7 Ekim 2010 Perşembe

Türkiye'nin altındaki iki bomba;Rifat SERDAROĞLU - İzmir - 07 Ekim 2010 Perşembe

Rifat SERDAROĞLU - İzmir - 07 Ekim 2010 Perşembe
Türkiye'nin altındaki iki bomba

Güzel ülkemizin birliğini beraberliğini kalkınmasını büyümesini zenginleşmesini istemeyen ve Atatürk’ün kurduğu Lâik Cumhuriyetten nefret eden ve yıkılması için elinden geleni yapan iç ve dış nifak yuvaları, Türkiye’nin altına iki adet bomba yerleştirdiler. Masum görünüşlü bu iki bombayı Türk Milletine yutturmak için sığındıkları tez, “Kişi hak ve özgürlükleri-kişisel haklar-kişisel özgürlükler” idi. Bunlar, “Ana dilde eğitim ve öğretim” ve “Türban” olayıdır.
Bölücü ve Kürtçüler, “neden korkuyorsunuz, biz bölünmek  istemiyoruz, bu talebimiz sadece kişi hak ve özgürlükleri kapsamındadır. Biz bölünmek istemiyoruz, bizim istediğimiz Demokratik Özerkliktir” derler.
Şeriat  ve İslam Cumhuriyetini isteyenler ise  türban için;
“neden korkuyorsunuz, bu talebimiz sadece kişi hak ve özgürlükleri kapsamındadır. Biz bu 79 yıllık zulüm döneminde devamlı ezildik, inancımız gereği yaşamak istiyoruz” derler. (AKP, hep 79 yıl der. Cumhuriyetin kurulduğu tarihten, AKP’nin iktidar olduğu 2002 arası tam 79 yıldır. Bu döneme zulüm dönemi derler. 9 yıla giren kendi dönemleri “İslami Dönem” olarak kabul edilir.)
Bu iki kesim, tarih boyunca  “Birlikte” hareket etmişlerdir. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana ülkemizin maruz kaldığı silahlı kalkışmaların tamamında bu iki kesim vardır. Bu yüzden kimse kendini aldatmasın.
Kürtçü-Bölücü kesimin gitmek istediği yer; Bölünme ve Bağımsız Kürdistan’dır.
Sıkmabaş-Türban’ın gitmek istediği yer, Kara çarşaf ve İran tipi bir İslam Cumhuriyetidir. Bu rejimde kadınların başını açması kesinlikle yasaktır.
Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti  bu iki şirret  kesime mağlup olursa bilelim ki, Türkiye’nin bir kısmı Kürt Devleti diğer kısmı ise Türkiye İslam Cumhuriyeti olacaktır!...
Bugün gençlere Türban konusundaki gerçekleri anlatmak istiyorum, diğer konuyu ise başka bir yazıda ele alırız;
Kılık kıyafet, kişi eğer bir dağ başında münzevi hayatı yaşıyor ise doğrudan kişiyi ilgilendiren bir konudur. Ancak, toplum içinde yaşayan insanların uymaya zorunlu oldukları bazı kurallar vardır. Bu kuralların bazılarını moda, bazılarını örf ve adet, bazılarını da kanun ve yönetmelikler belirler.
Her birinin ayrı ayrı yaptırım gücü vardır. Kişi bunlara uymak zorundadır. Dünyanın her yerinde doktorların, yargıçların ve askerlerin özel kıyafetleri vardır. Görev sırasında bu özel kıyafetleri giymek zorundadırlar. Hiç kimse mecburi askerlik görevini sivil elbiseleriyle yapamaz ve bunu bireysel özgürlüğüne yapılan bir baskı aracı olarak düşünemez. Bu evrensel gerçeğe uygun olarak, ülkemizde tüm kamu kurum ve kuruluşlarındaki görevliler ile öğrencilerin kılık ve kıyafetlerinin usul ve esasları kanunlarda yer alan genel nitelikli hükümlerle, yönetmelik ve genelgelerle yasal yönden düzenlenmiştir.
Resmi kurumlarda ve öğretim kurumlarında bay ve bayanların başlarının açık olacağına dair iki adet Anayasa Mahkemesi kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı, Danıştay , Yargıtay’ın kararları ve çok sayıda genelge mevcuttur.
Türkiye Cumhuriyetinin kılık kıyafetle ilgili kuralları sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını bağlamaz. 2596 S.K 1. Ve 3. Maddeleri incelendiğinde, Yabancılarında ruhani kıyafetleri veya siyaset, askerlik ve milis teşekkülleri ile ilişkili kıyafet ve alametleri Türkiye’de taşıyamayacakları görülecektir.
Benim burada değinmek istediğim esas konu, İslamiyet teki tesettür kuralının doğru yorumlanıp yorumlanmadığı hususudur.
Hepinizin bildiği gibi Kur-an ı Kerim’de tesettürle ilgili iki sure vardır; Biri doğrudan Peygamber Efendimizin ailesini ilgilendiren “Ahzap Suresi”, diğeri de “Nur Suresidir”.
Nur Suresinin 31. Ayetinde başörtüsü diye tercüme edilen kelime “Humur” ve onun tekili “Hımar” başörtüsüne verilen özel bir isim değildir. Arapçada başörtüsünün adı  “Mikna” veya  “Nasıyf”tır. Hımar ise genel anlamda örtü demektir.
Abdullah Yusuf Ali tarafından İngilizceye tercüme edilen ve Kuveyt’te basılan orijinal İngilizce metinde de; “Draw their veils over their bossoms” ifadesi yer almaktadır. Bu da örtülerini göğüslerine örtsünler anlamına gelmektedir. Bu düşüncemizi destekleyen diğer bir husus da İslamiyet öncesi dönemdeki Arap yaşamıdır. Arap Yarımadasının iklim koşulları bellidir. İslamiyet öncesinde yöre halkı kadın,erkek belden yukarısı çıplak dolaşma adetinde idiler. Bu adetin İslamiyet  sonrası da devam ettiğini cariyelerle ilgili kurallardan öğreniyoruz.
Hanefi, Şafi, Maliki ve Hanbeli mezheplerine göre, cariye kadınların avret yerleri yani örtünmeleri gereken yerleri diz ve göbek arası kısımlardır. Başka bir deyişle, Müslüman cariye kadınlar belden yukarı açık olarak namaz kılabilmekte, sofraya oturabilmekte ve sokağa çıkabilmektedirler. Din, Müslüman bir cariye kadının bu şekilde dolaşmasına cevaz vermektedir. İklim nedeniyle İslamiyet’e  kadar tüm kadınların bu şekilde dolaşması toplumun alışık olduğu bir giyim tarzı idi.
Bu tarihi gerçeği ve o günkü Arap toplumunun yaşantısını göz önüne aldığınızda Nur Suresi; “kadınların vücutlarını makul ölçüde örtmeleri, yani bu günkü gibi medeni bir şekilde giyinerek örtünmeleri olarak yorumlanır.”
Ancak bu şekilde düşünmeyenler  türban konusunda 16-17 Hadis olduğunu ileri sürmektedirler.
Hz. Peygamberin sözleri olarak ileri sürülen hadisler konusunda en önemli husus;               
Hz. Peygamberin hayatta iken hiçbir hadis yazdırtmaması, yazanlara engel olması ve yaktırmasıdır.
Dört Halife zamanında da hiçbir hadis kaleme alınmamıştır. Bunda amaç, dinimizin tek kaynağının Kur-an ı Kerim olarak kalması ve dinimizin sahte din adamları tarafından çarpıtılmasını önlemektir.
Hadis Furyası, Hz. Peygamberin vefatından 200 yıl sonra  başladı. Hicri 215 yılında Buhari 700 bin hadis topladığını yazmaktadır! Bir insanın bütün ömrü boyunca bu kadar konuşması maddeten mümkün değildir.
Çok kişi tarafından rivayet edilen hadislerin(Mütevatır Hadisler) sayısı 17 ile 60 arasında değişmektedir ve hiçbirinde örtünme ile tek satır yoktur.
Bugün piyasada dolaşan binlerce uydurma hadis vardır. Bunları incelediğinizde, esas amacın her Müslüman’ı Araplaştırma politikasının bir eseri olduğunu açıkça göreceksiniz. Müslüman olmak, Arap kültürüyle özdeşleşmek değildir.
Hiçbir Türk genci din adına Türklüğünü unutmak tuzağına düşmemelidir.
Hepsinden önemlisi bu Araplaşma sevdasıyla Devlete karşı çıkılıp en büyük günahın işlenmesidir. Zira Kur-an ı Kerim’in Nisa Suresinin 59. Ayeti, “Allah’a itaat edin. Peygambere ve içinizden çıkan  Devlet’e itaat edin” demektedir. Gördüğünüz gibi Kur-an ı Kerim’de Allah’tan ve Peygamber’den sonra  Devlete itaat ediniz diye bir ayet vardır,
ama Mezhep İmamlarına, Hocalara,  Şıhlara, Cemaat ve Tarikatların başındaki cambazlara itaat edin diye bir ayet yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti çağın gereklerine uygun Lâik, Demokrat, ve Sosyal bir Hukuk Devletidir. Bu devletin  düzeni, yasaları ve yargı kararları uydurma hadislerle değiştirilemez…

Bu yolu bir defa açarsanız, yarın kadınlarla erkeklerin kapalı yerlerde bir arada bulunamayacakları, beraberce seyahat edemeyecekleri, kız ve erkek öğrencilerin ayrı eğitim görmeleri, televizyonun ve bilgisayar kullanmanın yasak olduğu yönünde binlerce hadisi burnunuza dayarlar. Afganistan’da, Suudi Arabistan’da, İran’da bunlara benzer akıl dışı uygulamaları görebilirsiniz.

Yazının başında söylediğim gibi, “Kişi hak ve Özgürlükleri- Eğitim Hakkı” gibi evrensel değerlere sığınarak, ülkemizi çağdaş dünyadan koparmak, parçalamak isteyenlere karşı çok dikkatli olmak zorundayız. Hem demokrasi içinde kalacağız hem de demokrasinin nimetlerinden yararlanıp, ülkemize İslam Cumhuriyeti gibi çağdışı rejimi getirmek isteyenlerle mücadele edeceğiz. İktidarda bu kafada olanlar olsa da mücadelemiz devam edecektir.

oO-------------------------------------------------------------------Oo

http://orajpoyraz.blogspot.com/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder