiren Ann Curry'nin Başbakan'a yönelttiği "Suriye'de ABD destekli uçuşa yasak bölge kurulsa veya kara harekâtı yaparsa destekler misiniz" sorusuna Erdoğan'ın "en başından beri…

biz 'evet' derdik" şeklinde cevap verdiğini yayınladı.
Başta Türkiye olmak üzere dünya medyası da haberi bu şekliyle okurlarına aktardı.

Ancak kısa bir süre sonra NBC News haberde değişiklik yaparak yeniden yayınladı.
Haberin ikinci versiyonunda kritik sorunun "kara hareketi" kısmı yer almadı.
NBC bu kısmın simultane çevirmen tarafından Başbakan'a aktarılmadığı, sadece sorunun "uçuşa yasak bölge" bölümünün sorulduğu gerekçesiyle haberi tekrar düzenlediğini duyurdu.
Başta Türk medyası olmak üzere medya da düzeltmeye gitti.
Görüntülü röportajın tamamı NBC'nin sitesinde yer almıyor.

Bugün Başbakanlık'tan yapılan açıklamada ise Erdoğan'ın, ABD'nin bölgeye asker gönderme ihtimâlinden veya buna destekten asla söz etmediği belirtilerek, sâdece şu ifâdeyi kullandığı kaydedildi:
"Biz tabii başından itibâren bu işe olumlu bakıyoruz:
Şu ânda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (bunu) masaya yatırır(sa), böyle bir kararı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi alacak olursa, biz buna olumlu bakarız.
Ve üzerimize düşeni de yaparız.
Burada Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin üzerinde çok önemli bir görev var.
Özellikle de Rusya ve Çin"
!

BEYOĞLU'NDAN

İstanbul Şişli'deki Rüya ile Beyoğlu'ndaki Hisar adlı 2 sinemada seks içerikli filmlerin oynatıldığı, sinemaya gidenlerin gay ilişki yaşadığı ihbarı üzerine Ahlâk Büro Amirliği ekipleri bir operasyona imza atmış, iki sinema salonunda uygunsuz şekilde tamamı erkek 60 kişi yakalanmıştı, gözaltına alınanlar arasında bulunan bir Meksikalı ile bir Alman sınır dışı edilirken, yapılan testlerin sonucunda ortaya çıkan bir gerçek korkuttu.
Adı açıklanmayan bir kişinin HIV virüsü taşıdığı tesbit edildi.
Bunun üzerine polis, gözaltına alınan ve bu kişiyle ilişkiye giren herkesi test yaptırması için uyardı.
Şişli'deki Rüya adlı sinema salonu, belediye tarafından 90 gün mühürlendi.
Beyoğlu'ndaki Hisar adlı sinemayla ilgili yasal işlemler ise sürüyor.
Bu sinemaya da ilçe belediyesi tarafından önümüzdeki günlerde kapama cezası verileceği öğrenildi.

Yâhu, kendimi bildim bileli o sinemalar öyleydi, hâttâ eskiden araya "8 mm'likler" eklenir, homoseksüeller de bu tür ilişkiler kurarlardı.
Ama bu derecedeki bir "grup faaliyeti" hiç duymadım.
Taassubun arttığı, genel ahlâkın çöktüğü, polis devletinin hâkim olduğu her yerde bunlar da artar.
Ayrıca, hangi gerekçeyle bu sinemaları cezalandıracaklar, meraklardayım.
Homoseksüalite suç değil, sinema da kapalı mekân ve onları bilinen yeri!

Bakın, Dostumuz ve Müttefikimiz ABD'de nasıl da farklı bir anlayış var…

REYHANLI'DAN

Suriye'deki iç hârbin ardından ülkelerinden kaçanların sığındığı sınır illerimizde meydana gelen terör saldırısı ve patlamalarda en çok can kaybı yaşanan olay bugün Hatay'ın Reyhanlı İlçesi'nde meydana geldi.
Daha önce de ilçenin sınır kapısı olan Cilvegözü'ndeki patlamada 17 kişinin hayatını kaybettiği Reyhanlı'da saat 13.
55 sıralarında ilçe merkezinde 2 araca yüklendiği tahrip gücü yüksek patlayıcıların infilâkı sonucu ilk belirlemelere göre biri Suriyeli en az 41 kişi öldü, 29'u ağır 100'den fazla vatandaş yaralandı, onlarca bina hasar gördü, bir ev de çöktü.
Ölü sayısının ağır yaralıların hayatını kaybetmesi ve ceset parçalarının toplanmasıyla değişebileceği belirtildi.

Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı da şu özleri sarf etti:
"Tüm Reyhanlı'daki kardeşlerime şu mesajı göndermek istiyorum.
Bu süreç hassas bir süreçtir.
Özellikle çözüm süreci diye yeni bir süreci başlattık ve bu yeni dönemi hazmedemeyenler ülkemizdeki bu özgürlük havasına olumlu bakamayanlar bu eylemler içine girebilir.
Bir diğer hassas durum Suriye sınırındaki bir ilimiz Hatay ve hassasiyetleri var.
Bu hassasiyetleri kaşımak sûretiyle de böyle adımlar atılabilir.
20-25 bin Suriyeli sığınmacı kamplarda yaşıyor.
Bunları hazmedememek gibi bir süreç de olabilir.
Tüm ölen kardeşlerime Allah'tan rahmet, yaralı kardeşlerime şifa diliyorum.
İnşallah bu süreci aşacağız.
Adalet Bakanım, İçişleri Bakanım ve Sağlık Bakanım şu anda Hatay'a hareket hâlindeler.
Biz de süreci buradan takip edeceğiz.
Patlamanın nedeni konusunda net bir bilgi yok, durum karışık.
Arkadaşlarımız gerekli açıklamayı yapacaktır"
.

Video için http://www.youtube.com/watch?v=fORcQPVpu_Y&feature=player_embedded#!
Adresini tıklayınız.

İçimize sular serpildi tabii…

Bu ülke öyle sâhipsiz değil!

Yoksa öyle mi?

İLK KURŞUN

a45UyF587661-201305131545-15
^^^^^ - vvvvv

--
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Bak DOSTUM!
. . . . . .
Cahil ile dost olma
Ilim bilmez, Irfan bilmez, Soz bilmez, Uzulursun
. . . . . .
Saygisizla dost olma
Usul bilmez, Adap bilmez, Sinir bilmez, Uzulursun
. . . . . .
Ac gozlu ile dost olma
Ikram bilmez, Kural bilmez, Doymak bilmez, Uzulursun
. . . . . .
Gorgusuzle dost olma
Yol bilmez, Yordam bilmez, Kural bilmez, Uzulursun
. . . . . .
Kibirliyle dost olma
Hal bilmez, Ahval bilmez, Gonul bilmez, Uzulursun.
. . . . . .
Ukalayla dost olma
Cok konusur, Bos konusur, Kem konusur, Uzulursun.
. . . . . .
Namertle dost olma
Mertlik bilmez, Yurek bilmez, Dost bilmez, Uzulursun.
. . . . . .
- Ilim bil, Irfan bil, Soz bil
- Ikram bil, Kural bil, Doyum bil
- Usul bil, Adap bil, Sinir bil
- Yol bil;Yordam bil,
- Hal bil, Ahval bil, Gonul bil
- Cok konusma, Bos konusma, Kem konusma
- Mert ol, Yurekli ol,
- Kimsenin umudunu kirma.
. . . . . .
Sen seni bil, Omrunce yeter sana.

EDEBALI ? NIN NASIHATI
- - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - -
Kurmus oldugum gruba uye olun
Moderasyonsuz, sansursuz ve ozgur bir gruptur:
Ozgur_Gundem-subscribe@yahoogroups.com
Ayrilmak isterseniz de :
Ozgur_Gundem-unsubscribe@yahoogroups.com

Grup Sayfamız :
http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/
Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz.
http://orajpoyraz.blogspot.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder