- Libya Başbakanı kaçırıldı!
- Yüzler kapanınca 'terörist' oldular!
- DİL YAMYAMLARI
- Türker Ertürk: İSKOTA LAÇKA
- Necati Doğru: Tırnağı olamadınız!
- Mehmet Türker: Balyoz TSK'ya indi vicdanlar kanıyor!..
- Rahmi Turan: Külâhıma anlat! Maşallah, maşallah!
Libya Başbakanı kaçırıldı!
10 Ekim 2013
Libya Başbakanı Ali Zeydan, silahlı bir çete tarafından kaçırıldı.
Libya'da, Muammer Kaddafi'nin NATO destekli İslamcı çeteler tarafından katledilmesinin ardından başlayan kaos yeni bir boyuta ulaştı.
Libya Başbakanı Ali Zeydan, silahlı bir çete tarafından şafak vakti Trablus'ta kaldığı otelden kaçırılarak bilinmeyen bir yere götürüldü.
Hükümet tarafından yapılan açıklamada, Zeydan'ın neden kaçırıldığının bilinmediği kaydedildi.
Başbakan'ın kaldığı otelin adı Corinthia.
Otel güvenliği, Zeydan'ın kaçırılma şeklinin "gözaltına almaya" benzediğini söyledi.
Yüzler kapanınca 'terörist' oldular!
10 Ekim 2013
Savcılık geçen yıl Göktürk-2 uydusunun fırlatma törenlerinde, ODTÜ'de çıkan olaylar ile ilgili 11 kişi hakkında, "terör örgütüne üye olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek suretiyle örgüte üye olmak" suçundan dava açtı.
Cumhuriyet Savcısı Sadık Bayındır'ın hazırladığı ve Ankara 13.Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilen iddianamede, sanıklardan 4'ü "THKP/C Devrimci Yol Devrimci Gençlik terör örgütü güdümünde faaliyet gösterdiği değerlendirilen Öğrenci Kolektifi ve Devrimci Genç yapılanması", 4'ü "Devrimci Sosyalist İşçi Hareketi terör örgütü güdümünde faaliyet gösteren Kaldıraç oluşumu", 2'si "DHKP/C terör örgütü güdümünde faaliyet gösteren Gençlik Federasyonuna bağlı Ankara Gençlik Derneği ve Devrimci Mücadelede Mühendisler Mimarlar oluşumu", 1'i ise "MLKP terör örgütü güdümünde faaliyet gösteren Sosyalist Gençlik Derneği içerisinde faaliyet göstermekle" suçlandı ve ODTÜ eylemlerine de bu örgütler adına katıldıkları öne sürüldü.
GÖRÜNTÜLERDE TESPİT EDİLDİLER
gazeteport'un haberine göre; sanıkların ayrıca "Görevli memuru kasten yaralama, kamu malına zarar verme, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet ve kamu görevlisine karşı görevini yaptırmamak için direnmek" suçlarından cezalandırılmaları istendi.
İddianamede, olaylarda meydana gelen maddi zararlar da miktarlarıyla sıralandı.
Polis ve özel güvenlik görevlilerinin de yaralandığı aktarılan iddianamede, görüntülerden, eylemciler arasında sanıkların da bulunduğunun belirlendiği bildirildi.
İddianamenin sonuç bölümünde şunlar kaydedildi:
"Terör örgütlerinin, üniversite öğrencilerini örgütlenme ve eleman temini hususlarında kaynak olarak gördükleri, müzahir yapılanmaları aracılığıyla üniversite gençliği arasında taban bulmak için yoğun bir faaliyet içerisinde oldukları ve yükseköğretim harçları, demokratik, ana dilde, bilimsel eğitim vb.
masum hak arayışları kisvesinde gerçek amaçlarını kamufle ederek, üniversite gençliğini şiddet eylemlerine yönlendirdikleri bilinmektedir.
DEŞİFRE OLMAMAK İÇİN…
İşgal eylemleri yaptıkları ve güvenlik güçlerine saldırmak suretiyle kamuoyunda korku, endişe veya panik yaratarak amaç, ideoloji ve stratejiler doğrultusunda ülkede terör ve kaos ortamı çıkartmayı hedefledikleri, eylemlerde birlikte hareket eden terör örgütleri ve oluşumlarının yürüyüş, basın açıklaması, gösteri ve eylemlerinde örgüt mensuplarının deşifre olmaması için örgütlerine ait flama ve bayrakları taşımadıkları da görülmektedir"
İddianamede, sanıkların savunmalarında eyleme bireysel iradeleriyle demokratik haklarını kullanmak amacıyla katıldıklarını söyledikleri ve terör örgütleri ile irtibatlarının bulunduğu, cebir ve şiddete başvurduklarını reddettiklerine dikkat çekildi.
Sanıkların ikametlerindeki aramalarda "terör örgülerinin görüşleri doğrultusunda yayınlar, örgütsel dökümanlar, terör örgütü mensupları ya da kurucuları ile ilgili fotoğraf, flamalar ve broşürler ile dijital belgeler" ele geçirildiği savunulan iddianamede, "bunun, sanıkların olay tarihinde cebir şiddet eylemlerindeki ısrarı, eylemlerindeki süreklilik ve çeşitlilik, yüzlerini kapatmaları ve ODTÜ'ye verdikleri zararla birlikte değerlendirildiğinde, sanıkların, söz konusu eyleme terör örgütlerinin talimatları, hedef ve stratejileri doğrultusunda katıldıkları" ileri sürüldü.
DİL YAMYAMLARI
09 Ekim 2013
Dil yamyamlarına geçit verdik.
Söz konusu suç, hepimizin ortak suçu.
Uzun yıllardan beri süregelen, herkesin ortak olduğu bir suç bu:
"Türkçeyi korumamak.
Türkçeyi dil yamyamlarına yedirmek.
Türkçeyi üvey ana üvey baba eline bırakmak.
Türkçeye değer vermeyenleri Türk devletinin başına getirmek.
Devlet eliyle Türkçeye ortak koşulmasına, yerel ağızlarla, Arapçayla, başka dillerle yayına izin vermek.
Türkçeyi evlatlık, İngilizceyi neredeyse öz dilimiz saymak.
Yerel ağızları Türkçeye ortak etmek isteyen bölücülere, gereken yanıtı vermemek.
Bu yayılmacıların, eli kanlıların sözcülerine derslerini vermemek, karşılarında bir duvar gibi durmamak.
Önlerinde duvar gibi durmamak ne kelime, bunların ağzının içine bakmak, ne isterlerse önlerine altın tabakla koymak!
Yerel ağızlardan, bir sürü birbirini anlamayan ağızdan dil adı yaratıp bunu devlete dayatmalarına, olmayan dili dilmiş gibi saymalarına, hem de bununla eğitim isteyecek kadar azgınlaşmalarına, akla ziyan, akıl dışı yıkıcı, bölücü isteklere göz yummak…
En kötüsü de Türkçeye özen göstermemek.
Yazımını, harflerini hiçe saymak…
İşte böyle dilinizin yazımını hiçe sayarsanız, ı harfimizi, ç harfimizi, ş'yi, yumuşak g'yi (ğ) görmezden bilmezden gelirseniz yazı yazarken, sesli harfleri yutarsanız, yabancı yazı dizimi kullanırsanız bilgisayarınızda, eloğlunun dili kadar bile kendi dilinize önem vermezseniz olacağı budur!
Borçlu olabilirsiniz, kredi kartı borçlusu, yabancı para borçlusu olabilirsiniz, bu iktidarın vatanı satmak pahasına getirttiği sıcak paraya bağımlı olabilirsiniz, bu anlayışa göbekten bağımlı, boğazınızdan bağımlı olabilirsiniz, geçiminizi, sosyal durumunuzu, işinizi, evinizi barkınızı, geleceğinizi iktidar karşıtlığı yaparsanız tehlikeye atacağınıza inanabilirsiniz…
İnsan halidir, beş parmağın beşi bir değildir, korkunun ecele bilmediğimiz bir yararı vardır belki, korkunuza tutsak olmuşsunuzdur, gözünüz açtır, doyuramamışsınızdır bir türlü, bu nedenle iktidar şakşakçılığı yapıyorsunuzdur, yağdanlık olmanız, yandaşlık etmeniz bu yüzdendir…
Hepsi tamam da şu biricik varlığımıza, dilimize, benliğimize sahip çıkamamanızı nasıl anlatacaksınız, bu duyarsızlığınızı neyle açıklayacaksınız?
Sözüm ana babalara.
Çocuk yetiştirenlere, öğretmenlere, eli kalem tutanlara, bir parça da olsa defter kitap tutmuşlara…
Türk Harfleri'ne saldırının üzerinden tam on gün geçti.
Saldırının yapılacağı, ihanetin açıklanacağı günden, önceki güne kadar yalnızca çevremi gözlemledim.
Açıklamaları, tartışmaları dinlemedim.
Aynı gün neler dendiğini, neler konuşulduğunu ne duydum, ne okudum.
Yalnızca yaşamın seyrine baktım.
Yer yarıldı, gök delindi mi?
Ağıtlar göğe yükseldi mi?
Türkçe sevdalıları yollara döküldü mü?
Kimse tınmadı bu yapılanları, işin doğrusu bu.
Hiç kıvırtmayalım, hık mık etmeyelim!..
Biz, okuma yazma bilenler, az çok kitap yalamışlar, çoluğunu çocuğunu okutanlar, bu yazıyla, bu dille adam olanlar, diplomasını eline alanlar, profesör, doktor, bilmem ne sanı alanlar, Türk harfleriyle, Atatürk'ün yazı harfleriyle,
Türk Alfabesi'yle kitap okumanın o eşsiz tadına varanlar, kendilerine çok okumaktan ötürü kitap kurdu denenler, bu harflerle kitap yazanlar, kendilerine yazar denenler, Türk harfleriyle her zaman gurur duyanlar, harflerimizin ayrıcalığından, ulusumuza Atatürk'ün armağanı oluşundan kendine bir pay çıkarıp Türkçeyi bu yüzden daha da çok sevenler, hepiniz, hepimiz suçluyuz!
Atatürk'ün mirasını hak etmemiş evlatlarız!
Kötülüğe bulaşmak o kötülüğe ses çıkarmamakla da olur.
Büyük büyük yazarlar, siz adları büyük, kendileri küçücük zavallılarmışsınız!
Çoğunuzun ne sesi ne soluğu duyuluyor.
Tavşan pisliği gibiymişsiniz!
Sesi soluğu duyulanlar ise ihanete katılan o çatlak, pis seslerini duyuruyorlar.
Yıllardır, okula gittiğiniz günden beri, belki daha da önceden başlayarak Türk harfleriyle akıcı, hiçbir engele takılmadan, zorlanmadan, sular seller gibi yazıp okuyorsunuz.
Bu yazıyla devleti idare ettiniz, memur oldunuz, yönetici oldunuz…
Bilimsel makaleler yazdınız, bilim ilim diliniz oldu Türkçeniz.
Türkçenin yazı dili sizin kaleminiz oldu, gözünüz oldu, kulağınız oldu…
Gazete çıkardınız, dergi yayınladınız…
Şiir yazdınız, şarkı türkü okudunuz…
Öğretmenseniz bu yazıyla öğretmen oldunuz.
Bu yazıdan geçiminizi sağlıyorsunuz.
Bu yazıyla geleceğinizi kuruyorsunuz.
Gençlik yetiştiriyorsunuz…
Yazarsanız adınız bu yazıyla ünleniyor, bu yazıyla siz bir şeysiniz, bir değersiniz.
Bu yazıya ne edildiğini duymuş olmalısınız, kulaklarınız sağır değilse, aklınızı yitirmemişseniz…
Hani neredesiniz?
O çok satan kitapların, romanların yazarları hangi deliktesiniz, nereye bir sıçan gibi sindiniz?
O geniş mideniz bunu da hazım mı ediyor yoksa, daha önceki ihanetleri bir bir içine sindirdiği gibi…
Her pisliği yalayıp yuttuğunuz gibi…
Yazıktır, günahtır bu millete.
Madem siz bu ulusun yazarısınız, içinizde bir kırıntı vatan sevgisi taşımadan mı yazar oldunuz, buz gibi bir yürekle mi yazı yazdınız?
Öğretmenseniz, yüce önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün "Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir!" sözünü ne çabuk unuttunuz?
Hepiniz çok iyi bilirsiniz bir ulusun dili, bir ulusun 85 yıllık yazı dili öyle bir anda darmadağın edilemez.
Buna kimsenin ne gücü yeter, ne kuvveti…
Bir ulusun dili, çocuk oyuncağı değildir.
Dil, devlet yaşamında, ulusun varlığını sürdürmesinde çok çok önemli bir unsurdur…
Türk işçileri bunu Almanya'da yaşayarak gördüler.
Almanların bir harflerinin yazılışının değişimi yıllar yıllar sürdü.
Belki de on on beş senelik bir zaman diliminde gerçekleşti.
Daha öncede bundan söz etmiştim.
Önce bunu yıllarca tartıştılar.
Bu harfin yazımı değiştirilmeli mi diye?
Gerekli mi değil mi bunu sordular kendilerine.
Her Alman, Almanca yazım kurallarını nasıl sıkı sıkı koruyor, dilini nasıl seviyor, önemsiyor görmeliydiniz…
Bu konunun küçük büyük her kurumda eleştirisi yapıldı, konuşuldu, görüş alındı.
Okullar tek tek görüş bildirdi.
Okul konferanslarında bile bu konu çocuklarla konuşuldu.
Sonra "s " harfi, üst üste yazılan, sekizi andıran yazımlı "s" harfi üst üste değil de yan yana iki "se (ss)" şeklinde yazıldı.
Bir bunun için kıyametler koparıldı"İyi mi ettik kötü mü?
İyi mi olacak kötü mü?" diye.
Avrupalı gelişmiş ülkeler iyi biliyorlar bu işleri.
Dile dokunmanın ne olduğunu, başka dillere, sömürge yaptıkları ülkelerin dillerine dokunmayı, onları dillerinden tutup köleleştirmeyi bunlar çok iyi biliyorlar çünkü…
Kendi dillerini, dilleri bir mücevher imişçesine kötülerden, kötülüklerden koruyor, dillerini, harflerini gözlerinden bile sakınıyorlar: Tek bir yazım kuralı bu, ne olacakmış demeden, dillerini dış etkilerden, saldırılardan özenle koruyorlar.
Dilleri en önemli ders oralarda.
Amerika'da, İngilitere'de İngilizce, Fransa'da Fransızca derslerin şahıdır.
En önemli derstir.
Biz neden kazılan bu kirli –kanlı tuzağa düşelim?
Dilimizin değerini neden bilmeyelim?
Neden birlik olamayalım?
*
Türk harfleri, bizim ayakta durmamızı sağlayan, bizi küresel saldırılardan koruyan kalkandır!
Birliğimizdir!
Şu ana kadar bu yüzden dimdik ayakta kaldık.
Sarsılmadık bile bize yapılan bin türlü ihanetten, oyundan, düzenden dümenden…
Türk harfleri aynı zamanda gururumuzdur.
Sorun gurbetçilere, söylesinler!
Dış ülkelerde dilimizle, Türk harfleriyle hep onur duyduk.
Başımız dik, kendimize güvenli, dilimizden ödün vermeden, yaşanılan ülkelerin dilinden dilimizi kat be kat üstün tutarak el memleketlerinde yaşadık.
Dilimizi öğrenmek isteyen yabancılara Türk harfleri diye alfabemizi göğsümüz kabararak, Atatürk'ün dil mirası diye tanıtarak övünçle öğrettik.
Bu böyledir, dilimiz böyledir, şu şu harfler yalnızca dilimize hastır, dilimizde sizin kullandığınız o üç İngiliz harfi (wxq) yoktur.
"Atatürk bu harfleri gereksiz görmüştür" dedik.
Gerçekten de bu harflerin gereksizliği seksen beş yılda iyice kanıtlanmıştır"Eksiksiz gediksiz, dilimize tam uyumludur harflerimiz!
Dünyanın en güzel, en özgün harfleriyle yazılır bizim Türkçemiz!"
29 harfimiz inci gibi parıldayan dişimizdir.
Bizi besleyendir.
Yüreğimizin atan damarıdır alfabemiz.
Kan dolaşımımızdır.
Dokunmak istedikleri harflerimizi sevgiyle hep birlikte andımızı okur gibi okuyalım mı?
Biliyorsunuz, ünsüzleri, sessiz harflerimizi e harfi ekleyerek okuruz.
Ünlüler, sesli harflerimiz kendi sesleriyle tek başlarına okunurlar.
Türk harflerinin sırasıyla yazılışı, dizimi:
"A, B, C, Ç, D, E, F, G, Ğ, H, I, İ, J, K, L, M, N, O, Ö, P, R, S, Ş, T, U, Ü, V, Y, Z"
"a, b, c, ç, d, e, f, g, ğ, h, ı, i, j, k, l, m, n, o, ö, p, r, s, ş, t, u, ü, v, y, z"
Türk harflerinin okunuşu:
"A, Be, Ce, Çe, De, E, Fe, Ge, Yumuşak Ge (Ğ), He, I, İ, Je, Ke, Le, Me, Ne, O, Ö, Pe, Re, Se, Şe, Te, U, Ü, Ve, Ye, Ze"
Dilimize özgü harflerimizi ( ğ, ı, ş, ç ) gözümüz gibi sevdik.
Her kullandığımızda kendi özümüzle, kimliğimizle, dilimizle övünç duyduk.
Bize bu harfleri veren, dilimizi özgürleştiren, geliştiren, en yüksek yerlere kadar çıkaran yüce önderimize minnet (gönül borcu) duyduk…
Başımızı güzel dilimizin güzel sesleriyle daha bir dikleştirdik.
Dilimizin güzelliğini bütün dünyaya duyurduk…
*
CHP İzmir milletvekili Birgül Ayman Güler bize yapılana dört kesim sevindi demiş:
"Başbakan Erdoğan'ın son paketinde alfabemiz 3 harf çoğaldı.
Q, W, X kullanımı serbest bırakılarak, Türk harfleri kanunu operasyon hedefi oldu"
Sonra açıklamış:
"Bundan dört kesim memnun: Dinciler, etnikçi siyaset (kürtçü), sağlı sollu neoliberal siyaset, MHP ve turancılık…" diye de bu dört kesim açıklanmış yazıda.
Hele hele MHP'nin buna katılımını, üst düzey bir yetkilinin, bu yetmez 34 harf olsun demesini, bu partililerin Pekaka isteklerinden bile daha ileri gittiklerini, deyim yerindeyse onların ekmeklerine yağ sürdüklerini anımsatmış Birgül Hanım yazısında…
Ülke batarken, bu sahte Türkçüler, sahte milliyetçiler; dincilerle, kürtçülerle kol kola girebiliyorlar.
Can simidi uzatıyorlar eli kanlı ırkçılara, terör örgütü yandaşlarına…
İktidara destek çıkıyorlar.
Yobazlara göz kırpıyorlar.
Bölünmenin en korkuncuna, dilde bölünmeye şiddetle karşı çıkacaklarına bunu garipsemiyorlar bile…
Tam da böyle günlerde, ülkemizin tüm değerlerinin lime lime döküldüğü, sağlam bir yerimizin kalmadığı, askerimizin elinin kolunun bağlandığı, ordumuzun komutanlarının terörist, eli kanlı, azgın teröristlerin siyasetçi kabul edildiği yıkım günlerinde bunu yapıyorlar…
Dilimizin bozulmasına, dil parçalanmasına utanmadan, şu kadarcık bile çekinmeden çanak tutabiliyorlar.
Sonra olmayan devletleriyle yani yıktıkları Türkiye Cumhuriyeti'yle, sözüm ona ortak dil aradıkları Türk cumhuriyetlerine yakın olacaklarını sanıyorlar bu hainler!
Dil bozulduğu an, 85 yıllık mayaya su katıldığı an, Türkçenin yazı diline, Atatürk'ün harflerine el uzatıldığı an; Atatürk ilkelerinin kaldırıldığı, neredeyse İngilizcenin orta öğretimde eğitim dili sayıldığı, ilkokullarda Arapça öğretildiği, ders diye din kitabı ezberletildiği günlerde, güneşin batmak üzere olduğu şu zamanda neler olacağını sanki bilmiyorlar!
Bir ülkenin harfleri biri istedi, biri de kabul etti diye değiştirilebilir mi?
En ulusalcı vekilimiz bile bunu normal görüyorsa, yapılanın üstüne su içiyor, öyle konuşuyorsa, sakin sakin anlatıyorsa yapılanları, anlayın artık durumumuzu, ne halde olduğumuzu…
Sözün kısası paket maket hepsi hikâye!
İstenilen şey tek:
Türk harflerini bozmak.
Türkçeyi dağıtmak, toza dumana karıştırmak, rezilini çıkarmak.
Sonra böylece bozulan Türkçeye bir yerel ağzı ortak etmek.
Balyoz davası yok Silivri'si bunlar da küresel oyunun gereği…
Dili bozabilmek için susturulan Atatürk askerleri…
Bu hukuk dışılıklar, askerin tutsaklığı, eğitimde yüz yıl geriye gidiş, kara çarşaf, kara peçe, andımızın kaldırılması, Türklüğün yok sayılması, vatanın satılması, parçalanması…
Bütün bunlardan en önemlisidir Türkçemiz ve Türk harfleri!
Dilimiz bozulduğu an ipimiz çekilecektir!
Bunu bilerek susanları ise tarih affetmeyecektir!
Dilimiz bizim korunağımız, dilimiz bizim ordumuz, dilimiz bizim ses bayrağımız, aklımız, gönlümüz, beynimiz…
Yapmamız gereken:
Türk harflerini sonsuza dek korumaktır.
Özal döneminde f klavyeli (yazı dizimi- tuş takımı) daktilo dönemi sona ererken, ülkemize bilgisayarlar girerken neden Q ile başlayan klavyeleri bize dayattılar, zorla benimsettiler, alıştırdılar hiç düşünmediniz mi?
Eloğlu planını onlarca yıl önceden, yüzlerce yıl önceden yapar.
"Benimsenen kötülük, kötülüklerin en büyüğüdür" der büyük önderimiz.
Bize yapılan kötülükleri benimseyelim mi?
"Saygısızlığın, tecavüzün küçüğü, büyüğü yoktur" sözü de Atatürk'ün sözüdür.
Atatürk'ün şu sözü de durumumuzu tam özetlemiyor mu?
"Maddi ve bilhassa manevi sukut( sessizlik), korku ile acz (güçsüzlük) ile başlar…"
İstiklal Marşımız ise ilk dizesinde, "Korkma!" der.
Dil yamyamlarından korkuyor musunuz yoksa?
Feza Tiryaki
İLK KURŞUN
Türker Ertürk: İSKOTA LAÇKA
09 Ekim 2013
Geçtiğimiz günlerde İşçi Partisi'nin 9.Genel Kurultayı Ankara'da toplandı ve Sayın Doğu Perinçek tekrar Genel Başkan seçildi.
Kendisini ve İşçi Partisi'ni kutluyor önümüzdeki dönemde onlara üstün başarılar diliyorum.
Ülkemiz gerçekten zor bir dönemden geçerken, varlığı yaşamsal olarak tehdit altındayken, koşar adım iç savaşa, bölünme ve parçalanmaya doğru giderken İşçi Partisi, onun yarattığı örgütler ve medya gerçekten bir destan yazdı.
Hele Perinçek'in dört duvar arasından bile örgütünü yönetebilmesi her türlü takdirin üzerindedir.
Sanırsınız ki, zindanda değil de, namütenahi iletişim imkanlarıyla donatılmış bir parti genel merkezinde bulunmaktadır.
Bunlar doğruda, sadece bu mücadeleye dayanarak ülkemizin felakete doğru gidişini durdurmak mümkün müdür?
Kesinlikle hayır!
Şunu bilmenizi isterim!
Hayır değerlendirmesini çalışma odamda teorik veriler üzerine inşa etmedim.
Anadolu'yu ve Türk insanın yaşadığı tüm dünyayı dolaşarak ve azımsanmayacak sayıda yurttaşımızla konuşarak, sohbet ederek, iletişimde bulunarak ve onların kıymetlendirmelerini veri olarak çalışmalarıma katarak bu sonuca ulaştım.
Bakınız emperyalizm sorunları olmakla birlikte hala çok güçlüdür.
Emperyalizmin bölgemizi ve ülkemizi dönüştürecek, başkalaştıracak, bölüp parçalayacak projeleri adım adım gerçekleşmektedir.
Emperyalizmin yerli işbirlikçisi olduğundan tereddüt bile etmediğim Erdoğan ve AKP'nin açılımları emperyalist projenin ülkemize yönelik sindire sindire gelen merhaleleridir.
Mücadele hamasetle olmaz
Emperyalizmle ve onun canımıza kast etmeyi planlamış projeleri ile başa çıkmanın yolu birleşmekten geçmektedir.
Geniş kitleleri kucaklamayan veya kucaklayamayan bir antiemperyalist mücadele ekseninin başarısız olması kaçınılmazdır.
Emperyalizmle, onun plan ve projeleri ile mücadele duygularla, hamasetle ve sloganlarla olmaz.
Akıl ile olur!
Bu nedenle geçtiğimiz cumartesi günkü yazıma " Bir elimde iskota diğerinde yeke " başlığını atmış bugünkü yazıma da başlangıç olacak girizgahı yapmıştım.
Çünkü yelken kullanımı rüzgar gücünün akıl ile dizginlenmesi, kontrol edilmesi ve arzu edilen amaçlar doğrultusunda kullanılabilmesi feraseti ve becerisidir.
Emperyalizmi durdurabilmek için birleşmeye, birleşmeyi sağlamak için aklımızı kullanmaya ihtiyacımız var.
Ünlü bilim insanı Albert Einstein " Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur " diyor.
Evet, bugün tehlike bu kadar yüksek boyutlara ulaşmasına rağmen hala birleşememiş olmamızda önyargılarımızın çok büyük katkısı var!
Şimdi önümüzde iki seçenek var: Ya niçin böyle önyargılarımız var diye sinirleneceğiz ve bunu yok sayacağız.
Ya da önyargılarımızı da bir veri olarak değerlendirip problemin çözümüne katacağız.
Mustafa Kemal Atatürk Anadolu'ya çıktığında geçmişi, deneyimi, yaygınlığı ve programıyla İttihat ve Terakki adı altında bir örgüt vardı.
Ama Atatürk mücadelesinde bu örgütün insanlarını ve fedailerini çok kullanmasına rağmen başka bir örgüt kurdu.
Çünkü Atatürk akıl adamıydı İttihat ve Terakki ile birleştirici olamayacağını biliyordu.
İlk hedef AKP'nin defi!
Bugün bizim hiç kimseyi ama hiç kimseyi öteleyecek, dışlayacak ve antiemperyalist mücadeleden uzaklaştıracak lüksümüz yoktur.
Geniş ve kitlesel birlikteliğe ihtiyacımız vardır.
Ortak paydamız Atatürk'te birleşmek, antiemperyalist yaklaşım göstermek ve Milli bakış açısına sahip olmaktır.
Payda sadeleştikçe, basit anlatımla ifade edildikçe ve ayrıntı içermedikçe birleşme kitleselleşir.
Herkes bana gelsin demekle birleşme olmaz!
Birleşme hedefine varabilmek için yelkenlerimizi sağcımızın, solcumuzun, milliyetçimizin, ülkücümüzün ve dindarımız yani milli olan tüm kesimlerin rüzgarı ile doldurmamız gerekmektedir.
Her konuda mutabakat sağlamamız gerekmez.
İlk hedef Türkiye'ye yönelik emperyalist projeyi akamete uğratmak için işbirlikçi AKP iktidarının ve zihniyetinin derhal defedilmesidir.
Eğer yelkenleriniz yeterince rüzgarla dolmuyorsa iskota ( Ana yelkeni idare eden halat ve palanga donanımının adı ) laçka ( Gevşetilir ) edilir ve dümen açısı bir miktar değiştirilir.
Savaş gemileri fırtınalı havalarda, çok ağır deniz şartlarında ve çatışma ortamında akıllı komutanların akıl dolu kararları ile salimen hedeflerine doğru ilerlerler.
Aksi durum, hedefe uluşmayı sağlamadığı gibi mürettebatınızın, size inananların ve mücadele arkadaşlarınızın telef olmasına neden olur.
Saygılar sunarım.
İLK KURŞUN
Necati Doğru: Tırnağı olamadınız!
10 Ekim 2013
Pusu davasının (Balyoz) yüksek yargı ayağı da beklenildiği gibi çıktı.
Büyük rejisörün yerli figüranlarla sahneye koyduğu pusu; ülkenin iki bayraklı, iki vatanlı, iki uluslu, iki hukuklu olması için kuruldu.
PKK ile açılım oldu.
Türklük yasaklandı.
Arkası "birliği bozmak" hedefine yürüyecek aheste paketlerle gelecektir.
Bölünmez birlik olalım.
Birlikte üretelim.
Birlikte paylaşalım.
Birlikte "hakki mürşit (yol gösteren) olarak ilmi alalım ve uygarlığa birilikte yürüyelim" demek için 1933'de yazılmış andın 79 yıl önce ölmüş yazarını yuhalıyorlar.
Başbakan kinle sataşıyor.
Partilileri nefretle yuhalıyor.
11 yıldır iktidardalar; "bölünmez birlik olalım, birlikte uygar olalım" hedefini geliştirecek hiçbir katma değer adımı atmadılar.
Sadece rant ürettiler.
Yandaşlarına dağıttılar.
* * *
79 yıl önce toprak olmuş Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip'i kinle yuhalayarak; çapsızlıklarını gizlemeye çalışmaktalar.
Tarihe bakın yazıyor.
Reşit Galip ilericiydi.
Tıp okumuştu.
Hem edebiyat doktoruydu.
Hem hukuk doktoru.
41 yıllık yaşına 400 yıl sığdırdı: Hiç durmadı.
Tıp fakültesi ikinci sınıftayken; iki cepheye gitmek için gönüllü yazıldı.
Balkan Harbi'nde savaştı.
Yaralandı.
Kafkas cephesine katıldı.
Erzurum'da hastalandı.
Çatalca Cephesi'nde verem mikrobu kapmıştı.
Osmanlı ordusundan onbaşı rütbesiyle emekli oldu, tıp okumaya devam etti.
Hocası ve 2 sınıf arkadaşıyla Fransız hardal şişelerini laboratuvar tüpü gibi kullanıp gaz lambası ışığında 37 derecede tutarak bakteri, aşı, serum ürettiler.
Savaş sürüyordu.
Orduya serum gerekli.
Yeterli zaman yoktu.
Vücudunu kobay yaptı.
Serumu kendinde denedi.
Cephede Mehmet'e yetiştirdi.
* * *
Osmanlı yenildi.
Ülke parçalandı"Kurtuluş Savaşı"na destek vermek için "Köycüler Cemiyeti"ni kurdu.
Tavşanlı'da bir cepheyi örgütledi.
Savaş kaçaklarını yargılamak için kurulan İstiklal Mahkemesi üyeliği de yaptı.
1925'de Milletvekili seçildi.
1932 yılında Bakan oldu.
11 ay Milli Eğitim Bakanlığı yaptı.
Yasaklanan andı; okullarda "bölünmez birlik ve bütünlük aşısı" olsun diye bakanlığı döneminde yazdı.
Türk Tarihi Tetkik Heyeti Genel Sekreterliği yaptı.
Türk Tarih Kurumu'nun temellerini o attı.
Türk Dili Tetkik Cemiyeti'ni Türk Dil Kurumu'na o dönüştürdü.
Halkevleri'nin kurulmasına emek verdi.
Üniversite reformunu o yaptı.
İstanbul Üniversitesi'nin 1 Ağustos 1933 günü açılışında: "Türk'ün öz malı bir bilim yaratmalıyız, bunu yapamazsak başka ilmi terakkilerin (bilimde ilerleyenlerin) haraçgüzarı( sömürgesi) oluruz" temalı konuşma yaptı.
Köy Enstitüleri'nde ilk DNA çatısını o kurdu.
Anadolu Medeniyetler Müzesi, Milli Kütüphane, İlimler ve Sanatlar Akademisi'nin kurulmasında emeği var.
Bakanlığının hedefine o yıllarda bile; "içinde 1 milyon kitap olan kütüphane kurma çıtasını" da o koydu.
Halk kendi dilinde dinini anlasın diye Ezanı da o Türkçeleştirdi.
1934'de öldü.
41 yaşındaydı.
Cebinden 5 lira çıktı.
Bütün serveti, cebinden çıkan kefen parasıydı.
Sağlığında; Mustafa Kemal Atatürk'ü Beyoğlu'nda Rus karı-kocanın işlettiği bir bar (Rose Noir) sahibine İş Bankası'nın 15 bin liralık kredi mektubunu verdiği için en ağır eleştiriyi çekinmeden Reşit Galip yaptı.
* * *
79 yıl sonra yuhalıyorsunuz.
Siz sadece rant ürettiniz.
Ürettiğiniz rantı bile Reşit Galip'in "Bölünmez birlik olalım, birlikte uygarlığa koşalım" esası üzerine kurduğu Cumhuriyet'in malını-mülkünü satma sayesinde başardınız.
Tırnağı bile olamadınız.
SÖZCÜ
Mehmet Türker: Balyoz TSK'ya indi vicdanlar kanıyor!..
10 Ekim 2013
Yargıtay'dan bu kararların çıkacağı aşağı yukarı belliydi!..
Türkiye'yi derinden sarsan olağanüstü bir yargılama sürecinden sonra "özel yetkili" mahkemenin verdiği kararların toptan bozulması beklenmezdi!..
"Siyasi dava" olarak etiketlenen böyle bir yargılamada hukukun egemen olması da mümkün değildi!..
Nitekim beklenen oldu!..
İktidar ve yandaşlarının odaklandığı isimlerin cezaları onandı!..
"Demokratikleşme paketi" dedikleri nanenin balyozu demokrasiye, Balyoz davasının balyozu hukuka, iktidarın balyozu da Türk Silahlı Kuvvetleri'ne (TSK) indi!..
Türkiye vahim bir tablo ile karşı karşıya!..
* * *
Bugüne kadar sürekli olarak "asker vesayeti" diyerek toplumu uyuttular…
Oysa, "Tayyip vesayeti" çoktan başlamıştı!..
Kuvvet komutanları, Ordu komutanları, emekli ve muvazzaf generaller, amiraller, seçkin subaylar tutuklanıp içeri atıldıkça TSK darbe üstüne darbe yiyor, "Tayyip vesayeti" yükseliyordu!..
Birinci dalga, üçüncü, beşinci dalgayla üst üste gelen tutuklamalar toplumu korkutmaya, sindirmeye, susturmaya yetmişti!..
Buna Ergenekon dalgaları da eklenince Türkiye "Korku İmparatorluğu" haline geldi!..
TSK'nın başına iktidarla uyumlu halim selim bir Orgeneral gelince de Türkiye'nin "anormalleşmesi" rayına oturdu!..
* * *
Binlerce sayfa iddianame, binlerce ek ve dijital veriler…
Bu verilerden çoğunun sahteliğinin kanıtlanması da adil yargılamaya yetmedi!..
Sanıklar "son sözlerini" dahi söyleyemeden 16 yıl, 18 yıl, 20 yıl gibi ağır hapis cezalarına çarptırıldılar!..
Bir yandan Ergenekon, diğer yandan Balyoz, Askeri Casusluk, 12 Eylül, 28 Şubat davaları!..
Tayyip'in eli giderek güçlenirken, iktidar da "rövanşı alma" sevinci yaşanmaya başladı!..
* * *
İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal'ın dediği gibi, eğer Balyoz ve Ergenekon gibi davalar olmasaydı açılım-saçılım da olmazdı!..
İstanbul Barosu Başkanı, bunun bir "dönem yargılaması" olduğunu belirterek, "Bu davalar olmasaydı, son çıkan paket dahil Türkiye böyle paketlenmezdi…
Cumhuriyete ait izler ve bellek siliniyor" diyor…
Eski AHİM Yargıcı, CHP Milletvekili Rıza Türmen ise, kesin konuşuyor:
"Bu karar hukuka indirilen balyozdur"
* * *
Vicdanlar kanıyor!..
Kararları kamu vicdanı kabul etmiyor!..
Yaşları göz önünde bulundurulduğunda, TSK'ya hayatını adamış şerefli askerlerin bu cezalarla ömrünü cezaevlerinde geçireceği ortada…
Aileler perişan, feryat ediyor, mahkeme kapılarında gözyaşı döküyor!..
Ve vesayet rejimi bütün ağırlığıyla Türkiye'nin üzerine çöküyor…
Tarih, Abdülhamit'in Yıldız Sarayı'nda kurduğu çadır mahkemeleri gibi bunu da yazacaktır!..
Gün gelecek akan gözyaşlarının hesabı sorulacak, bugün iktidarda olanlar tarihe karşı sorumluluklarından kaçamayacaklardır!..
Hüseyin Çelik hâlâ konuşuyor!..
Kıyafetini açık bularak, yandaş TV kanalındaki sunucunun kovulmasına sebep olan Tayyip'in AKP'deki muavini Hüseyin, toplumun aklıyla alay ediyor!..
Efendim, "eleştiri hakkını" kullanmış!..
Sunucunun kıyafetini çok dekolte bulması "düşüncenin ifadesi" imiş!..
Bu "demokratik hakkını kullanma" masallarını Hüseyin benim külahıma anlatsın!..
AKP Genel Başkan Yardımcısı eleştiri (!) hakkını kullanacak da, Tayyip'in damadının başında olduğu holdinge ait TV kanalı o sunucuyu kovmayacak, olur mu?!.
* * *
Kimsenin kılık kıyafetine, hayat tarzına karışmazlarmış!..
Ne yaparlarmış, eleştiri haklarını kullanırlarmış!..
İktidarın eleştiri hakkını kullanması demek, dolaylı olarak hayat tarzına ve kılık kıyafete müdahale demektir!..
Baskıdır, tehdit ve tahriktir!..
Diğer TV kanallarına da gözdağıdır!..
Türbanı resmi dairelerde serbest bıraktırmak da bunları kesmez, amaçları Türkiye'nin tamamını tesettüre sokmak, kafasına türbanı geçirmektir!..
Hüseyin Bey, eleştiri hakkı-düşüncenin ifadesi gibi masalları bırak!..
Açık konuş açık!..
SÖZCÜ
Rahmi Turan: Külâhıma anlat! Maşallah, maşallah!
10 Ekim 2013
Bunların demokratlığı bir harika!
Gözleri yaşartıyor doğrusu!
Medya patronlarına baskı yapıp, muhalefet yapan gazeteci ve yazarları işlerinden attırıyorlardı, şimdi yelpazeyi genişletip artist ve sunucu takımına da el attılar!
Çok demokratlar ya…
Öyle oldukları için insanların ekmeği ile de oynuyorlar!
AKP Genel Başkan Yardımcısı (yani Tayyip Bey'in yardımcısı) Hüseyin Çelik, memleketin bunca derdi yokmuş gibi ATV'nin program sunucusu Gözde Kansu'ya kafayı taktı:
"Bir yarışma programında sunucu öyle bir kıyafet giymiş ki, olmaz bu yani…
Kimseye karıştığımız yok ama çok aşırı" dedi.
İyi ki karışmıyormuş!
Güzel sunucu hemen görevinden uçtu!
ATV yönetimi, Tayyip Bey'in yardımcısının bu sözlerini emir kabul etti ve Gözde Kansu'nun işine son verdi.
Üstelik sunucunun Hüseyin Çelik'i rahatsız eden dekoltesi öyle pek fazla da değildi…
Anlaşılan, hafif dekolte kıyafetler bile bunlar için tahrik edici oluyor!
İnsanların ekmeği ile oynanır mı böyle?
AKP'nin demokrasi dediği bu işte…
Bir de ne diyorlar?
Kimsenin kılık kıyafetine, yaşam tarzına müdahale etmiyorlarmış!
Sen onu gel de benim külâhıma anlat!
Fukaralık kader değildir!
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) çok iyimser davranıyor ve bugün aylık geliri 448 liranın altında olan insanları yoksul sayıyor.
Amaç AKP'yi memnun etmek ve iktidarın "Bakın, garip gureba, fakir fukara sayısını düşürdük" diye propaganda yapmalarını sağlamak!
Hadi, 448 liranın yoksulluk ölçüsü olduğunu kabul edelim.
Bu durumda ülkemizdeki yoksul sayısı kaç dersiniz?
Yine TÜİK'in rakamlarına göre 16 milyon 600 bin kişi…
Gerçek rakam bundan daha fazla!
AKP devrindeki fukaralık, rakam oyunlarıyla bile örtülemiyor.
İktidar partisi kolayını bulmuş, bu muhtaç insanlara gelir getirecek iş imkânı sağlayacağı yerde kömür, nohut, fasulye dağıtarak onların oylarını kapıyor.
Halkımızın önemli bir bölümünün saf saf bunlara tav olması ülkenin kaderini değiştiriyor.
Fukaralığın yanı sıra bir de borçlular grubu var!
Halkımızın yüzde 61'inin borç batağında çırpındığını belirtelim.
Sorunumuz nedir?
Aklımızı kullanmamak!
Bizim toplumun, aklını kullanmaya başlamasına şiddetle ihtiyacımız var!
Ankara'ya doğalgaz eziyeti!
Malûm, Ankara Büyükşehir Belediyesi "Doğalgaz Dağıtım" işini özelleştirdi.
Başbakan'ın İmam Hatip'ten arkadaşı Aziz Torun'un sahibi olduğu "Torunlar" şirketi aldı dağıtımı…
Bir şirket bu işi niye yapar?
Çok satıp, çok kazanmak için değil mi?
Oysa Başkent Gaz, Ankaralılara doğalgaz satmaya değil, satmamaya çalışıyor.
İşin garabeti burada…
Doğalgaza kota koydu.
Kartlı sayaç kullanan Ankaralılar ancak 135 liralık doğalgaz alabiliyordu.
Bu nedenle doğalgaz satılan gişelerde uzun kuyruklar oluşuyordu.
Gaz sıkıntısı mı var?
Hayır, yok!
O halde neden verilmiyordu gaz?
Zam gelecek, halk hazırlıksız yakalanacak ve şirket daha fazla kazanacak da ondan…
Vatandaşa tam eziyet!
Enerji Bakanı Taner Yıldız, nasıl olduysa önceki gün, doğalgaz kotasını iki katına çıkardıklarını açıkladı.
Artık vatandaşlar 270 liralık doğalgaz alabilecek.
Ancak, önümüz kış, bu da kesinlikle yetmez!
Neden tamamen serbest değil de 270 liralık?
Doğalgaz bol olduğuna göre, bu kısıntıyı anlamak zor!
İşte bu kafalar idare ediyor memleketi!…
Ve Ankaralılar da onlara oy veriyor!
Helâl olsun!
Tebessüm
Veledin yediği naneye bak!
Kadın, kucağında köpek olan bir çocuğun trafik polisini paçasından çekiştirdiğini görür.
Polis de ona "Git buradan lan" der gibi bir şeyler yapınca, durur, izlemeye başlar.
Çocuk, kucağındaki köpeği göstererek polise sürekli bir şeyler söyler, sonunda polis dayanamaz ve "Ulan gebertirim seni" diyerek çocuğu kovalar.
Bunun üzerine kadın "Ayıp ayıp memur bey" der "Küçük bir çocuğa nasıl davranıyorsunuz öyle?"
Polis, canı sıkılmış halde söylenir:
"Hanım, bu çocuğun bana ne dediğini biliyor musunuz?"
"Ayol, küçücük çocuk, ne diyecek ki?
Herhalde caddenin karşısına geçmek istiyordu…"
"Yok yaa…
Sen öyle san…
O çocuk, kucağındaki köpekle çiftleşmemi istiyor!
Yavrularının polis köpeği olmasını istiyormuş velet!"
Günün Sözü
Kalp boşaldıkça cüzdan dolar!
SÖZCÜ
a45UyF587661-201307301451-10
Facilius est multa facere quam diu.
* * *
Bir cok sey yapmak, hayat boyu tek sey yapmaktan kolaydir.
Latin Atasozu
| Kurmus oldugum gruba uye olun Moderasyonsuz, sansursuz ve ozgur bir gruptur: Ozgur_Gundem-subscribe@yahoogroups.com | Ayrilmak isterseniz de : Ozgur_Gundem-unsubscribe@yahoogroups.com | Grup Sayfamız : http://groups.yahoo.com/group/Ozgur_Gundem/ | Arzu ederseniz bloguma da goz atabilirsiniz. http://orajpoyraz.blogspot.com/ |

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder